Gücün mutlaka bir makam odası, kartviziti ya da kapısında yazan bir ünvanı olması gerekmiyor. Bazen birkaç bin kişinin sizi dinlemesi yetiyor. Hele o birkaç bin kişi aynı anda bağırabiliyor, aynı anda susabiliyor, aynı anda birini alkışlayıp ertesi hafta istifaya çağırabiliyorsa, ortada kâğıt üzerinde görünmeyen ama herkesin varlığını hesaba kattığı başka bir güç oluşuyor.

Galatasaray’da bugün Sebahattin Şirin üzerinden başlayan tartışmaya biraz da buradan bakmak gerekiyor. Şirin serbest bırakıldı ve hakkındaki soruşturmanın hukuki sonucunu henüz bilmiyoruz. Fakat bazen bir olay, kendisinden çok daha eski bir meseleyi görünür hale getiriyor.

Buradaki mesele de bana kalırsa tam olarak bu. Bir taraftar grubu nasıl oluyor da yıllar içinde yalnızca takımını destekleyen insanların oluşturduğu bir topluluk olmaktan çıkıp kulüp yönetimlerinin hesaba katmak zorunda kaldığı bir aktöre dönüşebiliyor? Belki daha rahatsız edici soru şu: Bu dönüşüm gerçekleşirken neden kimse pek şaşırmıyor?

KALABALIĞIN VERDİĞİ GÜÇ

Taraftarlığın en güzel tarafı biraz irrasyonel olması galiba. Çocukken seçtiğiniz renklerle aranızda ömür boyu süren tuhaf bir bağ kuruyorsunuz. Başka hiçbir alanda göstermeyeceğiniz bir sadakati bir armaya gösterebiliyorsunuz.

Tek başına bakınca son derece kişisel bir duygu bu. Ama binlerce insan aynı duyguyla yan yana geldiğinde başka bir şey ortaya çıkıyor: Kalabalık. Ve kalabalık yalnızca kalabalık olarak kalmıyor. Bir başkanı alkışlayabiliyor, bir yönetimi protesto edebiliyor, sosyal medyada birkaç saat içinde gündem yaratabiliyor, stadyumdaki atmosfer üzerinden milyonlarca kişiye “camia bunu istiyor” duygusu verebiliyor.

Burada ince bir eşik var. Taraftarın sesinin güçlü olmasıyla, o sesi organize eden insanların güçlü olması aynı şey değil. Birincisi futbolun ruhuna ait. İkincisi ise biraz daha dikkatle bakılması gereken bir alan açıyor.

Çünkü başkanın yetkisinin nereden geldiğini biliyoruz. Yönetim kurulunun da. Teknik direktörün, futbolcunun, kulüp çalışanının... Peki tribün liderinin? Onun yetkisi nerede başlıyor, nerede bitiyor? Kimse tam olarak bilmiyor. Belki problem de burada.

BİR TARAFTAR LİDERİ NE KADAR BÜYÜYEBİLİR?

Şirin, dönemin Adalet Bakanı Akın Gürlek’e bir açık mektup yayımlamış; Fenerbahçe’nin şampiyon yapılacağı yönünde “dedikodular” duyduklarını söylemiş, Bakan’ın adının da bu çevrenin içinde geçirildiğini yazmıştı. Mesajın doğru olup olmadığından söz etmiyorum. Mesajın kendisi ilgimi çekiyor.

Bir taraftar grubu lideri kendisini hangi noktada ülkenin Adalet Bakanı’na futbol şampiyonluğu üzerinden açık mektup yazabilecek bir konumda görmeye başlıyor? Daha da ilginci, biz bunu okuduğumuzda neden yadırgamıyoruz?

Sanırım güç ilişkilerinde asıl tehlikeli anlardan biri burada ortaya çıkıyor. Bir şey önce olağandışı geliyor, sonra birkaç kez tekrarlanıyor. Bir süre sonra alışıyoruz. En sonunda da nasıl başladığını unutuyoruz.

KİM KİMDEN ÇEKİNİYOR?

Türkiye’de büyük futbol kulüplerinin taraftar gruplarıyla ilişkisi yıllardır tuhaf bir gri bölgede duruyor. Yönetimler tribünü karşılarına almak istemiyor. Bunu anlamak zor değil. Bir futbol başkanının meşruiyeti yalnızca sandıktan çıkmıyor çünkü; stadyumdaki görüntü de önemli.

Tribün alkışladığında televizyondan bakan insan “camia yönetimin arkasında” diye düşünüyor. Aynı tribün birkaç hafta boyunca “yönetim istifa” diye bağırmaya başladığında bu kez bambaşka bir görüntü ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tribün yalnızca tezahürat üretmiyor, bir tür onay da üretiyor.

Tam burada ilişki biraz karmaşıklaşıyor. Çünkü yöneticinin desteğine ihtiyaç duyduğu bir grubun aynı zamanda yönetici üzerinde baskı kurabilecek kapasitesi varsa, iki taraf arasındaki mesafe ister istemez bulanıklaşıyor. Sonra ortaya futbolumuzda çok iyi bildiğimiz o cümle çıkıyor: “Tribünü karşına alamazsın.”

Neden?

Bu soruyu pek sormuyoruz. Belki de sormamız gereken tam olarak bu. Bir kulüp yönetimi kendi taraftarından neden çekinsin?

Taraftar yönetimi eleştirir, protesto eder, gerekirse istifaya çağırır. Bunların hepsi son derece doğal. Ama “taraftar” ile “örgütlü taraftar grubunun yönetici kadrosu” aynı şey değil. İkisinin birbirine karıştığı yerde tuhaf bir temsil problemi başlıyor.

Kim, kimi temsil ediyor?

BİLET MESELESİ NEDEN SADECE BİLET DEĞİL?

Galatasaray’ın adı 2024 yılında karaborsa bilet iddialarıyla gündeme geldiğinde büyük bir tartışma yaşandı. Burada geçmişi bugüne uydurmaya gerek yok. Dursun Özbek iddiaların ardından savcılığa suç duyurusunda bulundu. Soruşturma yürütüldü, ihbarlar incelendi ve sonunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

Yani bugün o dosyayı açıp “karaborsa düzeni kanıtlandı” diyemeyiz. Fakat o günlerde yaşanan tartışmanın geride bıraktığı ilginç bir soru hala duruyor: Büyük bir futbol kulübünde bilet gerçekten yalnızca bilet mi?

Talebin kapasitenin çok üzerinde olduğu bir stadyum düşünün. Oraya kimin girebildiği, kimin giremediği önemli hale geliyor. Hele deplasman biletlerinde sayı daha da sınırlı. Bir noktadan sonra mesele para olmaktan çıkıyor ve erişim meselesine dönüşüyor. Kimin erişimi kontrol ettiği de doğal olarak önem kazanıyor.

Bu yüzden taraftar gruplarıyla kulüp arasındaki bilet ve kontenjan ilişkisinin açık olması gerektiğini düşünmek için ortada bir suç bulunmasına gerek yok. Tam tersine, kimsenin suçlanmaması için açık olması gerekiyor.

Kaç bilet ayrılıyor, kimlere ayrılıyor, hangi ölçütle? Bunlar bilinirse tartışma da büyük ölçüde biter. Bilinmediğinde ise boşluğu söylentiler dolduruyor. Futbol dünyası da söylenti üretmek konusunda pek yeteneksiz sayılmaz.

DURSUN ÖZBEK’İN ÇİZMESİ GEREKEN SINIR

Bu nedenle bugün Dursun Özbek’in çıkıp Sebahattin Şirin hakkında hüküm vermesini beklemiyorum. Hatta vermemeli. Ama başka bir şey söyleyebilir: Galatasaray ile taraftar grupları arasındaki ilişkinin sınırlarını açık biçimde ortaya koyabilir.

Çünkü burada Sebahattin Şirin’den bağımsız bir mesele var. Bugün Şirin olur, yarın başka biri. Başkanlar değişiyor, yönetimler değişiyor, tribün liderleri de değişiyor. Fakat gayriresmi ilişkiler kişilerden daha uzun yaşayabiliyor.

Kurumlar açısından tehlikeli olan da biraz bu. Sosyolojide ve siyaset biliminde uzun zamandır tartışılan bir mesele vardır: Resmi kurumların yanında zamanla gayriresmi güç merkezleri oluşabilir. Kağıt üzerinde karar yetkileri yoktur ama karar vericiler onları hesaba katmadan hareket edemez hale gelir.

Bazen bu yapılar o kadar normalleşir ki artık kimse onların neden bu kadar etkili olduğunu sormaz. Futbol kulüpleri de toplumdan bağımsız küçük adalar değil. Bizde siyasette, bürokraside, iş dünyasında gördüğümüz ilişki biçimlerinin benzerleri orada da ortaya çıkıyor.

Galatasaray’ın bugün kendisine sorması gereken soru bu nedenle “Sebahattin Şirin suçlu mu?” sorusundan biraz daha büyük: Galatasaray’ın çevresinde, Galatasaray’ın kendi organları dışında ne kadar güç birikmesine izin verildi?

İNGİLTERE ÖRNEĞİ

İngiliz futbolunun 1980’lerdeki haline bugün bakınca insanın Premier League ile aynı ülkeden söz edildiğine inanması zor. Holiganizm, şiddet, tribün çevresindeki suç ağları... Sonra yıllara yayılan büyük bir dönüşüm geldi.

Yeni yasalar çıkarıldı, stadyumların yapısı değişti, güvenlik ve denetim arttı, futbolla bağlantılı suçlardan hüküm giyenlerin maçlardan uzak tutulmasına yönelik sistem güçlendirildi. Ama bana kalırsa İngiltere örneğinin asıl ilginç tarafı mevzuat değil.

Bir zihniyet değişti.

Uzun süre “futbolun doğasında var” denilen şeylerin aslında futbolun doğasında olmadığı kabul edildi. Bu ayrım önemli. Çünkü Türkiye’de tribünlerle ilgili konuşurken hala bazı şeyleri kültürün doğal parçasıymış gibi kabulleniyoruz.

“Tribünün raconu.”

“Taraftar grubunun ağırlığı.”

“Tribünü karşına alamazsın.”

Sorun tam olarak bu cümlelerde saklı. Bir davranışı yeterince uzun süre kültür diye tarif ederseniz, bir süre sonra onun bir güç ilişkisi olduğunu göremez hale geliyorsunuz.

ARMANIN GÖLGESİNDE

Galatasaray 120 yılı aşan tarihi boyunca sayısız başkan, yönetici, futbolcu ve taraftar gördü. İsimlerin çoğunu bugün hatırlamıyoruz bile; kulüp ise hala orada. Kurum dediğimiz şeyin insana biraz tuhaf gelen tarafı da bu zaten: Onu oluşturan insanlardan daha uzun yaşıyor.

Bu nedenle bir kulübün armasının kişilere sağladığı simgesel güç konusunda çok daha kıskanç davranması gerekiyor. Çünkü Galatasaray’ın yanında görünmek insana güç verir; Galatasaray adına konuşmak da, Galatasaray tribününü temsil ettiğinizi söylemek de öyle. Asıl soru, o gücün nerede sona erdiği.

Sebahattin Şirin hakkındaki soruşturmanın sonucunu zamanı geldiğinde öğreneceğiz. Fakat bu dosya kapanınca asıl sorunun da kapanacağından pek emin değilim. Çünkü mesele bir kişinin evinden ne çıktığından daha eski; bir kurumun çevresinde yıllar içinde oluşan ilişkilerden, alışkanlıklardan ve kimsenin tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğini bilmediği nüfuz alanlarından söz ediyoruz.

Bunların hiçbiri bir gecede ortaya çıkmıyor. Zaten insanı rahatsız eden tarafı da bu. Bazen kurumların üzerine düşen gölge büyük bir olayla gelmiyor; yavaş yavaş büyüyor, herkes görüyor, herkes alışıyor.

Sonra bir gün biri ışığı açıyor.

Kaynak: DEMET SAROVA