Serenay Aktaş'ı tek bir kimlikle tanımlamak kolay değil. Futbol sahalarında mücadele etmiş, kamera karşısında farklı hayatlara bürünmüş, Survivor'da sınırlarını zorlamış bir kadın. Ancak bütün bu deneyimlerin bir araya getirdiği güçlü ve mücadeleci imaj, zaman zaman onun başka yönlerinin görülmesini de zorlaştırmış.
Serenay Aktaş'la konuşurken bu kez yalnızca neler yaptığını değil, bütün o deneyimlerin ardından hayata nasıl baktığını da merak ettim. Oyunculuk dünyasında karşılaştığı önyargıları, rekabete ve mücadeleye yıllar içinde değişen bakışını, güçlü görünmenin yarattığı baskıyı ve insanın yaş aldıkça kendisiyle kurduğu ilişkiyi konuştuk. Bütün bunların arasında en çok dikkatimi çeken ise insanın zamanla kendisine dair öğrendikleriydi. Belki de bu yüzden söze, onu hangi kimliğiyle tanımamız gerektiğini sorarak başladım.
RÖPORTAJ | DEMET SAROVA
Sizinle röportaja hazırlanırken insan nereden başlayacağını şaşırıyor açıkçası. Oyunculuğunuzu mu konuşalım, futbolculuğunuzu mu, Survivor'ı mı? Bir yandan da bütün bunların önüne geçebilen çok güçlü bir kadın imajınız var. Siz bugün kendinizi anlatmaya nereden başlardınız? “Beni asıl buradan tanıyın” dediğiniz yer neresi?
Yıllar içinde kendimi tek bir başlıkla anlatamayacağımı fark ettim. Tek bir renk bana göre olmadığından sanırım. Kendimi dümdüz insan olarak tanımlarım öncelikle. :) Bunların hepsinin altında benim karakterim var. Beni asıl oradan okumak lazım. Çünkü yaptığım işler değişiyor oyunculuk hariç; ama bazı özelliklerim hiç değişmedi. Mücadele etmeyi seviyorum, bir şeye inanıyorsam sonuna kadar gitmeye çalışıyorum, duyguları ve etiği en ön planda tutuyorum. Hayatı yüzeyde değil de biraz daha derinlerden yaşamayı seviyorum. Bu yaptığım birçok şeye yansıyor.

“BEN YİNE DE VAZGEÇMEDİM”
Sanırım oyunculukla kurduğunuz ilişkinin de bu bakış açısıyla bir ilgisi var. Oyunculuğun sizin için çok özel bir yerde olduğunu, hatta sizi “hayatta tutan” bir tarafı bulunduğunu söylüyorsunuz. Ama bir süredir sizi sette görmüyoruz. Bugün oyunculukla ilişkiniz nasıl? Seti özlüyor musunuz?
Aslında arka planda biraz köşeye çekilmiş bir şekilde devam ediyorum kariyerime. Geçen sene bir dikey dizi de yaptık, ondan önce Ben Bu Cihana Sığmazam dizisi vardı. Adaletin yalnızca bir kadın ismi olduğu birçok sektör var… Yine de ben duygu anlatıcısı olmaya iten bu işten hiç vazgeçmedim. Bir yandan da yeni gelen projeleri değerlendiriyorum, aslında arka planda bizler çalışıyoruz. Doğru ekip ve doğru bir karakter ile setlerde olmak için ekibimizle çalışıyoruz.
Peki, o doğru karakter nasıl biri olmalı? İnsan yıllar içinde daha seçici hale geliyor herhalde. Gençken heyecanlandıran bir şey bugün yetmeyebiliyor. Şimdi önünüze bir senaryo geldiğinde sizi gerçekten heyecanlandıracak şey nedir? Nasıl bir karakter için “Evet, bunu oynamalıyım” dersiniz?
Oyunculuk benim için hiçbir zaman sadece bir iş olmadı. Bir karakteri oynarken kendimden çıkıp başka bir insanın hayatına girmek, onun duygusunu anlamaya çalışmak bana çok şey öğretiyor. Zaten oyunculuğun en sevdiğim taraflarından biri de bu; hayatın içinden besleniyorsun ve öğrenmenin sonu yok. Değişiyor; eskiden aksiyon işlerinde olmak isterdim, şimdi o projenin içindeki karakterin farklılıklarına bakıyorum. Meryem, Savaşçı gibi dizilere bakarsak da aslında canlandırdığım karakterler asker, polis gibi görünse de hepsinin ardında başka duygusal karakterler yatıyor. Duygusal derinliği ve kişiliğin oraya nasıl geldiğine bakıyorum. Her zaman karşımıza çıkmasa da, son anda öğrensek de karakterin travmasını :) İlgimi bunlar çekiyor. Bir de farklılık seviyorum. Egeli bir karakteri canlandırmadıysam, onu da tecrübe etmek isteyebiliyorum.

“SEKTÖRDE DE SIKINTILARINI YAŞATTILAR”
Tam da buradan hareketle şunu merak ediyorum: Güçlü, mücadeleci kadınlar size hep yakıştırıldı; sporcu kimliğinizin bunda payı olduğu da açık. Ama oyunculuğun güzel taraflarından biri insanın kendinden çıkabilmesi. Hiç “Beni bir kere de hiç bana benzemeyen bir kadın olarak görün” dediğiniz oluyor mu? Seyirciyi de şaşırtacak nasıl bir Serenay izlemek isterdiniz?
Kesinlikle. Hatta artık en çok istediğim şeylerden biri diyebilirim. Çünkü insanlar sizi uzun süre belli bir imaj üzerinden tanıdığında bir süre sonra sizin başka yönlerinizi görmeyi unutabiliyorlar. Ben de bunun biraz kırılmasını istiyorum. Mesela zamanında futbol oynadım diye oyunculuk nasıl yapabiliyor dendiği oldu. Sektörde de sıkıntılarını yaşattılar. Ya da Survivor'a katıldı diye. Ama ben lisede zaten oyunculuğa adım atmıştım. Öte yandan Acil Aşk Aranıyor - Zeynep, İlişki Durumu Evli - Ceyda aslında pek de insanların beni gördüğü bu imaja uymuyor. Fakat ezberi seven bir toplumuz. Mesela çok kırılgan, çok sıradan, hatta korkak bir kadını oynamak isterim. Ya da yaptığı şeyleri savunamayacağımız kadar karanlık bir karakteri. Kötü bir kadını oynamaktan da çekinmem. Çünkü oyunculuk biraz da kendinizden uzaklaşabilmek. Var olanı yeni bir karaktere harmanlamak sanki...
“BAZI YARIŞLARIN İÇİNDE OLMAMANIN DA BİR BAŞARI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”
Biraz da rekabetçi tarafınıza gelelim. Futbol var, Survivor var; hayatınızın önemli bir bölümünde mücadele ve rekabet hep sizinle olmuş. Rekabet sizi besleyen bir şey mi, yoksa artık hayatınızın bazı alanlarında “Kimseyle yarışmak istemiyorum” dediğiniz bir yerde misiniz?
Çocukluğumdan beri bu böyle. Annem en büyük örneklerden biri. Ama hırslarımız insanlara değil, başarıya olmalı. Elbette kazanmayı isterim, bu benim karakterimi eksiltmeden olmalı. İyi ve güzel olanı bozmadan sağlıklı olan hırslar önemli benim için. Futbolda da hırsım topaydı. Rakiplerimle hep iyi anlaştım. Hâlâ hırslıyım, bunu inkâr edemem. Bir şeyi gerçekten istiyorsam mücadele ederim. Ama artık her mücadeleye girmek istemiyorum. Bazı yarışların içinde olmamanın da bir başarı olduğunu düşünüyorum. İnsan yalnızca kendiyle yarışınca (her ne kadar alışkın olmasak da) içsel başarı da elde edilebiliyor.

“DUYGUSAL MANİPÜLASYON KARŞI TARAFI BESLERKEN SENİ SOLDURUYOR”
Bir de rekabetin insanın kendisine bakışını etkileyen tarafı var. Survivor’dan ayrıldıktan sonra takım arkadaşlarınızın size “zayıf, atamıyor” duygusunu hissettirdiğini ve bunun özgüveninizi düşürdüğünü söylediniz. Ki size katılıyorum. İnsan kendisini ne kadar iyi tanırsa tanısın, çevresinden sürekli aynı mesajı aldığında bir süre sonra kendisinden şüphe etmeye mi başlıyor? Bunu maalesef bazen en yakınlarımız bile yaşatıyor. Siz orada biraz bunu mu yaşadınız?
Orada yaşanılana pek takılmadım açıkçası. Çünkü oraya ciddi bir bunalımın arkasından son dakika katılmıştım. Oradayken insan takılıyor çünkü o kadar sporsuz kalmama rağmen hâlâ çok hızlıydım. Orası psikolojik olarak çok zor bir yer. Ekstra etkisi oluyor. Orası dışında maalesef en yakınlarım tarafından bizzat yaşadım. Oraya da bütün bu farkındalıkların üzerine gittim. Duygusal manipülasyona uğramak karşı tarafı beslerken, seni solduruyor. Herkes önce kendi öz eğitimini tamamlasa, tedavi etse ve yaralarını onarsa kimseye karşı bu şekilde bir yıkım yaşatmaz. Bence insanın kendisini tanıması çok önemli ama çevresinden gelen hiçbir şeyden etkilenmemek diye bir şey yok. Hepimiz insanız. Önemli olan, başkasının sizin hakkınızdaki fikrinin bir süreliğine, sizin kendi fikrinizin önüne geçmesine izin verseniz bile orada kalmamak.
“FUTBOLU ÖZLÜYORUM”
Futbola gelelim… Siz kadın futbolunun bugünkü görünürlüğünden çok daha önce o sahalardaydınız. Bazen insan zamanından biraz erken gelmiş olabiliyor. Bugünün şartları sizin futbol oynadığınız yıllarda olsaydı hayatınızın yönü değişir miydi? Belki bugün hâlâ profesyonel futbolcu Serenay Aktaş'ı mı konuşuyor olurduk?
O zaman da günümüzdeki gibi olsun isterdim fakat erken olduğunu düşünmedim. Sinemanın içinde büyüdüm, insanların davranışlarını izledim, nasıl oluyor da bunu yapabiliyor? Arkasında ne vardı? Bu noktaya nasıl geldi vs. gibi. Ortaokulda yazdığım birçok yazıda insanı anlama gayreti var. Futbolda da benzeri var fakat oyunculuk uçsuz bucaksız. Hâlâ aynı heyecanı duyuyorum sette. Futbolu özlüyorum keşke bugün de ikisi bir arada yürüyebilseydi...

“KADIN FUTBOLUNDA GÖRÜNÜRLÜK TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL”
Artık büyük kulüpler var, yayınlar var, daha fazla genç kız sahaya çıkıyor. Ama görünürlük her zaman değer görmek anlamına gelmiyor. Sizce Türkiye'de kadın futbolunun bugün hâlâ aşamadığı en büyük sorun ne?
Bence hâlâ en büyük sorun, kadın futbolunun sadece görünür olmasıyla yetinilmesi. Görünürlük çok önemli ama tek başına yeterli değil. Profesyonellik, sürdürülebilirlik, altyapı vs. Bunların hepsinin birlikte ilerlemesi gerekiyor. Ben yıllar önce futbol oynarken insanlar “Kadın futbolcu mu olur?” diye bakıyordu. Şimdi en azından bunun cevabı değişti. Genç kızların sahaya çıkması, kulüplerin yatırım yapması çok değerli. Ama bir kız çocuğunun futbola başlayıp yıllar sonra hâlâ “Ben bunu meslek olarak yapabilecek miyim?” sorusunu sormaması gerekiyor. Asıl hedef bence bu olmalı.
“MÜCADELE ŞEKİL DEĞİŞTİRDİ”
Hatta bugün iş biraz daha karmaşık. Kadın sporcular eskisinden daha görünür ama bu kez sosyal medya var; bedenleri, kıyafetleri, özel hayatları da sürekli yorumlanıyor. Sizce bugünün genç sporcularının yolu gerçekten daha mı kolay, yoksa mücadele sadece şekil mi değiştirdi?
Bence mücadele şekil değiştirdi. Bazı şeyler kesinlikle daha kolay. Artık genç bir kadın sporcu olarak kendisini gösterebiliyor, başarılarını milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor. Bizim zamanımızda böyle bir imkân yoktu. Ama sosyal medya başka bir baskı getirdi. Şimdi sadece sahadaki performansınız değil, bedeniniz, yüzünüz, giydiğiniz kıyafet, ilişkiniz, hayatınızın her şeyi yorumlanabiliyor. O yüzden genç sporculara en çok şunu söylemek isterim: İnsanların sizi yorumlamasına izin vermek başka, onların yorumlarını kendinizle ilgili gerçek kabul etmek başka. İkincisini yapmadığınız sürece sosyal medya çok güçlü bir araç. Ama insanların söylediği her şeyi içeri alırsanız çok yorucu bir yere dönüşebiliyor.

“FUTBOLDA BAŞARISIZLIK DAHA ACIMASIZ AMA DAHA NETTİR”
Siz hem profesyonel sporu hem oyunculuğu yaşamış birisiniz. Futbolda kötü oynarsınız, skor oradadır; sonuçtan pek kaçamazsınız. Oyunculukta ise reyting var, seyirci var, yapımcı var, biraz da şans var. Hangisinde başarısızlıkla yüzleşmek daha zor?
Futbolda başarısızlık daha acımasız ama daha nettir. Maç bitiyor, skor tabelada. Kötü oynadıysanız kötü oynamışsınızdır. Oyunculuk biraz daha karmaşık. Çok iyi bir iş çıkardığınızı düşündüğünüz bir proje istediğiniz karşılığı bulmayabilir. Ya da çok sevdiğiniz bir karakterin ömrü kısa olabilir. Orada her şey sizin performansınızla ilgili değil. Her ikisinde de zorlukları değişir, yarattığı enkaz aynı çekirdekten.
“KESKİNLİK BU GEÇİCİ HAYAT İÇİN FAZLA BİR ÇIĞLIK”
Yakın zamanda yaş aldıkça bazı keskin taraflarınızın törpülendiğini söylemişsiniz. Bu söylediğiniz bana başka bir şeyi düşündürdü: Törpülenmek her zaman olgunlaşmak mıdır sizce? İnsan bazen büyüdüğü için değil, artık her savaşı vermeye değmeyeceğini anladığı için de yumuşuyor olabilir mi?
Keskinlik bu geçici hayat için fazla bir çığlık. Bazen serbest bırakmak gerekir. Sonbaharda düşen yaprağın, ilkbaharda yeniden filizlenmeye ant içmesi gibi. Her şeyi kontrol edememek, pes etme değil. Herkes iyi olunca sen iyi olmuyorsun. Savaş; sevginin namluyu düğümlemesine sebep oluyorsa; varım. Yaş aldıkça yumuşamaz ve hayata olan bakış açın çatık kaşlarının arasına sıkışırsa; mutsuz ve boğuk izler bırakırsın, mutsuz çocuklar yetiştirirsin; her şey olabilir, her şey dönüşebilir. Hiçbir şey tek bir anlık yargılara ve ezberlere dayalı değildir. Bazı öğretileri gözlemci olarak yumuşatırsın. Bencesi bu, yumuşamak bu. Daha fazla insanı anlamaya çalışmak.

“GÜÇLÜ KADIN ALGISI DA BİR BASKIYI DOĞURUYOR”
“Kadın yeter ki istesin, bize cesur olmak çok yakışıyor” sözünüzü çok sevdim. Bir yandan da cesaret ve güç meselesinin başka bir tarafı var: Kadınlardan sürekli güçlü, cesur, mücadeleci olmalarını beklemek de zaman zaman başka bir yük yaratıyor olabilir mi? Bir kadının bazen “Bugün güçlü olmak istemiyorum” diyebilmesine de yer açmak gerekmiyor mu?
Evet, bütün duygular bize ait. Kadın doğası gereği güçlü. Fakat bir o kadar da kırılgan. Duygusallıktan geliyor bence. Kas gücüyle karıştırılan bir topluluk var gerçi. Duygusallık, naiflik, güçsüzlük değildir. Ben de hayatım boyunca güçlü görünmeye çok alıştım. Ama güçlü olmak bazen ağlamamak, yorulmamak, yardım istememek demek değil. Bazen “Ben bugün iyi değilim” diyebilmek de cesaret. Ben cesareti hâlâ çok seviyorum. Kadınlara çok yakıştığını da düşünüyorum. Ama cesaretin tek biçimi sürekli mücadele etmek değil. Bazen kendine karşı dürüst olmak da cesaret. Güçlü kadın algısı da bir baskıyı doğuruyor. Yani; ben bunu istemiyorum, bunlara mecbur değilim, diyebilmeli.
“YALNIZ KALMAK TOKSİK İLİŞKİLERDEN DAHA KIYMETLİ HALE GELİYOR”
Aşka gelirsek… Uzun süredir âşık olmadığınızı söylemişsiniz. Zamanın ilişki dinamikleri çok değişti ve bu konuda hepimiz muzdaribiz :) ama ben başka bir şeyi merak ediyorum: İnsan yaş aldıkça karşısındakini daha çabuk çözdüğü için mi âşık olması zorlaşıyor, yoksa artık kendisini daha iyi tanıdığı için mi?
Sanırım ikincisi bana daha yakın. İnsan kendisini tanıdıkça neyi istemediğini de daha iyi biliyor. Eskiden bazı şeyleri görmezden gelebiliyorsunuz. Sonra yaş aldıkça “Ben bunun içinde mutlu değilim” diyorsunuz. Yaş aldıkça âşık olma ve mantık yürütebilme kapasitesi artıyor diyeceğim de her yaş alan bireye bunu diyemeyiz. Teslimiyetin getirdiği naiflik budanmamalı. Bunu da belli bir öz bilinçle yapabiliyoruz. Dolayısıyla yalnız kalmak toksik ilişkilerden daha kıymetli hale geliyor. Açık iletişim beklentim çok yüksek. Fakat; ilişkiler yüzeyselleşti, çabuk tüketiliyor. Herkes anında birçok seçeneğe ulaşıyor, halbuki çok kıymetli duygular. Yakın zamanda kaybettiğimiz değerli hocamız İoanna Kuçuradi'nin dediği gibi; “Birisinin seni düşündüğünü bilmek çok sıcacık bir şeydir.” Beraber hemhal olmak, çıkarsız temas iki insanın birbirlerinin hayatına temas etmesi de sıcacık bir şeydir.

“HÂLÂ MERAK EDİYOR OLMAK”
Sonunda bütün etiketleri bir kenara bırakalım. Futbolcu değil, oyuncu değil, Survivor yarışmacısı değil; tanınan Serenay Aktaş da değil… Bütün bunları hayatınızdan çıkardığımızda bugün sizi sabah yataktan kaldıran, “İyi ki yaşıyorum” dedirten şey ne?
Ailemle vakit geçirmek, sevdiğim insanlarla gülmek, spor yapmak, bir şey üretmek, kendimi geliştirdiğimi hissetmek… Bir de hâlâ heyecanlanabildiğim şeylerin olması. Ve galiba en önemlisi, hâlâ merak ediyor olmak. Hayatın bana ne getireceğini merak ediyorsam, yeni bir karakteri merak ediyorsam, yeni bir şey öğrenmek istiyorsam, hâlâ heyecanlanabiliyorsam “iyi ki yaşıyorum” demek için yeterince sebebim var. Göğe bakmak, gün batımını izleyebilmek. Sahilde, ormanda yürüyüş yapabilmek de yeterli sebeplerden aslında.





