İstanbul bazı semtlerini yaşar, bazı semtlerini ise hatırlar. Balat işte hatırlanan yerdir.
Çünkü Balat yalnız bir semt değildir; duvarları konuşan, taşları sır saklayan, merdivenleri geçmişe çıkan eski bir imparatorluk hafızasıdır. Haliç kıyısında, sabah sisleri suyun üstünde ağır ağır gezinirken, Balat sanki yüzyıllardır aynı duayı mırıldanır:
“Ben geçmedim… zaman benden geçti.”
Bu semti anlamak için sokaklarında yürümek yetmez; sesine kulak vermek gerekir.
Çünkü burada her kapı tokmağı bir hikâyeye, her cumbalı ev bir aşka, her taş döşeme bir sürgüne açılır.
Fener ile Balat Arasında Bir Medeniyet Nefesi
Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu kıvrımlı hikâyede Balat hep sınır boyu olmuştur:
Dinlerin sınırı.
Dillerin sınırı.
Yoksulluğun ve zarafetin sınırı.
Adının kökeni bile geçmişten yankı taşır. Çoğu tarihçi ismini Rumca “Palation”dan, yani saray çevresinden türetir. Çünkü yakınlarında imparatorluk yapıları vardı. Bazıları ise semtin adının Bizans sur kapılarından birinden doğduğunu söyler.
Ama asıl Balat, surlarda değil insanlarda kuruldu.
Özellikle 1492…
Tarihin kırıldığı yıl.
Alhambra Decree ile İspanya’dan kovulan Yahudiler, Spanish and Portuguese Jewish migration to the Ottoman Empire sonrasında Osmanlı’ya sığındığında, onların önemli duraklarından biri Balat oldu.
Yanlarında yalnız valiz değil;
ladino dili,
dua kitapları,
ekmek tarifleri,
melankoli
ve sürgün acısı getirdiler.
Balat o günden sonra yalnız bir mahalle değil, sığınak oldu.
Bir semt bazen insanı barındırmaz.
İnsanın kırılmış kalbini barındırır.
Balat öyleydi.
Sinagogların Gölgesi, Kiliselerin Çanı, Camilerin Ezanı
Dünyada az mahalle vardır ki birkaç sokak içinde bu kadar çok inanç yan yana yürümüş olsun.
Ahrida Synagogue…
Rivayete göre içindeki Tevrat kürsüsü gemi pruvası biçimindedir; Nuh’un Gemisi’ni ya da Osmanlı’ya gelen sürgünleri simgeler derler.
Bir mabetten çok hafıza sandığıdır.
Az ötede Fener Greek Patriarchate.
Biraz ileride Chora Church (Kariye).
Bir sokak ötede eski Osmanlı mahalle mescitleri.
Balat’ta dinler yan yana yaşamadı yalnız.
Birbirinin sesine alıştı.
Çan sesiyle ezan birbirine komşuydu.
Bu şehir bazen imparatorluklarla değil böyle sokaklarla büyük olur.
Yangınlar, Yoksulluklar, Göçler
Ama Balat yalnız romantik kartpostallardan ibaret değil.
Onun yüzünde yaralar da var.
- yüzyılda çıkan büyük yangınlar…
Ahşap dokuyu yutan alevler…
Istanbul fires of the 19th century Balat’ı defalarca küle çevirdi.
Sonra yeniden kuruldu.
Yanarak ayakta kalmayı öğrendi.
Bu yüzden Balat evleri biraz yorgun görünür.
Çünkü onların belleğinde yangın vardır.
Sonra yoksulluk yılları geldi.
Cumhuriyet’in erken dönemleri…
Göçler…
Nüfus değişimleri…
Istanbul Pogrom gibi acı kırılmalar.
O Eylül geceleri yalnız Beyoğlu’nu değil Balat’ı da susturdu.
Bazı kapılar bir daha açılmadı.
Bazı komşular sessizce gitti.
Bazı diller sustu.
Mahalle eksildi.
İstanbul biraz yetim kaldı.
Bir semt bazen terk edilince boşalmaz.
Anılarla dolar.
Balat öyle doldu.
Çocukların Top Oynadığı İmparatorluk
Balat’ın en tuhaf güzelliği budur.
Tarih burada müze vitrini değildir.
Çocuk top oynarken önünden geçer.
Çamaşır ipleri Bizans’a gölge düşürür.
Yaşlı kadın pencere kenarında çekirdek çitlerken beş yüz yıllık hikâye bakar sana.
Burada gündelik hayat tarihle kavga etmez.
Aynı sofraya oturur.
Merdivenli yokuşlar…
Boyaları dökülmüş renkli evler…
Kediler…
Eski bakkallar…
Ve sabah erkenden fırından çıkan susam kokusu…
Bunlar turistik dekor değil.
Mahallenin şiiri.
Bir Dikkat Çekici Olaylar Semti
Balat’ın hafızasında nice sıra dışı olay dolaşır.
Salgın yılları…
Veba dönemleri…
Haliç’in karardığı zamanlar…
Tersanelerden gelen işçi hikâyeleri…
Sürgün hahamlar…
Patriklerin gölgeleri…
Esnaf ayaklanmaları…
Yangınlardan kaçan mahalleliler…
Bütün bunlar İstanbul romanlarının içindedir.
Ama en dikkat çekici olan belki de şu:
Balat defalarca yok olmanın kıyısına geldi.
Ve her defasında mahalle kalmayı başardı.
Bu az şey değildir.
Çünkü şehirler binalarla büyür.
Mahalleler hatırayla yaşar.
Sonra Balat Moda Oldu
Bir gün fotoğraf makineleri geldi.
Kafeler açıldı.
Renkli cepheler yeniden boyandı.
UNESCO destekli koruma projeleriyle semtin dokusu yeniden konuşulur oldu.
Balat keşfedildi denildi.
Oysa Balat kayıp değildi.
Biz onu unutmuştuk.
Fakat modern zamanın bu ilgisi beraberinde başka soru da getirdi:
Koruma mı?
Dönüşüm mü?
Hatırayı yaşatmak mı?
Onu dekor yapmak mı?
Balat bugün biraz bu sorunun ortasında.
Bir ayağı geçmişte.
Bir ayağı Instagram filtresinde.
Ama derininde hâlâ eski Balat nefes alıyor.
Çünkü Balat Bir İnsan Gibi
Kırılmış.
Yoksullaşmış.
Göç vermiş.
Ama zarafetini kaybetmemiş.
Ben Balat’a hep yaşlı bir anlatıcı gibi bakarım.
Bir elinde tespih,
ötekinde paslı anahtarlar,
durmadan hikâye anlatan biri.
Ve sanki şöyle der:
“Ben İstanbul’un unutulan cümlesiyim.”
Belki de doğrudur.
Çünkü Sultanahmet ihtişamsa,
Beyoğlu gösteriyse,
Üsküdar sükûtsa,
Balat hafızadır.
Ve şehir hafızasını kaybederse yalnız beton kalır.
İstanbul’ı İstanbul yapan biraz da Balat’ın yokuşlarında saklı bu kırık güzelliktir.
Bir gün oraya gidin.
Bir sokağın başında durun.
Duvarlara bakın.
Sessizliği dinleyin.
Belki siz de duyarsınız:
Taşların fısıldadığı eski cümleyi—
“İmparatorluklar geçti…
Mahalle kaldı.”