Televizyon, hayatımıza girdiğinden bu yana kitle kültürünü ve toplumu şekillendiren, kamuoyu oluşturma konusunda son derece etkili, doğruyla yanlışı tanımlama ve toplumsal standartları yeniden belirleme işlevi gibi önemli görevleri üstlenen vazgeçemediğimiz bir aygıt oldu.
Pek çoğumuz hayatını televizyona göre şekillendirmeye devam ediyor. Eskiden sadece evlerimizin salonlarında baş köşeye konulan bu aygıt, zamanla yemek odalarımıza, mutfaklarımıza, hatta yatak odalarımıza girmeye başladı. Evin önemli bir bireyi konumuna yükselen televizyon, yemeklerimizin, arkadaş sohbetlerimizin, yalnızlığımızın ortağı oldu. Olmaya da devam ediyor.
Aile içi iletişimimiz, boş zamanlarımızı değerlendirme biçimlerimiz ve hatta evlerimizin fiziksel düzeni bile televizyon etrafında yeniden şekilleniyor. Pek çoğumuz işten çıktıktan sonra kendimizi televizyon karşısında kanepeye atmayı, günün yorgunluğunu bu renkli dünya karşısında çıkarmayı hedefliyoruz. Sevdiğimiz programları, maçları, dizileri kaçırmamaya özen gösteriyoruz.
Televizyonun hayatımızdaki yeri büyük. Görsel ve işitsel unsurları bir araya getirmesi sayesinde, toplumsal olayların, siyasal gelişmelerin, eğlencelerin, filmlerin, dizilerin ve kültürel değerlerin televizyon aracılığıyla kitlelere bu kadar kolay bir biçimde ulaşması, çoğu zaman olayları doğrudan deneyimlemek yerine ekrandan izleyerek anlamlandırmamıza da olanak tanıyor. Birçok bilgiye bu sayede kolaylıkla ulaşıyoruz, eğleniyoruz, hüzünleniyoruz vs. Dolayısıyla dünyayı algılama biçimlerimiz değişime uğrayarak büyük ölçüde bu aygıt üzerinden şekilleniyor.
Sadece bu yönüyle değil, aynı zamanda popüler kültürün üretildiği ve dolaşıma sokulduğu temel mecralardan biri de yine televizyon. Diziler, yarışma programları, reklamlar, haber bültenleri vs. aracılığıyla yaşam tarzlarımız, tüketim alışkanlıklarımız ve toplumsal rollerimiz normalleştiriliyor ve kimlik inşa süreçlerimiz de yine bu içeriklerden direkt ya da dolaylı olarak etkileniyor. Buradan hareketle televizyonu, sadece kültürü yansıtan değil, kültürü aktif biçimde üreten ve yeniden şekillendiren bir güç olarak da değerlendirebiliriz.
Diziler
Bugün sizlere televizyon dizilerinden bahsedeceğim. Ama öncelikle şunu belirteyim; ben sadık bir dizi izleyicisi değilim. Buna rağmen bu yazımda haftanın birkaç günü kız arkadaşımla yaşadığım bu deneyimle, izlediğim dizilerin toplumsal hayat üzerindeki etkilerini merkeze alarak ilerleyeceğim. Çünkü, akşam haberlerinden sonra başlayıp gece yarısına kadar süren dizilerin hayatımızdaki etkileri sandığımızdan daha büyük.
Yerli diziler, yalnızca birer eğlence aracı olmanın ötesinde, toplumsal düşünce yapımızı, değerlerimizi ve günlük yaşamımızı etkileyen güçlü birer unsur olarak, aile yapısından toplumsal rollerimize, dil kullanımından tüketim alışkanlıklarımıza kadar pek çok alanda belirleyici bir rol üstleniyor.
Pek çoğumuz için artık hayatımızın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline gelen yerli dizilerde, aile, namus, fedakarlık, aşk, sadakat gibi kavramlara sıkça rastlıyoruz. Çünkü bu kavramlar, izleyicinin, yani bizlerin kendi yaşamıyla özdeşlik kurmasına çok kolay imkan tanıyor. Bu yüzden birçok yerli dizide benzer hikayelerle karşılaşıyoruz. Bitmeyen entrikalar, birbiri ardına kazılan kuyular, aşırı zengin hayatlar, bir türlü çözülemeyen sorunlar vs.
Lüks evler, kusursuz görünüm, dramatik ama “havalı” hayatlar… O başka.
Normalleşen Gerilim ve Duygusal Yorgunluk
İzlediğimiz dizilerin büyük bir kısmı sürekli bir kriz üzerine kurulu. Bağırmalar, tehditler, travmalar, bitmeyen çatışmalar… Bu kadar yoğun duygu bombardımanına maruz kaldığımızda, doğal olarak duygusal bir yorgunluk yaşıyoruz. Sürekli stresli ilişkileri izlemek, kendimizi bitmeyen bir çatışmanın içinde bulmak, şiddeti hayatın sıradan bir parçası gibi görmek, gerçek hayattaki sorunları da daha ağır algılamamıza neden oluyor. Çünkü zavallı zihnimiz, gerginliği ‘normal’ kabul etmeye başlıyor. Şiddet, kıskançlık ya da kontrolcü davranışlar ‘aşk’ gibi sunulduğunda, biz de ister istemez ‘demek ki böyle olması normal’ diye düşünmeye başlıyoruz. Sürekli kontrol edilen, kısıtlanan ya da psikolojik baskı gören karakterler ‘çok seviliyor’ gibi gösteriliyor, aşk genellikle acıyla birlikte sunuluyor. Bu da gerçek hayatta karşılaştığımız toksik ilişkileri fark etmemizi zorlaştırıyor. Dolayısıyla bir süre sonra sakin ilişkileri sıkıcı, huzurlu hayatları da fazla sıradan görmeye başlıyoruz. Bu durum, işte o zavallı zihnimizde zamanla normalleşiyor. Kavgasız, gürültüsüz, entrikasız diziler ilgimizi çekmiyor, prim yapmıyor. Kıskançlığı tutku, bağırmayı güç, manipülasyonu zeka sanan karakterlere hayranlıkla bakıyoruz. Sonra da gerçek hayatta sağlıklı ilişkiler istiyoruz. Oysa gerçek hayat tam olarak böyle bir şey değil ve zaten olmamalı da. Sorun da bence burada başlıyor. Gerçek hayatta kabul etmeyeceğimiz davranışları, ekranda şuursuzca romantize ediyoruz.
Karakterlere baktığımızda çoğu zaman gerçek hayattan kopuk profillerle karşılaşıyoruz. Herkes ya çok zengin ya da inanılmaz trajik bir hayatın içinde. Orta halli, sıradan insanların hikayelerine pek rastlamıyoruz. Bu da özellikle gençlerde yanlış beklentiler oluşturabiliyor. Dizilerde karşılaştığımız lüks yaşamları, kolay kazanılan paraları ve abartılı ilişkileri, gerçek hayatla kıyaslandığımızda hayal kırıklığı yaratması kaçınılmaz. İronik ama yine televizyonda, dizideki karaktere özenip ünlü olmak için evlerinden kaçan genç kızların, kendisine mafyatik bir karakteri rol model seçen ve sonuçlarını acı biçimde deneyimleyen genç erkeklerin haberlerine tanıklık etmişizdir.
Rol Modeller
Rol model demişken, önemli bir mesele tabii. Yerli dizilerin bir diğer etkisi de rol modeller üzerinden görülür çünkü. Dizilerdeki karakterler, izleyiciler için genellikle örnek alınan figürler haline gelir. Dizilerde ‘güçlü’ gösterilen karakterlerin çoğu zaman bağıran, tehdit eden, vuran-kıran, korkulan ya da karşısındakini ezerek var olan kişiler olduğunu görüyoruz. Bu tarz davranışların alkışlanması, bu karakterlerin kahraman gibi sunulması, günlük hayatta da benzer tutumların meşrulaştırılmasına yol açtığına tanıklık ediyoruz. Özellikle kadın ve erkek rollerinin klişelerle sunulması, toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretmekten başka bir işe yaradığını düşünemeyiz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Hal böyleyken, dizilerin sadece vakit geçirmek için izlenmediği, farkında olmadan bizi şekillendirdiği sonucuna varabiliriz.
Yerli diziler hayatımızda bu kadar yer edinmişken, gerçekten etkilenmemek çok zor gibi görünüyor. Özellikle gençlerin, dizilerdeki karakterlerin konuşma tarzlarını, giyimlerini ve davranışlarını bilinçli olarak taklit etmeye çalıştığını, bazı repliklerin ve deyimler kısa sürede toplumun geneline yayıldığını varsayarsak.
Belki de bazı sahneleri izlerken rahatsız oluyoruz ama ‘herkes izliyor’ diye sorgulamıyoruz bile. Ya da bir karaktere fazlasıyla bağlanıp, onun davranışlarını normal görmeye başlıyoruz. Buna karşılık, gerçek hayattaki sıradanlığı, dizilerdeki bu abartılı hayatların yanında değersiz gibi algılayabiliyoruz da. Bunu psikolojik olarak değerlendirdiğimizde uzun vadede tatminsizlik ve başarısızlık hissini besleyen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkacağını görmezden geliyoruz. Dolayısıyla yerli diziler masum bir eğlence gibi görünse de, etkileri oldukça derin. Bu yüzden izlerken biraz durup düşünmemiz gerekiyor. Her izlediğimizi sorgulamadan kabul etmek yerine, anlatılan hikayelerin bize neyi göstermeye çalıştığını fark etmemiz önemli.
Dostlarımın Fikirleri
Ben bu konuda yazarken öncelikle yakın çevremin de fikrini almak istedim. Bir izleyici olarak Sevgili Yasemin’e neden dizi izlediğini sorduğumda aldığım cevap, ‘saçma bulsam da kafamı dağıtmama yardımcı oluyor, deşarj oluyorum. Günün stresini geride bırakıp başka bir dünyaya adım atıyorum, bir çeşit rahatlama işte,’ oldu. Onun bu cevabıyla, modern toplumlarda sık görülen psikolojik kaçış ihtiyacını yansıttığı görebiliriz. Yani içeriğin niteliğine dair eleştirel bir bilince sahip olsak da günlük hayatın stresi, belirsizlikler, baskılar ve duygusal yükler karşısında kolay erişilebilir mecralara yöneliyoruz ve diziler burada bizim için bir telafi alanı işlevi görüyor. Yani bu açıdan baktığımızda gayet tabii kişisel ruh halimizi dengeleme mekanizması gibi okunabilir.
İşi gereği dizi setlerinde çokça vakit geçiren ve izlediğimiz dizilerde gerçekliğin direkt yansımasını sağlayan Sanat Yönetmeni dostum Sevgili Yelkan İşkorkutan, sektörün içinden biri olarak, aynı hikayelerin farklı pencerelerden izleyiciye sunulmasının, ideal tüketici profiline hizmet ettiğinden bahsetti. Onun bu söylemi ticari açıdan elbette çok kritik. Bu da ne yazık ki dizinin sanatsal niteliğinin ya da özgünlüğünün değil, gördüğü işin önemli olduğunu gözler önüne seriyor.
Bir de oyunun içinde olan, oyuncu ve tiyatrocu arkadaşım Sevgili Serhat Üstündağ’ı aradım. O da başka kulvardan girdi. Yapımcıların pek çoğunun sektörden olmadığından, tıpkı bir müteahhit gibi davrandıklarından, para kazandıracak senaryolara yatırım yaptıklarından ve dizilerin uzunluğunun yapımcı maliyetlerini düşürdüğünden söz etti. Hangi konular tuttuysa, o konu üzerinden yürüdüklerini anlattı ve denetim mekanizmasına dikkat çekti.
Serhat Üstündağ’ın işaret ettiği nokta, bize meselenin bireysel tercihlerden çok yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Yani senaryo, estetik ya da anlatı derinliğinden çok yatırımın geri dönüşünü garanti altına aldığı ölçüde değer kazanıyor. Bu nedenle, hangi konu izleyici tarafından benimsendiyse, o konu çoğaltılıyor. Farklı gibi görünen hikayeler, benzer çatışmalar, tanıdık karakterler etrafında yeniden üretiliyor.
Dizilerin sürelerinin olağanüstü biçimde uzatılması da bu ticari zihniyetin bir uzantısı. Bizi saatlerce ekrana kilitleyen o uzun bölümler, yapımcı açısından birim maliyeti düşüren, reklam ve satış gelirini artıran bir avantaja dönüşüyor. Bu da sektörün sanatsal sorumlulukla değil, kar odaklı reflekslerle şekillenmesine neden oluyor.
Hepsi mi aynı?
Hayır. Tabii ki her diziye kötü demek haksızlık olur. Bazı diziler kadına şiddet, adalet, sınıf ayrımı gibi konuları ele alarak toplumsal sorunlara cesurca değiniyor, izleyiciyi düşündürüyor ve farkındalık yaratıyor. Ancak ne yazık ki bunlar azınlıkta. Kanalların reyting kaygısı, çoğu yapımı yukarıda bahsettiğim aynı formüllere itiyor.
Buna karşılık şuna inanıyorum ki; eğlendirirken düşündüren, televizyon karşısında geçirdiğimiz zamana değen, toplumsal değerleri körü körüne tekrar etmek yerine sorgulayan diziler hem sanatın hem de toplumun gelişimine katkı sağlayacaktır.