ŞOK Gazetesi muhabiri Senay Güncavar, Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş ile sıfır atık çalışmalarının geldiği noktayı, Türkiye’nin çevre politikalarındaki rolünü, kırsal yaşamın korunmasını ve iklim değişikliğinin dünyada en kırılgan kesimler üzerindeki etkilerini konuştu. Ağırbaş, yerelden uluslararası diplomasiye uzanan çalışmaları anlatırken, çevre mücadelesinde kalıcı sonuç almanın yolunun toplumsal alışkanlıkları değiştirmekten geçtiğini vurguladı.

KORUMAK HEPİMİZİN SORUMLULUĞU

Plastik atık krizi bir dönem kamuoyunun en önemli gündem maddelerinden biriydi. Bugün bu konunun daha az konuşulduğunu görüyoruz. Sıfır Atık Vakfı olarak nasıl bir çalışma yürüttünüz, bundan sonraki hedefleriniz neler?

Atık krizinin yoğun biçimde gündeme geldiği dönemde Adana, Mersin, Antalya ve Muğla’da koordinasyon toplantıları gerçekleştirdik. Ardından İstanbul’da, 14 paydaşımızın katılımıyla kapsamlı bir eylem planı hazırladık ve uygulamaya geçirdik. Bakanlıklarımızla koordineli bir şekilde çalıştık. Önümüzdeki dönemde plastik atıkları ve deniz kirliliğini daha da azaltmayı hedefliyoruz.

Şimdi ise özellikle gıda israfı, sıfır atık ve vatandaşlarımızın günlük yaşamını olumsuz etkileyen diğer sorunlara odaklanıyoruz. Amacımız, bu konularda kalıcı çözümler geliştirmek ve toplumun yaşam kalitesini yükseltmek. Mersin ve Adana başta olmak üzere bu bölgedeki topraklarımız, havamız ve doğal kaynaklarımız son derece kıymetli. Bunları korumak hepimizin sorumluluğu.

“SIFIR ATIK BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ OLMALI”

Sıfır atık konusunda farkındalık oluşturmanın ötesinde bir hedefiniz olduğunu söylüyorsunuz. Bu yaklaşımı biraz açar mısınız?

Ben konuşmalarımda yalnızca sıfır atık bilinci veya farkındalığı oluşturmak istediğimizi söylemiyorum. Biz sıfır atığın kültürünü oluşturmak istiyoruz. Çünkü farkındalık zaman içerisinde kaybolabilir. Ancak kültür, nesiller boyunca aktarılır. Bir toplumun alışkanlıklarını değiştirmek kolay değildir ama bu değişimi sağlayabilirsek gelecek kuşaklara kalıcı bir miras bırakırız.

Aslında sıfır atık, Anadolu topraklarının yabancısı olduğu bir yaklaşım değil. Geçmişte köylerimizde çöp kutusu yoktu. Karpuzun kabuğu ahırdaki ineğe veriliyordu. Soğanla pembe rengi elde ediliyordu. Zerdeçaldan sarıyı rengi elde ediyorlardı, nardan kırmızıyı buluyorlardı tamamen doğal bir yaşam vardı. Keten tohumundan bez elde ediyorlardı.

Petrokimya ürünlerinin hayatımıza girmesiyle bu alışkanlıklarımızı kaybederek doğal yaşamımızı unuttuk. Biz, Anadolu’nun geleneksel yaşam kültürünü yeniden hatırlatmak ve bu anlayışı günümüz koşullarına uyarlamak istiyoruz. Sıfır atık yalnızca atıkları toplamak değil; tüketimi, üretimi ve yaşam biçimimizi yeniden düşünmektir.

KÖY OKULLARINDA SIFIR ATIK EĞİTİMİ

Köylere, mahallelere kadar gittiğinizi belirtiyorsunuz. Bu ziyaretlerde neler yapıyorsunuz?

Köylere gitmemizin birkaç temel amacı var. Birincisi, sıfır atık kültürünü yerinde anlatmak. İkincisi, kırsal kalkınmayı desteklemek ve geleneksel yaşam biçimlerini korumak. Üçüncüsü de çocuklarımızın doğayla bağını güçlendirmek.

Bugün ziyaret ettiğimiz köydeki okulda sıfır atık uygulamaları hayata geçirilmişti. Çocuklar için hobi bahçeleri planlanmış, ağaçlardan satranç alanları oluşturulmuş ve çatıdan toplanan yağmur suyuyla sulama yapılması sağlanmıştı. Böylece çocuklar sıfır atığı yalnızca kitaplardan öğrenmiyor, günlük yaşamlarında deneyimliyor.

Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi'nin öncülüğünde yürütülen ata tohumu çalışmalarını da anlatıyoruz. Amacımız, çocukların toprakla, üretimle ve doğayla bağ kurmasını sağlamak. Sıfır atık kültürünü çocukluk döneminde kazandırabilirsek bunun etkisi yalnızca bir okulda kalmaz; ailelere ve sonraki nesillere de ulaşır.

“TARIM ALANLARIMIZ PLASTİK ATIKLARIN İŞGALİ ALTINDA”

Plastik kirliliğinin yalnızca denizlerde değil, tarım alanlarında da ciddi bir sorun olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu konuda nasıl bir tabloyla karşılaşıyorsunuz?

Artık köylerde, tarlalarda ve bahçelerde de plastik atıklarla karşılaşıyoruz. Bir kişi aracından plastik şişe atıyor, bir başkası çuvalını bırakıyor. Bu atıklar zamanla doğanın bir parçası haline geliyor gibi görünse de aslında toprağı ve ekosistemi kirletiyor.

Plastikler doğada parçalanırken mikroplastiklere dönüşebiliyor. Bu nedenle plastik kirliliğini yalnızca görüntü kirliliği olarak değerlendiremeyiz. Atılan plastik pet şişeler, portakalın ve limonun üzerine yapışıyor. Siz çayınıza limon sıkarken, limonla birlikte o plastiği de tüketiyorsunuz. Peki, sonra ne oluyor? Bugün çevrenizde de görüyorsunuzdur; insanlar 20’li yaşlarda kalp krizi geçirmeye başlıyor. Bu yüzden konunun çevre ve insan sağlığı boyutunu da dikkate almalıyız. Tarım alanlarımızı, su kaynaklarımızı ve sağlığımızı korumak zorundayız.

BİZDEN SONRAKİ NESİLLERİN GELECEĞİNİ RİSKE ATAMAYIZ!

Dünyada çok ciddi bir tüketim alışkanlığı oluştu. İhtiyacımızdan fazlasını üretiyor, tüketiyor ve atıyoruz. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor. Biz köylerdeki doğal yaşamı kentlerde yaşayan insanlara anlatmak, şehirlerle kırsal arasındaki bağı yeniden güçlendirmek istiyoruz.

Bugün İngiltere’de yapılan araştırmalarda, incelenen hamile 62 annenin plasentasının tamamında mikroplastik bulundu. Konu artık henüz doğmamış çocuklarımızı da ilgilendiriyor. Hazreti Mevlana’nın bir sözü var, bunu her yerde dile getiriyorum: ‘Bir sonraki neslin geleceğini şimdiki nesil hazırlar.’ Biz, bizden sonraki nesillerin geleceğini tehlike altına soktuk. Kendi neslimizi yok etme noktasına doğru ilerliyoruz. Daha yeşil ve yaşanabilir bir dünya için atılan her adım, geleceğe bırakılacak en büyük mirastır.

KIRSAL KALKINMA İÇİN KADIN KOOPERATİFLERİNE DESTEK

Kırsal yaşamın korunmasıyla sıfır atık arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz? Gençlerin yeniden köylere yönelmesi mümkün mü?

Tarımı ve hayvancılığı korumak istiyorsak kentte yaşayan vatandaşlarımızın köylerle bağını canlı tutmalıyız. Kırsaldan kente göçün nedenlerini anlamalı, köylerdeki yaşam koşullarını iyileştirmeliyiz. İnsanlar yalnızca ekonomik nedenlerle değil, yaşam koşullarının yetersizliği nedeniyle de kentlere yöneliyor.

Bizim derdimiz, kentlerdeki konforun bir bölümünü kırsala taşıyabilmek. Gençlerin köylere gidip fotoğraf çekmesi, toprağa ilgi göstermesi güzel bir başlangıç. Ancak bunu sürdürülebilir üretime ve ekonomik faaliyete dönüştürmemiz gerekiyor.

Bu kapsamda kadın kooperatiflerini desteklemeye yönelik bir çalışma yürütüyoruz. Vakıfbank ile birlikte 10 milyar liralık bir finansman paketi oluşturduk. Kadın kooperatiflerinin kurumsallaşmasına destek verecek bir ofis kurmayı planlıyoruz. Bunun yanında kırsalda tarım ve hayvancılığın gelişmesi için mikro finansman ve küçük ölçekli destek modelleri üzerinde çalışıyoruz.

Sivil toplumun burada önemli bir rolü var. Devlet kurumları kendi sorumlulukları kapsamında çalışmalarını yürütüyor. Biz ise köy köy, kapı kapı dolaşarak insanlara bu çalışmaların neden önemli olduğunu anlatıyoruz. Vatandaşlarımızın adına, bu işi gönüllü olarak yapıyoruz.

DÖNÜŞÜMÜN İLKOKULU AİLEDİR

Yapılan çalışmalarla kıyılarımıza ulaşan mikroplastiği kaynağında durduracağız. Sera plastiği, budama ve hasat atıkları artık çöp olmayacak; ekonomiye kazandırılacak. Valiliğimiz ve kaymakamlıklarımız, her üç ayda bir ilerlemeyi değerlendirecek. Dönüşümün ilkokulu ailedir. Bakanlığımızla 81 ilimizde Kadın Sıfır Atık Elçileri projesini başlattık; 1 milyon kadına ulaşacağız. Bir anneye ulaştığımızda bir haneye, bir haneye ulaştığımızda bir mahalleye ulaşıyoruz

DÜNYANIN GELECEĞİ İÇİN ÜRETİM VE TÜKETİM ANLAYIŞIMIZI DEĞİŞTİRMELİYİZ

Sıfır atık çalışmalarını iklim değişikliğiyle mücadele açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sıfır atık, iklim değişikliğiyle mücadelenin temel unsurlarından biridir. Atıkların doğru yönetilmesi, israfın azaltılması ve kaynakların verimli kullanılması büyük önem taşıyor. Okyanuslardaki plastik kirliliği ve aşırı üretim-tüketim alışkanlıkları, doğal yaşam üzerindeki baskıyı artırıyor. Dünyanın geleceği için üretim ve tüketim anlayışımızı değiştirmeliyiz. Sıfır atık çalışmalarının ekonomik açıdan da önemli katkıları var. Türkiye ekonomisine sıfır atık projesinin katkısının 350 milyar lirayı aştığını ifade ediyoruz. Bu rakam, kaynakların verimli kullanılmasının ve israfın azaltılmasının ekonomik değerini de ortaya koyuyor.

İSTANBUL’DA 183 ÜLKEDEN KATILIM

Vakfın uluslararası çalışmaları da dikkat çekiyor. Türkiye'nin sıfır atık alanında dünyadaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sıfır Atık Vakfı olarak yalnızca Türkiye'de değil, uluslararası alanda da çalışmalar yürütüyoruz. Farklı ülkelerden iklim ve çevre meseleleri konusunda davetler alıyoruz. Rusya'daki enerji haftasında önemli isimlerle bir araya geldik. Bangladeş Başbakanı'nın daveti üzerine bu ülkede de iklim meselelerini ele alacağımız bir toplantı planlıyoruz.

Haziran ayında İstanbul'da düzenlediğimiz sıfır atık forumuna 183 ülkeden katılım sağlandı. 120'den fazla bakanın yer aldığı organizasyonu 500'den fazla paydaşın katkısıyla gerçekleştirdik. Bu toplantıyı her yıl düzenlemeyi hedefliyoruz.

New York İklim Haftası ve Londra İklim Haftası'nda da ana paydaş olarak yer aldık. İstanbul'da gerçekleştirdiğimiz sıfır atık ve iklim değişikliği haftasında 5 binden fazla etkinlik düzenlendi ve 5 milyon vatandaşımız katılım sağladı. 2027 yılında bu çalışmaları daha da güçlendirmek istiyoruz.

İKLİM ADALETİ: “DÜNYANIN GERÇEK GÜNDEMİ İNSAN HAYATI”

Uluslararası çalışmalarınızda özellikle dezavantajlı bölgelerde yaşayan insanlara odaklandığınızı belirtiyorsunuz. İklim adaleti kavramı sizin için ne ifade ediyor?

İklim adaleti, iklim değişikliğinin sonuçlarından en fazla etkilenen insanların sesini duyurabilmek demektir. Sanayi devrimini gerçekleştiren ülkeler yıllar boyunca dünyayı kirletti. Bugün ise bunun bedelini çoğu zaman elektriğe, temiz suya ve sağlıklı gıdaya ulaşmakta zorlanan insanlar ödüyor.

Kenya'da hükümet yetkililerinin güvenlik nedeniyle gitmememizi önerdiği bölgelere gittik. Oradaki insanlarla bir araya geldik. Çok ağır yaşam koşullarıyla karşılaştık. Bazı aileler birkaç metrekarelik alanlarda, kalabalık şekilde yaşıyor. Temiz suya, tuvalete ve elektriğe erişim konusunda ciddi sıkıntılar var.

Geçmişte bazı bölgelerde insanlar açlık ve susuzlukla mücadele ediyordu. Şimdi yağış düzenindeki değişiklikler nedeniyle sel ve boğulma gibi risklerle de karşı karşıya kalabiliyorlar. İklim değişikliğinin etkileri insanların hayatını doğrudan belirliyor.

Dünya nüfusu 8 milyara ulaşmışken yüz milyonlarca insanın temel ihtiyaçlara erişememesi, üzerinde durmamız gereken bir gerçek. Biz uluslararası toplantılarda yalnızca teknik hedeflerin değil, insanların yaşam koşullarının da konuşulmasını istiyoruz. Her insanın sağlıklı gıdaya ve temiz suya erişmesi bir insanlık hakkıdır.

SAVAŞLARIN ÇEVREYE ETKİSİ DE GÜNDEME GELMELİ

İklim değişikliği ve çevre toplantılarında yeterince ele alınmadığını düşündüğünüz başka konular var mı?

Savaşların ve çatışmaların çevreye verdiği zararların da daha fazla konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Bombaların, mühimmatın ve çatışmaların doğa üzerindeki etkileri uzun yıllar devam edebiliyor. Japonya'da atom bombalarının ardından yaşanan çevresel etkiler bunun tarihsel örneklerinden biri.

İklim değişikliği artık yalnızca çevre politikalarının değil, güvenlik değerlendirmelerinin de konusu. İklim koşulları değiştikçe doğal alanlar, su kaynakları ve yaşam koşulları da değişiyor. Bu nedenle çevreyi bütün boyutlarıyla ele almalıyız.

Biz uluslararası toplantılarda bu konuların daha fazla gündeme gelmesi için çaba göstereceğiz. Amacımız, çevre sorunlarının siyasi veya ekonomik önceliklerin gerisinde kalmaması ve insan hayatının her zaman merkezde tutulması.

COP31’DE DEZAVANTAJLI GRUPLARIN SESİ DUYULACAK

Antalya'da yapılması planlanan COP31 sürecinde nasıl bir rol üstlenmeyi hedefliyorsunuz?

Türkiye olarak COP31'de dünyanın 197 ülkesinden 100 binden fazla insanı misafir edeceğiz. Bu bağlamda yerelde aldığımız sonuçları, şehirlerimizde gördüğümüz problemleri uluslararası platformlarda tartışmak istiyoruz. Özellikle dezavantajlı bölgelerde yaşayan insanların da sürece katılacağı iklim toplantılarını hayata geçiriyoruz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız Murat Kurum'un liderliğinde Türkiye'deki COP31 toplantısına hazırlanıyoruz. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi'nin liderliğinde başlatılan 'Sıfır Atık Hareketi', Türkiye'de önemli değişim ve dönüşümlere imza attı. 2017 yılında Türkiye'de geri kazanım oranı yüzde 10'lardayken, bugün yüzde 40'lara çıktı. İnşallah önümüzdeki süreçte geri kazanım oranımızı yüzde 50'lere, yüzde 80'lere çıkarmayı hedefliyoruz."

“DOĞRU BİLGİ, TOPLUMSAL DESTEĞİ GÜÇLENDİRİR”

Son olarak, ne söylemek istersiniz?

Bizim en önemli paydaşlarımızdan biri basın mensupları. Sizler doğru bilgiyi vatandaşlara ulaştırdığınızda insanlar ne yapmak istediğimizi daha iyi anlıyor ve çalışmaları daha fazla sahipleniyor. Sıfır atık yalnızca bir kurumun, belediyenin veya vakfın tek başına başarabileceği bir konu değil. Evde, okulda, iş yerinde, tarlada ve sanayide herkesin sorumluluğu var. İhtiyacımızdan fazla tüketmemek, kaynakları korumak ve atıkları doğru yönetmek günlük yaşamın bir parçası olmalı.

Biz köy köy, mahalle mahalle dolaşarak bu anlayışı anlatmaya devam edeceğiz. Çünkü gelecek nesillerin nasıl bir dünyada yaşayacağı bugünkü tercihlerimize bağlı. Sıfır atığı bir kültür haline getirebilirsek yalnızca çevreyi değil, insanlığın geleceğini de korumak için önemli bir adım atmış oluruz.

Kaynak: Haber Merkezi