Geçtiğimiz günlerde, “Edebiyat Günleri” adı altında, Kadıköy Moda Kitap’ın samimi ve ilham verici atmosferinde moderatörlüğünü üstlendiğim yeni bir etkinliği hayata geçirdik.
Edebiyatın, şiirin kalbine bir yolculuk gerçekleştirdiğimiz bu söyleşinin ilk konuklarıysa, bir ömrü şiire adamış ve Türkiye’nin tek şiir gazetesi Çıngıraklı Sokak’ı büyük bir özveriyle okurlarıyla buluşturmaya devam eden usta şair Mustafa Köz ve ilk kitabı ‘Düş Dişi’yle edebiyat dünyasına giriş yapan Handan Deniz Tinik oldu.
Şiirin farklı kuşaklar arasındaki yolculuğuna tanıklık ettiğimiz bu keyifli söyleşi, bizler için olduğu kadar, yoğun ilgi gösteren katılımcılar için de hem ilham verici hem de keyifli bir deneyim sundu.
Bu yazımda, şiiri çıkış noktası alarak, söyleşide de temas ettiğimiz bir konudan, yani ‘sanatın iyileştirici gücü’nden, bireyin iç dünyasındaki onarıcı etkisinden, acıyı, travmayı ve yalnızlığı nasıl dönüştürdüğünden ve tarih boyunca bu dönüştürücü gücün neden ve nasıl baskı altına alınmak istendiğinden, özellikle şiirin bu baskılara karşı nasıl direnç geliştirdiğinden bahsedeceğim.
O halde Sevgili Mustafa Köz’ün, ‘Yanılgı’ şiirinden bir dörtlükle başlayayım:
‘’Anlamamız için kimi mucizeleri,
şu çam ağacına ve onun diri gövdesine
cam kırıkları gibi saplanan
yıldızlara bakmalıymışız.’’
Köz’ün bu dizelerinde olduğu gibi; şiir bize sadece güzelliği göstermez, nasıl göreceğimizi öğretir. Bu da bizde psikolojik bir rahatlama sağlar. Çünkü dünya yeniden anlamlı ve yaşanmaya değer görünmeye başlar. İşte, sanatın iyileştirici gücü burada, insanın algısını dönüştürerek ona yeniden hissetme ve anlam kurma imkanı üzerinden devreye girer.
Sanatın Etkileri
Hepimizin bildiği gibi sanat, insanlık tarihinin en eski ifade biçimlerinden biridir. Dolayısıyla sanat, sadece estetik bir üretim alanı değil, aynı zamanda bir iyileşme aracıdır da. Sanatın iyileştirici gücü, bireyin duygusal, zihinsel ve hatta fiziksel sağlığı üzerinde sanatın olumlu etkilerini ifade eder. Yıllar önce İlhan İrem şarkılarının, psikolojik tedavi gören hastalar üzerinde olumlu etki bıraktığından bahseden bir haber okumuştum. Haberde, özellikle sanatın ve müziğin insan ruhu üzerindeki yatıştırıcı ve düzenleyici etkisine dikkat çekiliyor ve bazı terapistlerin müziği destekleyici bir araç olarak kullandığından da bahsediliyordu. Günümüzde hem psikoloji hem de tıp alanında yapılan çalışmalar da sanatın insan ruhuna dokunan ve onu dönüştüren güçlü bir araç olduğunu ortaya koyuyor.
Çevremde, -profesyonel olsun ya da olmasın- sanatın farklı dallarıyla ilgilenen pek çok sanatçı büyüğüm, dostum ve arkadaşım var. Onları gözlemledikçe fark ediyorum ki, sanatla uğraşmak, onlar için sadece bir üretim süreci değil, aynı zamanda derin bir rahatlama alanı gibi. Birçoğu, sanatın streslerini azalttığını ve zihinlerini toparladığını söylüyor. Çünkü sanatla uğraşmak, ruhsal bir rahatlama sağladığı gibi, stres hormonlarını azaltır, odaklanmayı arttırır ve en önemlisi kişinin anda kalma becerisini geliştirir. Günlük hayatın koşturmacasında zor yakalanan bu durum, sanatın herhangi bir alanıyla uğraşırken kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ben de bu durumu, kitap, şiir, köşe yazısı ve hatta bu satırları yazarken bile yaşıyorum mesela. Yani sanat, özellikle içinde bulunduğumuz modern yaşamın hızlı ve yoğun temposu içinde, bana göre bir tür sığınak görevi görüyor. İnsan, sanatla meşgul olduğu anlarda gündelik kaygılardan uzaklaşıyor ve zihinsel bir dinginlik yaşıyor. Ayrıca şunu da fark ediyorum ki, sanat aracılığıyla ifade edilen duygular, bireyin içsel yükünü de hafifletiyor. Bu nedenle sanatın, hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak görülmesine ve günlük yaşamda kendisine daha fazla yer bulması gerektiğine inanıyorum.
Sanat Terapisi
Bir de sanat terapisi var tabii. Bu da sanatın iyileştirici gücünün sistematik bir şekilde kullanıldığı bir alan. Uzmanlar eşliğinde gerçekleştirilen bu terapi yöntemiyle bireyler, sanat yoluyla kendilerini ifade ederek, psikolojik sorunlarıyla baş etmeyi öğreniyorlar. Özellikle çocuklar, travma yaşamış bireyler ve iletişim güçlüğü çeken kişiler için sanat terapisinin oldukça etkili bir yöntem olduğunu söyleyebilirim.
Buraya kadar bireysel olarak ele aldığım ‘sanatın iyileştirici gücü’nü sadece bireysel olarak sınırlandırmak da doğru olmaz aslında. Çünkü sanat çoğu zaman toplumsal düzeyde de etkisini göstermiştir. Tarih boyunca sanatın, özellikle zor zamanlardan geçen toplumlarda, birleştirici ve onarıcı bir rol üstlendiğine, ortak acıların, sanat yoluyla ifade edildiğinde insanlar arasında empati geliştirdiğine ve dayanışma duygusunu güçlendirdiğine, toplumsal iyileşme sürecine önemli katkılar sağladığına dair kaynaklara rastlamamız mümkün.
Sansür ve Yasaklar
Ancak, tüm bunlara rağmen ‘sanatın iyileştirici gücü’ her zaman desteklenmemiş, aksine pek çok dönemde gerek devletler gerek dini yapılar ya da çeşitli otoriteler tarafından kontrol altına alınmak istenmiş, hatta yasaklanmıştır. Çünkü sanat, sadece bireyin iç dünyasını açığa çıkarmakla, duyguları ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda onun sorgulama potansiyelinden de gelir. İşte bu nedenle otoriter yapılar için çoğu zaman bir tehdit olarak algılanır. Sanat, mevcut düzeni sorgular, eleştirir ve alternatif düşünme biçimlerini de sunar. Tarih boyunca pek çok yönetim, bireylerin bu özgür ifade alanını kısıtlayarak toplumsal kontrolü sağlamaya çalışmıştır.
Örneğin Orta Çağ’a baktığımızda, Avrupa’da dini otoriteler, sanatın içeriğini sıkı kurallarla belirlemiş, dönemin sanatçıları sadece belirlenen temalar çerçevesinde üretim yapabilmiştir. Benzer şekilde farklı coğrafyalarda da sanatın ifade alanını daraltan yasaklar, sanatın sınırlandırılmasına yol açmıştır. Totaliter rejimlerde sanat, çoğu zaman propaganda aracı haline getirilmiş, rejimi eleştiren sanatçılar sansüre uğramış, eserleri yasaklanmış ve çoğu sürgüne gönderilmiştir. Sanatın iyileştirici ve özgürleştirici doğasının bastırılmasına neden olan bu durum, sanatçıların içinde bulunduğu toplumla sağlıklı bir ilişki kurmasını da engellemiştir.
Neyzen Tevfik ve Diğerleri
‘Sürgün’ deyince aklıma pek çok sanatçı geldi ama, öne çıkan en çarpıcı örneklerinden biri Neyzen Tevfik. Osmanlı’nın son dönemleriyle, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşayan Neyzen Tevfik, bildiğiniz üzere dönemin siyasi ve toplumsal yapısını sert bir dille eleştiren hem usta bir neyzen hem de oldukça sivri dilli bir şair. Yazdığı hicivler ve açık sözlülüğü nedeniyle defalarca gözaltına alınan, sürgün edilen ve toplumun uyumsuz figürlerinden biri olarak görülen Neyzen Tevfik’in sanatındaki başkaldırı, aynı zamanda bireysel bir özgürlük arayışını ve içsel bir iyileşme çabasını da barındırıyor. Bana göre Neyzen’in müziği ve şiiri, baskıya rağmen sanatın nasıl direnebildiğinin güçlü bir örneğidir.
Bu örnekler çoğaltılabilir tabii. Yine yakın tarihten örnekler vermem gerekirse, Türkiye’de şiirleri uzun yıllar yasaklanan, düşünceleri nedeniyle eserleri toplatılan, hapse atılan ve vatandaşlıktan çıkarılan Nazım Hikmet’ten, eserleri, Francisco Franco rejimi döneminde yasaklanan ve İspanya İç Savaşı sırasında öldürülen Federico García Lorca’dan ya da ünlü şiiri Howl, Amerika Birleşik Devletleri’nde müstehcenlik gerekçesiyle yasaklanan ve dava konusu olan Allen Ginsberg’den, yine politik görüşleri nedeniyle Şili’de dönem dönem baskı gören, kitapları yasaklanan ve sürgüne gönderilen Pablo Neruda’dan veya görüşleri nedeniyle gözaltına alınan, şiirleri ve yazıları sansüre uğrayan Attila İlhan’dan bahsedebilirim. Şiirlerinde kullandığı sert, argo ve politik dil nedeniyle sık sık yargılanan Can Yücel’den de, 1970’lerde politik atmosfer nedeniyle baskı gören İsmet Özel’den, İkinci Yeni’nin aykırı sesi olarak şiirleri anlaşılmaz ve tehlikeli bulunan Ece Ayhan’dan ve diğerlerinden de…
Günümüzde Sansür
Günümüzdeyse sanatsal yasaklar daha karmaşık ve çoğu zaman dolaylı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Pek çok ülkede açık sansür yerine, konser ya da sergi iptalleri, festival yasakları veya sanatçılar üzerinde kurulan idari ve hukuki baskılar yoluyla sanat sınırlandırılıyor. Özellikle politik içerikli eserler, toplumsal cinsiyet meselelerini ele alan çalışmalar ya da dinî hassasiyetlere dokunan eserler, çeşitli gerekçelerle hedef alınabiliyor. İçinde bulunduğumuz dijital çağda sansür sadece fiziksel mekanlarla sınırlı kalmıyor, sosyal medya platformlarında içerik kaldırma, hesap kapatma ya da görünürlüğü azaltma gibi yöntemlerle de sürdürülüyor. Tüm bunlar, sanatın günümüzde de baskı altında olduğunu gözler önüne seriyor.
Gerçek şu ki; sanatın yasaklanması ya da sınırlandırılması, sadece sanatçıyı değil, toplumun tamamını etkiler. Çünkü duyguların bastırıldığı, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bir ortamda bireyler, içsel çatışmalarını sağlıklı bir şekilde dışa vuramaz. Bu da toplumsal düzeyde gerilimlere, kutuplaşmaya ve ruhsal sorunların artmasına yol açar. Oysa sanat, tam tersine, bu gerilimleri yumuşatan ve insanlar arasında empati kuran bir köprü görevi görür.
Neyse, bu huzursuz konuya Handan Deniz Tinik’in bir şiiriyle ara vermek isterdim ama, ben de telife filan takılırım diye kendime sansür uyguluyorum.
Hal böyleyken ilginç olansa, sanat üzerindeki baskının çoğu zaman sanatı tamamen ortadan kaldıramaması. Neyzen Tevfik’in taşlamalarında, Neruda’nın şiirlerinde, Ginsberg’in söylemlerinde ya da yasaklı bir eserin gizli gizli dolaşıma girmesinde gördüğümüz gibi, sanat baskı altında daha sembolik, daha derin ve çoğu zaman daha güçlü bir hal alıyor. Bu durum bize, sanatın insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve kolayca bastırılamayacağını gösteriyor.
Gördüğümüz üzere, sanat ve dolayısıyla sanatın iyileştirici gücüyle, otoritelerin onu kontrol etme çabası arasında yüzyıllara dayanan tarihsel bir gerilim var. Bu yazıda bahsettiğim ve bahsedemediğim pek çok sanatçı, bu gerilimin içinde hem bedel ödemiş hem de sanatın özgürleştirici potansiyelini cesaretle savunmaya, ortaya koymaya devam etmiştir. Günümüzde bu gerilim incelikli yöntemlerle devam etse de sanatın direnci de sürmeye devam ediyor. Sanat, bireyi özgürleştirirken, otoriteler çoğu zaman bu özgürlüğü sınırlamak ister. Ancak unutmamalıyız ki, sanatın doğası gereği dönüştürücü ve dirençli yapısı, onu her türlü baskıya rağmen var olmaya devam eden bir güç haline getirir.
Sanatın korunması ve özgür bırakılması, sadece bir tercih değil, aynı zamanda sağlıklı bireyler ve dengeli toplumlar için en temel gerekliliktir diyor ve yazıma Mustafa Köz’ün ‘Söyle Sonsuzluğun Unuttuğunu’ adlı son kitabını benim için imzalarken düştüğü notla son veriyorum: ‘Şiir o haylaz çekirge, sıçrayıp duruyor ruhlarımızda…’’