Kayseri’de okuduğum yıllardı. İlk defa aileden uzak, tek başıma yaşadığım, insanın hem kendini hem dünyayı ilk kez ciddiye almaya başladığı, her şeyin daha yoğun, daha keskin hissedildiği zamanlar. İlk gençlik yılları. Politikayla, aşkla ve şiirle tanıştığım dönemler. Politik düşüncelerle zihnim genişlerken, kalbim de aşkla çarpıyordu bir yandan. Elbette içinde bulunduğum bu durum ve edebiyata olan düşkünlüğüm nedeniyle şiir de hayatıma çocukluktaki 23 Nisan şiirlerinden sonra ilk defa ciddi anlamda girmiş oldu ve pek çok şairle, şiiriyle tanıştım.
Dolayısıyla bütün bu karmaşanın içinde şiir bana bir sığınak ve ifade alanı sunuyordu. Sözcüklerin, insanın iç dünyasına bu kadar derin bir biçimde temas etmesine şaşırıyordum biraz da.
Arkadaşlarla dönemin ‘ünlü’ şairlerini okuyor, birbirimize kitap/şair tavsiyelerinde bulunuyor ve çoğu zaman şiirin/şairin üzerine -aklımız yettiğince- konuşuyorduk. Bazı şairler düşünceyi şiirin merkezine yerleştiriyor, bazıları da imgelerle zihnimizde yeni kanallar açıyordu. Güzel günlerdi.
ADNAN ÖZER İLE İLK KARŞILAŞMA
Bir zaman sonra, bir gün elime ‘Çıngırağın Ölümü’ geçti ve böylece Adnan Özer’le tanışmış oldum. O zaman okuduğum diğer şairler kadar tanınmıyordu tabii. Geçtiğimiz günlerde bir söyleşi için onu aradığımda, her zamanki mütevazılığıyla karışık bir espri yaptı; ‘beni çok fazla tanımıyorlar Ahmet, Avrupa’da daha çok tanınıyorum.’
Sonraları farklı dergilerde karşıma çıkan Adnan Özer’in şiiri benim için ayrı bir yerde durdu hep. Onun şiirlerinde, sadece şiirin estetiği değilde, gerçek bir insan sesi vardı sanki. İçten, kırılgan ve doğrudan insana dokunan samimi bir ses.
“ses ölünce
kimse kimseyi çağıramaz
ikimizin gizli sevdası
bir incinin yüreğinde
bulunamaz.”
(Çıngırağın Ölümü’nden…)
Adnan Özer’in şiir dili çok süslü değil ama imgeleri yoğun. Bu da onun şiirini etkileyici kılıyor. Anlamın dağılmadan, parçalanmadan ilerlediği ve karmaşıklığa yaslanmadan derinleştiği bir dili vardı. Duyguyu süslemeden ama eksiltmeden aktarıyor. Bu da onun şiirlerini benim için şimdilerde olduğu gibi, o zamanlar da daha erişilebilir kılarken, daha etkileyici bir hale getiriyordu. Çünkü kendimi, yaşadığım zamanı ve zihnimdeki soruları bulabiliyordum o yıllarda. Belki de bu yüzden, yıllar geçse de o dönemle birlikte Adnan Özer’in şiiri zihnimde aynı yerden seslenmeye devam ediyor. Samimi, sıcak ve insana temas eden bir yerden.
ŞİİR NEREDE BAŞLAR?
Çoğu zaman yanıtsız kaldığı için bir şaire, ‘şiirin nerede başladığına’ dair sorular sormak biraz cesaret ister. Çünkü şiir, çoğu şair için açıklanmaktan çok yaşanan bir halin içinden doğar. Buna rağmen yine de bu soruyu Adnan Abi’ye sormak istedim:
- Senin için bir şiir nasıl başlar abi? İlk kıvılcımı oluşturan şey nedir mesela? Bir imge, bir ses, bir ritim ya da zihninde beliren bir hikaye mi?
İlham ne zaman gelirse. İlham; eylemle, sözle, diğer tüm ifade biçimleriyle yapılması mümkün olmayan yansıtmanın şafağında gelendir.
Adnan Abi’nin bu yanıtıyla açıkça görüyoruz ki, onun şiire yaklaşımında belirleyici olan, ilhamın rastlantısal değil, varoluşsal bir eşikte ortaya çıkması. Ona göre şiir, diğer ifade biçimlerinin yetmediği yerde başlıyor. Bir bakıma, dilin sınırına gelindiğinde açılan yeni bir kapı gibi.
Aslında Adnan Özer’le yaptığım bu kısa söyleşide tam olarak ilhamın tanımından, bir şiirin bitiş anına, doğallığından, kültürel belleğin derin katmanlarına o ilk kıvılcımın izini sürmek istiyorum. Düşünsenize, 1990’ların ilk yıllarında okuduğum bir şairden bahsediyorum. Bir gün onunla tanışacağım, onunla bir söyleşi yapacağım ve onun hakkında bu satırları yazacağım aklıma bile gelmezdi o zamanlar. Bu yüzden her kelimemi dikkatle seçiyorum şimdi.
1957 Tekirdağ doğumlu Adnan Özer, çağdaş Türk şiirinin kendine has, biraz sessiz ama derin izler bırakan önemli isimlerinden biri. Şair, yazar, çevirmen ve yayıncı kimliğiyle, bence düşündüğünden daha çok tanınır. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Aynı zamanda İspanyolca şiir çevirileriyle, özellikle Latin Amerika şiirini Türkçeye kazandırdı. Pablo Neruda, Octavio Paz ve Federico García Lorca gibi şairlerin eserlerini çevirdi.
- Adnan Abi, geriye dönüp baktığında, yayımladığın kitaplar içinde senin için özel bir yeri olan bir kitap var mı?
Jose Saramago’nun ‘Bütün İsimler’ adlı romanı. İlk Saramago ben yayınladım. Sonrasında kendisiyle İstanbul’da buluştuk.
Büyük ihtimalle Adnan Abi de Saramago’yla buluştuğunda, benim kendisiyle buluştuğum andaki hislere kapılmıştır.
Adnan Özer’le ilk önce, pek çok şairin katıldığı, Kadıköy’de bir şiir dinletisinde karşılaşıyoruz. Onu tanıdıkça, o ‘büyük şair’ mesafesi kayboluyor ve yerine son derece mütevazi, sıcak, samimi ve ‘güzel’ bir ‘Abi’ geliyor. Bu yüzden onun şiirini sevmekle, onu insan olarak sevmek arasında pek fark kalmıyor. Keyifli bir sohbetin ardından, ‘seninle bir röportaj yapalım abi,’ diyorum, kabul ediyor.
Bir sonraki karşılaşmamız, 6:45 Yayın’ın bir şiir etkinliğinde oluyor. Beni görünce gülerek, ‘’Ahmet, sen benle röportaj yapmak istedin, bahtım açıldı, şimdi herkes benle röportaj yapmak istiyor,’’ diyor yine o kendine has esprili diliyle. Bu kez yanında Tuğrul Tanyol da var. Birlikte eskilerden konuşuyoruz. Adnan Özer’in, Tuğrul Tanyol ve Haydar Ergülen’le birlikte kurduğu Üç Çiçek Dergisi’nden. Yine aynı samimiyet, yine aynı içtenlik… Onunla konuşurken hep aynı şeyi hissediyorum. Sanki gençlik yıllarımdan gelen bir şairle değil de uzun zamandır tanıdığım bir abiyle sohbet ediyor gibi.
ŞİİR NE ZAMAN BİTER?
- Yazdığın bir şiirin tamamlandığını nasıl anlarsın? Şiirin ‘bittiği an’ senin için nasıl bir duygudur?
İlk sorunda ifade ettiğim o yansıtmada bir yapıt ortaya koyma hakkım olduğu gibi görevim de vardır. Yapıt oluştuğunda biter. Bitmeli, gerisi retoriktir. Duygu kısmına gelince, orası bana kalsın.
Buradan anlıyoruz ki, bir şiirin tamamlanma anı onun için tartışmaya açık bir süreç değil. Yapıt ortaya çıktığında şiir de bitmiş sayılıyor. Fazlası, kendi ifadesiyle, yalnızca bir tekrar ya da gereksiz bir süsleme. Bu zaten onun şiirindeki doğrudanlık ve yoğunluk duygusunu da yeterince açıklıyor.
‘’Kumsallar, düşler…
ellerimin inceliğine vurulduğum
ve aşkı omuzumda denediğim yazları
kendi varlıklarına kanıt sayacaklar...''
(Tuz Anıları’ndan)
“BENİM ŞİİRLERİM ŞİİR YEMEZ”
- Bir şiir üzerinde ne kadar süre çalışırsın? Adnan Özer’in ilk yazdığı haliyle kalan şiirleri mi çoktur, uzun süre işlediği mi?
Pek çalışmam. Lirik potansiyele sahibim ne de olsa. Türkü gibi, modernist türküm bittiğinde tamamdır. Ben literer bir şair de değilim ayrıca, yani Neruda’nın dediği gibi, benim şiirlerim şiir yemezler.
Şiir üzerinde uzun uzun çalışmanın dışında sezgiye yaslanan bir yazma pratiği… Adnan Özer’in ‘modernist türkü’ olarak tanımladığı şiiri, ilk haliyle çoğu zaman son haline de oldukça yakın. Bu da onun şiirinde doğallığını, iç ritmin neden bu kadar belirgin olduğunu ve beni boşuna etkilemediğini gösteriyor. Adnan Abi’nin, duyguları güçlü ve içten ifade edebilme yeteneği, zaten onun lirik potansiyelini de açığa çıkarıyor.
‘Şiir yemek’se, başka şiirlerden beslenen, fazla edebi ve kendine referanslı şiir demek. Adnan Özer ‘benim şiirlerim şiir yemez” derken, şiirinin kaynağının hayat olduğunu söylüyor bize. Yaşam, duygu, sokak, insan… Yani onun şiirleri başka şiirlerden değil, doğrudan yaşamın kendisinden besleniyor.
Onun şiirlerinde anlam bütünlüğünü koruyan, doğrudanlık ve duyguyu ileten bir ses var.
- Adnan Abi, şiirlerinde doğa, folklor ve kültürel belleğin izlerini güçlü biçimde hissediyoruz. Şiirinin beslendiği temel kaynakları nasıl tanımlıyorsun?
Teyzemin dokuma tezgahından başlayan bir eğitim bu. Sonra Kurtalan Ekspresi’yle defalarca memleketi boydan boya geçiş. Kendi olarak evrensel olmak yolunda okumalar. Göçmenlik, yoksulluk, ezilmişlik.
Şiirinin beslendiği kaynaklara bakıldığında kişisel tarihle kolektif hafızanın iç içe geçtiğini görüyoruz. Aileden başlayan öğrenme, uzun yolculuklar, göçmenlik ve yoksulluk deneyimleri… Tüm bunlar, Adnan Özer’in şiirinde sadece bir arka plan değil, doğrudan şiirin temel unsurları olarak karşımıza çıkıyor.
Özer, şiiri bir ‘oluş’ hali olarak konumlandırıyor. Kendi yaşam deneyimlerinden, yolculuklardan ve toplumsal hafızadan süzülen bu şiir anlayışı, onun dizelerinde neden hem yerel hem de evrensel bir ses yankılandığını da görünür kılıyor.
Eserleri
- Ateşli Kaval - 1981
- Çıngırağın Ölümü - 1982
- Rüzgâr Durdurma Takvimi - 1985
- Zaman Haritası - 1991
- Seçme Şiirler - 1994
- Veda Şiirleri - 1998
- Yol Şarkıları - 2016
- Kalbim bir ada olmaz mıydı sana? (Seçme Şiirler - 2024)
Adnan Özer, liseyi Batman’da bitirmiş. Kurtalan Ekspresi’yle yaptığı yolculuklar… Yani daha en baştan farklı coğrafyaların içinden geçerek gelmiş bir şair. Bu da ister istemez şiirine yansıyor. Dizelerinde Trakya’nın rüzgarlarıyla, Anadolu’nun sözlü kültürünü hissediyorsunuz. Bunları çağdaş şiirle aynı potada buluşturuyor, hepsini alıp bugünün şiiriyle yeniden kuruyor. Bu yüzden şiiri hem tanıdık geliyor, hem de yeni bir şey söylüyor. Bir yandan tanıdık ve sıcak, öte yandan yenilikçi ve arayışçı bir dil. Herkesin yapamadığı bir şey yani.
Ancak onun da etkilendiği isimler var. Tabii ki hiçbir şair tamamen kendi başına ortaya çıkmıyor. Bakalım Adnan Özer hangi şairlerden, hangi akımlardan etkilenmiş.
ETKİLENDİĞİ ŞAİRLER
- Şair aynı zamanda bir okurdur. Senin şiir serüveninde belirleyici olan, öne çıkan şairler kimlerdi?
Fuzuli, Pablo Neruda, Garcia Lorca, Cesar Vallejo. Bunlar as’lar. Çok var aslında.
Ama bu etkiler onu taklit eden birine dönüştürmemiş, tam tersine, kendi sesini bulmasına yardımcı olmuş.
- Halk kültüründen gelen imgeleri kullanırken özellikle dikkat ettiğin bir şey var mı?
Baudelaire de, Cemal Süreya da halk kültüründen gelen imgeleri kullandı. Önemli olan öykünmemek; dizge olarak kullanmamak onları.
Burada Charles Baudelaire’i ya da Cemal Süreya’yı örnek vermesi boşuna değil. İkisi de halktan, gündelik hayattan, hatta yer yer anonim kültürden besleniyor. İmgeleri kendi şiir dünyalarına sokup dönüştürüyorlar. Yani bir tür yeniden kurma süreci var.
Adnan Özer şiirlerinde, halk şiirindeki bir metaforu, bir benzetmeyi ya da bir söyleyiş biçimini olduğu gibi almak yerine, onu bugünün diliyle yeniden kurguluyor. Halk kültürü elbette bir kaynak, bir zemin. Ama Adnan Özer şiiri orada öylece kalmıyor. O malzemeyi alıp dönüştürüyor ve ona yeni bir anlam katıyor.
- Günümüzde şiir yazan gençlerin kendi kültürel kaynaklarına yeterince eğildiğini düşünüyor musun Adnan Abi?
Hayır. Yanlış bir ego inşası gayretiyle daha çok ‘İkinci Yeni’ şairlerini okuyup yazıyorlar.
‘Hayır’ çok net. Bugün şiir yazan bazı gençlerde, kendi kültürel kaynaklarına dönmek yerine, daha prestijli görülen bir kanala yaslanma eğilimi olduğunu görüyoruz. Özellikle İkinci Yeni etkisiyle yazmak, sanki başlı başına bir ayrıcalık ya da üstünlük göstergesiymiş gibi.
Buradaki mesele, Cemal Süreya, Turgut Uyar ya da Edip Cansever gibi şairleri okumak değil tabii. Mesele, onları anlamadan, kendi şiirsel süzgecinden geçirmeden, sadece yüzeydeki dili ve imge oyunlarını taklit etmek. Bazı yeni nesil şairleri bazen ben de hiç anlamıyorum. Şiirlerinde beni çeken bir şey bulamıyorum. Kendi seslerini bulmak yerine, zor anlaşılır imgeler kurarak ya da kapalı bir dil kullanarak derinlik kazandıklarını düşünüyorlar. İçi doldurulamamış şair gibi görünme çabası. Ego ile kurulan şiir, gösterişli ama kırılgan olur. Gerçek şiir daha sessiz, ama çok daha kalıcı bir yerden konuşur.
Genç şairlere Adnan Abi’den bir tavsiye istemedim ama ben onlara Adnan Özer okumalarını rahatlıkla tavsiye ederim. Adnan Özer, Türk şiirinin son kırk yılına özgün bir ses katan isimlerden biri. Aşağıda listelediğim ödüller belki bu konuda, onlara ışık tutar.
Adnan Özer’in Kazandığı Ödüller
- İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Şiir Yarışması: 1incilik
- ‘Zaman Haritası’ ile 1992 Cemal Süreya Şiir Ödülü
- 2016 Dağlarca Şiir Ödülü
- ‘Yol Şarkıları’ ile 2017 Attilâ İlhan Edebiyat Ödülleri - Şiir Ödülü
- Edebiyat Asası Ödülü
1980 SONRASI ŞİİR ANLAYIŞI
1980 sonrası, Türk şiirine toplumsal kırılmaların da derinden hissedildiği bir zemin sundu. 1980 Darbesi sonrasında değişen politik ve kültürel atmosfer, şairleri hem dil hem de içerik açısından yeni arayışlara yöneltti.
- Türk şiiri içinde özellikle 1980 sonrası kuşakta yer alıyorsun. O dönemden bugüne baktığında şiir anlayışında ne tür dönüşümler oldu abi?
Daha sade olmaya çalıştım.
Adnan Özer, 1980 sonrası kuşakta yer alan bir şair olarak, zaman içinde şiir anlayışında yaşanan dönüşümler de kaçınılmaz hale geliyor. İlk dönemlerde daha yoğun, imge merkezli bir dil öne çıkarken, günümüze yaklaşırken kendisinin de dediği gibi sadeleşmesi, anlatımının berraklaşması ve şiirin kendi iç sesine daha fazla yaklaşması gibi değişimler dikkat çekiyor.
‘’Kışın soğuk balıktan günlerini sayıyorum ağımda.
O yaza hiç dönülmeyecek!
O başlatılmamış, o varsayılan ortasında yaşanmış sevda
yakılmamış bir mum gibi aklımda.’’
(Gizledikçe Aşk’tan…)
Gençliğime dokunan, hafızama kazınan, sadece bir şair olarak değil, bir ses, bir yol arkadaşı gibi hayatımda yer eden bu ‘güzel’ abimle, yıllar sonra bir araya gelmek şahane. İzninizle, kendimi bu konuda şanslı hissediyorum.
Gerçek şu ki; şiir, açıklanmaz. İçten içe büyür ve bir eşikte kendini duyurur. Adnan Özer’le yaptığım bu kısa söyleşi, tam da o eşiğin kıyısında dolaşıyor işte. İlhamın belirsiz parıltısından, bir şiirin kendi kendini tamamladığı ana kadar uzanan bu kısa sözcüklerinde ve şiirinde bir kurgu değil, bir oluş hali beliriyor. Yaşantının, belleğin ve yolculukların içinden süzülen bir ses gibi…
Teşekkürler Adnan Abi’m. İyi ki varsın.





