Komedyen Deniz Göktaş gözaltına alındı. En şaşırtıcı tarafı, kimseyi şaşırtmamış olması. Ben gösteriyi, bütün bu tartışmalar başlamadan önce, yayımlandığı ilk gün izledim. Güldüm mü? Güldüm. Ama daha çok hayret ettim. Gülüşümün önüne geçen tek düşünce şuydu: "Bunu gerçekten söyledi."

Malum Türkiye iklimi… Gösteriyi izleyen hemen herkes aynı şeyi düşündü: "Bu iş soruşturmaya kadar gider." Gitti.

KAHKAHAMIZIN SAHİBİ KİM?

Mizah konuşulduğunda hep aynı soru soruluyor: "Sınırı var mı?" Bence yanlış yerden başlıyoruz. Asıl mesele mizahın bir sınırı olup olmaması değil, o sınırı kimin çizdiği. Bugün Türkiye'de neyi mizah konusu yapabiliyoruz, kime gülmemize izin veriliyor. Sorulması gereken bu. Artık kendi mizah anlayışımızdan değil, gücün bize çizdiği o güvenli alanın nerede bittiğinden bahsediyoruz.

KARNAVAL BİTİYOR, GÖZETİM BAŞLIYOR

Mizahın ne işe yaradığını en iyi anlatan isimlerden biri Mihail Bahtin'dir. Bahtin, Orta Çağ'daki karnaval geleneğini yalnızca bir eğlence olarak görmez; ona göre karnaval, gücün üstündeki kutsallık zırhını bir günlüğüne de olsa çıkarmanın yoluydu. Kral soytarı olur, dilenci "kral" ilan edilirdi. Ama sonra karnaval biterdi. Maskeler iner, meydan boşalır, ertesi gün her şey eski yerine dönerdi.

Bugünse karnaval hiç bitmiyor. Sahnede söylenen tek bir cümle saatler içinde milyonlara ulaşıyor, ekran görüntüsü oluyor, savcılığa gidiyor. Bu artık bir özgürlük alanı değil; kesintisiz bir gözetim hali. Sahne, devletin izin sınırını ne kadar ihlal ettiğinizi ölçtüğü bir yere dönüşüyor.

SAYGI MI, DOKUNULMAZLIK MI?

Bir de klasik şu cümle var: "Herkesin kutsalı vardır, herkes kendininkinin korunmasını ister." Muhafazakar kesim din için söylüyor bunu, seküler kesim Atatürk için. Sonra da "Demek ki mesele taraf değil, saygı." diye bağlanıyor.

Ben buna inanmıyorum, çünkü ortada bir simetri yok. Biri "rahatsız oldum" diyor, diğeri gözaltı kararı çıkarıyor. Biri tepki, diğeri güç. Bunları aynı kefeye koymak, güçlünün elindeki copu görünmez kılmaktan başka bir şey yapmıyor.

Zaten bir şey hukukun koruması altındaysa, onu bir de mizahın erişemeyeceği bir alana dönüştürmeye çalışmak, dokunulmazlık alanını daha da genişletiyor. Bu, toplumun kendi iradesiyle gösterdiği bir saygı değil; iktidarın "Buraya kadar gülebilirsin." ruhsatı.

MİZAH, ÖNCE KORKUYU YENER

Ben mizahın rahatsız etme hakkını savunuyorum. İyi bir espri konfor alanına girer. Bazen dine, bazen siyasete, bazen dokunmamamız söylenen her neyse ona. Güldürmeyebilir de. Ama huzursuz ettiği yerde bir şey gösterir; önemli olan gülüp gülmediğimiz değil, o huzursuzluğun neyi açığa çıkardığıdır.

Gülmek yalnızca dışarıdaki sansürü değil, insanın içine yerleşen korkuyu da dağıtır: kutsaldan, yasaklardan, geçmişten, iktidardan duyulan korkuyu. Bir toplum gücüne gülebiliyorsa nefes alıyor demektir.

Henri Bergson, insanın katılaşmış ve mekanikleşmiş olana güldüğünü söyler. Kendini sorgulamayan, esnekliğini kaybetmiş her şey mizahın hedefidir; gülme, hayatın kendini tazeleme yöntemidir. İktidar da, din de, her kurum da zamanla katılaşır ve tam da bu yüzden en katı olan, kendine gülünmesini en az kaldırabilendir.

Bir toplum aynayı kırmayı suç sayarsa, neye güleceğinin sınırını devletin çizmesine boyun eğerse, kendi katılığını göremez olur.

NEDEN HERKES AYNI ŞAKAYI YAPIYOR?

Bugün birçok komedyenin setinde siyaset yoktur çünkü trafik, kayınvalide, Kadıköy'e taşınma hikayeleri çok daha güvenlidir. Bunu entelektüel tembellik sanmayın; bu, sahnede kalabilmenin, o görünmez "gülme iznini" iptal ettirmemenin bedelidir. Ne var ki bu güvenli malzeme aynı zamanda mizahın en keskin yerinden de uzaklaştırır. Riski olmayan espri, çoğu zaman hafızada da kalmaz.

ASIL YASAKLANAN ŞAKA

Bugün Deniz Göktaş'ı konuşuyoruz. Yarın başka bir ismi konuşacağız. Asıl soru hangi esprinin yapıldığı değil, hangi esprilerin hiç yapılamadığı ve bunu artık ne kadar normal karşılar hale geldiğimizdir.

Bir toplumun mizahını anlamak istiyorsanız anlatılan fıkraya değil, anlatılamayana bakın. Türkiye'de o liste, göründüğünden çok daha uzun.

Kaynak: DEMET SAROVA