Suat Güzey’le sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Röportajımızın bugünkü bölümünde, ekranlarla sınırlı kalmayan bu çok yönlü sanat adamını daha yakından tanıyacağız.

Talip Salacak karakterinden, dizi setlerinden, Ankara’dan, televizyon sektörünün son yıllarda yaşadığı değişimle ilgili düşüncelerinden, yazar ve müzisyen yönünden ve motosiklet tutkusundan bahsedeceğiz.

Kaldığımız yerden, biraz da işin mutfağından, setlerden bahsedelim. Uzun set saatleri bir oyuncunun motivasyonunu nasıl etkiliyor?

Uzun set saatleri bambaşka bir konu. Evet, tamamen işin mutfağından bahsediyoruz. Bizler gerek teknik açıdan gerekse oyuncu açısından sık sık çekim tekrarları yapıyoruz. Çünkü hep birlikte, yönetmeninden yapımcısına, oyuncusundan kostümcüsüne, ışıkçısından kuaförüne kadar tek istediğimiz şey güzel bir iş ortaya çıkarmak. Ve inan bana bunda setteki herkesin, set işçisinin, asistanın, sanat yönetmeninin yani herkesin payı var.

Sen bir şey izlediğinde ‘ya ne güzel iş olmuş’ diyorsan, mesela beni izliyorsan ve ‘vay be şahane olmuş, adam çok iyi oynamış’ diyorsan, işte orada her şey göründüğü kadar basit değil. İnan bana, evet belki çok iyi oynamış olabilirim, ama senin izlediğin şey benim çektiğim tek şey değil. Belki bunu bilmeyen birçok okuyucumuzun vardır, senin üzerinden şöyle açıklayayım Ahmet; senin evinde üç dakikada izlediğin bir sahneyi, biz neredeyse üç saatte çekiyoruz. Onun içinde bir sahnenin birçok tekrarı var. Bazen biz kendi oyunumuzu yeterli bulunuyoruz, tekrar çekelim diyoruz. Bazen ışıkta bir yanlışlık oluyor, aynı sahneyi tekrar çekiyoruz. Bazen görüntü yönetmeni ‘şu açı daha iyi, aslında buradan daha iyi olur,’ diyor, yeniden çekiyoruz. Yani o kadar ilmek ilmek bir iş yapıyoruz ki, senin aracılığınla aktarayım bunu burada, senin bir solukta izlediğin sahneyi biz birçok farklı açıdan, bir çok kere tekrar ederek çekiyoruz. Ve sonunda yönetmenimiz oturup, bu sahnelerin içinden en ideal versiyonu bulup çıkarıyor. Işığın en iyi olduğu, en iyi sesin çıktığı, en iyi baktığımız, bir cümleyi en iyi şekilde söylediğimiz en ideal versiyonlarını seçip ekliyor. Yani senin gördüğün, bizim elimizdeki malzemenin belki de onda biri. Çöpe atılan onda dokuzu var. Bunu şikayet anlamında söylemiyorum. Bu işin doğası, olması gereken şey bu. Gerçekten de izleyici olarak gördüğümüz o kusursuz anın arkasında, görünmeyen bir emek, sabır ve tekrar disiplini var. Belki de bizi etkileyen şey yalnızca oyunculuk değil, o emeğin, o titizliğin ve kolektif çalışmanın enerjisi.

Whatsapp Image 2026 02 19 At 14.52.16

Ekranda üç dakikaya sığan bir sahnenin arkasında saatlerce süren arayıştan bahsediyorsun abi. Belki de izleyici, bu emeğin büyüklüğünü bilse izlediği sahneye bakışı değişir. İşin büyüsü biraz da burada saklı sanki.

Haklısın. Mesela sen televizyonda beni izlediğinde, cümlenin başında kapıdan girerken, cümlenin devamında paltomu çıkarırken, cümlenin sonunda otururken görüyorsun. Ama bu üç parça için bil ki bütün açılar, bütün kamera, ışık, bütün ekipman yer değiştirip, ayrı ayrı tekrar tekrar çekiliyor. Senin onu bir solukta izliyor olman, onun çekilirken bir solukta çekildiği anlamına gelmiyor. Şimdi az önce dediğin şeye geleceğim. Zaman zaman arkadaşlarımız sete geliyorlar ya da sohbet oluyor ben sektörden olmayanlara anlatıyorum bunu. Duydukları zaman hayretlere düşüyorlar. ‘Biz bunun böyle olduğunu bilmiyorduk, gidiyorsunuz ve konuşurken o cümleyi çekiyorsunuz ya da o sahneyi tek seferde çekiyorsunuz zannediyorduk, şimdi bundan sonra izlediğimiz dizileri bambaşka bir gözle izleyeceğiz’ diyen birçok arkadaşım var.

"NE KADAR İYİ OYUNCU OLURSAN OL İNSANSIN"

Peki, aynı sahneyi defalarca tekrarlamak belki duyguyu derinleştirir ama fiziksel yorgunluk etkiyi azaltabilir diyebilir miyiz?

Burada da şu giriyor devreye, biz tabii ki taklit yapıyoruz, biz oyuncular, ‘mış gibi yapıyoruz bir yerde. Oyuncunun ideali bu değildir. Yani biz biriymiş gibi yapıp, kendimize ait olmayan, beyaz bir sayfada yazılan cümleleri canlandırıyoruz. Bu yüzden taklit diyorum çok basit anlatımıyla. Ama sadece o cümleyi söylemekten ibaret değil oyunculuk. O cümlede her ne varsa, nefret mi var, korku mu var, sevgi mi, endişe mi ya da büyük bir coşku mu var, bunu da giyerek bu cümleyi söylüyoruz. Bu da bir efor demek işte. Gereğinden fazla uzayan set saatleri, tabii ki oyuncu üzerinde negatif bir etki yaratır. Mesela uykun gelir, yorulursun, acıkabilirsin, eğer varsa tansiyonun düşebilir ya da çıkabilir. Miden rahatsızdır, hemen yemek yemen gerekiyordur ama henüz sahne bitmemiştir o anda yiyemeyebilirsin. Belki çok önemli bir sahne olduğu için ya da çok detaylı bir sahne olduğu için birçok tekrar alınması gerekiyordur veya çok hassas bir sahnedir, yönetmen onu birçok kez farklı açılardan çekmek istemiştir. Yani uzar uzar uzar… ve bu sefer serin canlandırmandaki, o taklidindeki gerçekçilikten fire vermeye başlarsın. Ne kadar iyi oyuncu olursan ol, insansın sonuçta. Aynı öfkeyi aynı kızgınlıkla üçüncü kere söylediğindeki hissinle, enerjinle, yedinci söyleyişindeki, onikinci söyleyişindeki enerjin farklı olacaktır. Bu nedenle çok fazla uzayan, çok fazla mesai yaptığın setler mutlaka bir yerde fire anlamına gelir.

İnci Taneleri’nin Talip’i Suat Güzey ŞOK'a konuştu: 'Küfür mesajları bile mutlu ediyor'
İnci Taneleri’nin Talip’i Suat Güzey ŞOK'a konuştu: 'Küfür mesajları bile mutlu ediyor'
İçeriği Görüntüle

Setten çıkmayalım Suat Abi. İnci Taneleri’ne, Talip Salacak’ın antipatikliğinin izleyici üzerindeki etkisine geri dönelim şimdi. Hakaret içerikli mesajlar aldığını söyledin. Burayı biraz açmak istiyorum. Eskiden dizilerde ya da filmlerde kötü karakterleri canlandıran oyuncuların gerçek hayatta da tepkilerle karşılaştığını filan duymuştum da günümüzde bir dizi karakterini böylesine içselleştirip öfke duyan, küfreden profiller kaldı mı?

Tabii ki, ben Talip Salacak’la bunu yaşadım mesela. Bak ben sana bununla ilgili bir anımı anlatayım şimdi. İnci Taneleri’nin 17. bölümünün sonunda, Piraye ve Azem’in kavuşmasına ramak kalmış. Azem demiş ki Piraye’ye, ‘sana geliyorum.’ Piraye de artık içindeki Azem aşkıyla yüzleşmiş, kabullenmiş durumda… Azem, alt metin olarak, ‘Piraye, ben sana gelmek istiyorum, ama bazı engellerim var. Ben bunları sana açıklayacağım,’ demiş.

Tabii seyirci biliyor ki orada bir kavuşma var. Aşıklar kavuşacak, Azem sonunda itiraf edecek, hikayesini anlatacak, Piraye onu anlayışla karşılayacak ve bir aşk başlayacak. Randevulaşmışlar. Azem geliyor, son derece romantik bir ortam, son derece romantik bir an ve neredeyse sarılacaklar, belki öpüşecekler. Tüm bunlara ramak kalmış durumda… Azem Piraye’ye ‘eğer bir yola gireceksek bilmen gereken bazı şeyler var, onları da anlatayım, hani öyle devam edelim;’ filan diyor. Piraye de ‘tamam’ diyor. Tam bu romantik, heyecan dolu anda bil bakalım kapıdan içeriye kim giriyor?

"ÖYLE ŞEYLER YAZILMIŞ Kİ... KIZAMIYORUM DA"

Tabii ki Talip Salacak. Bi’ salamamış aşıkları.

(Gülüyoruz.) Evet, Talip Salacak. Yanında da yardakçıları Cenk ve Tayfun da var bu arada. Aslında kapıdan girmese, Azem zaten biraz sonra kendi üslubuyla, kendi cümleleriyle durumunu Piraye’ye anlatmak üzere. Ama Talip devreye giriyor ve ‘kardeşim sen bu adama güvendin ama bu adam bir sahtekar, bu adam hapisteydi. Biliyor musun suçu neydi? diyor. Piraye soran gözlerle bakıyor. Talip, Azem’in suçunu açıklıyor ve aralarındaki büyük aşkı baltalıyor. 17. bölüm bizim sezon finalimizdi ve ben evime geldiğimde sosyal medya mesaj kutularımda çok iç açıcı, çok terbiyeli birtakım mesajlar buldum Ahmetciğim… (Yine gülüyoruz.) Öyle şeyler yazılmış ki, şimdi burada telaffuz edemem. Kızmıyorum da. Tabii bunlar, az önce söylediğim gibi, benim o karakteri olması gibi canlandırdığımın bir göstergesi. Bir karakter iyi ya da kötü tepki almayı başarıyorsa, demek ki doğru iş çıkıyor ortaya.

Whatsapp Image 2026 02 19 At 14.52.06

Ankara’lısın. Ben hep şunu savundum ve deneyimledim abi, bana göre Ankara’dan çıkan sanatçılar daha tutkulu oluyorlar. Bu hangi alanda olursa olsun. Ankara’nın kültürel ve sosyolojik yapısının sanatçılar üzerinde daha disiplinli ve tutkulu bir etki yarattığını düşünüyor musun?

Yahu bu Ankara konusu benim de çok duyduğum bir konu ama ben bunu savunmayacağım. Yani yanlış olduğu için, buna katılmadığım için değil, benim böyle bir bakış açım olmadığı için. Evet, Ankara’dan çok meslektaşım, kamera önü ya da kamera arkası, sektörden çok arkadaşım geldi. Tanıdığım tanımadığım çok insan geldi. Yani bunu ben de duydum ama senin gibi deneyimlemedim. Haklı olabilirsin, ama benim bunu sana destekleyip, ‘Ankara’lılar şöyle tutkuludur, böyle doğrudur, bu gerçek’ diyebileceğim bir istatistiki gerçek bir bilgi yok elimde. Ama bu duyduğum bir şey. Hakikaten farklı farklı arkadaşlarla tanışıyoruz, bakıyorum Ankara’dan. Sektörde Ankara’lı çok insan tanıyorum.

Bu arada benim köklerim Ege’den gelir. Annem İzmir’in ilçesinden, babam Aydın’ın Ortaklar köyünden. Ben kendime Ege’liyim diyorum, Ankara’lıyım demiyorum. Buna da bir parantez olarak açmış olayım.

Sektör dedin de… Suat Güzey yıllardır bu sektörün içinde. Türkiye’de televizyon sektörünün son yıllarda yaşadığı değişimi nasıl değerlendiriyorsun?

Çok güzel bir soru. Türkiye’de televizyonculuğun geldiği son nokta konusunda ben çok mutsuzum. Teknoloji hızla ilerliyor ama bunun karşılığında biz bazı değerleri kaybediyoruz. Sadece televizyonculuk olarak değil, biz bir şeylerimizi kaybediyoruz Ahmet. Biz manevi değerlerimizi kaybediyoruz, erdemlerimizi kaybediyoruz. Ne yazık ki toplum olarak inanılmaz bir değişimin, hatta inanılmaz bir çürümenin, bir iç boşalmasının yaşandığı bir süreçteyiz. Böyle bir süreç yaşıyoruz ve bu beni çok endişelendiriyor. Bunu biraz geniş anlatacağım, dediğim gibi erdemlerimizi kaybediyoruz. Çünkü güler yüzümüzü kaybettik her şeyden önce. Birey olarak kendi içimizde mutsuz olmaya başladığımız zamandan itibaren kaygıyla yaşamaya başladık. Birbirimize karşı olan inceliklerimizi kaybettik. Hoşgörümüzü kaybettik. Selamlaşmayı, güler yüzlü olmayı, anlayışlı olabilmeyi kaybettik. Sokakta herhangi bir sorun yaşadığımız zaman bu konuda yıkıcı değil de yapıcı olabilmeyi kaybediyoruz her geçen gün. Hem de çok hızlı bir şekilde kaybediyoruz.

"YENİ NESİL İÇİN ENDİŞELİYİM"

Bu değerler zayıfladığında teknoloji ilerlese de insanlık geriler haliyle.

Yeni nesil için de ben çok endişeliyim bu anlamda. Şimdi medya bizim hayatımızın çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. Yani elimizdeki telefondan tabletimize, bilgisayarımıza ve tabii ki televizyonumuza kadar bir şeyler izlemenin konforunu yaşıyoruz. İnternet bence çağın en büyük buluşudur, yüzyılın en büyük buluşudur ve biz bu sayede her şeye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Fakat biz ne kadar çabuk ulaşabilir hale geldiysek, ulaştığımız şeyler o hızla kötüleşmeye başladı. Ben ve benim kuşağım, Halit Kıvanç, Erkan Yolaç, Orhan Boran ve Cenk Koray gibi abilerimizle büyüdük. Televizyon yayıncılığını, televizyona çıkabilmenin çok büyük şeyler gerektirdiği zamandan, ihtiyaç duyulduğu zamandan geldik. Televizyonda saygı, televizyonda yanındaki insana, konuğuna saygı, hitap ettiğin seyirciye saygı, nezaket… biz bunlarla büyüdük. Bunları kaybettik. Özellikle son 25 yılda öyle şeylere şahit oluyoruz ki televizyon ekranlarında modernleşme adına. Birtakım alışılagelmiş şeyleri yıkma adına, öyle şeylere şahit olduk ki hayretler içinde izledik. Ve ne yazık ki şöyle bir gerçek var, hayatımızın merkezine yerleşen ekranlar. Dediğim gibi bu ekranların hepsi, telefondan tablete bilgisayardan televizyona kadar bu ekranların hepsi toplum üzerinde, özellikle çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe geçiş aşamasındaki her insan için tartışmasız çok etkili. Örnek oluşturmakta. Bunları dile getirirken kendimi zaman zaman, normalde hiç hissetmediğim halde yaşlı gibi hissediyorum. Sanki sürekli eleştiren, geçmişi özleyen bir yaşlı gibi konuşuyormuşum gibi geliyor. Ama ne yazık ki bunlar gerçek. İzlediğimiz programların içerikleri, adına eğlence denilen ama çoğu zaman anlamdan ve nitelikten uzak yarışmalar, sansasyon üzerine kurulu yapımlar… İsim vermek istemem, fakat birçok içeriğin hem dili hem de sunduğu değerler, normalleştirilen davranışlar gerçekten düşündürücü. Çok fena ve inanılır gibi değil. Dolayısıyla geldiğimiz bu durum beni gerçekten mutsuz ediyor. Tüm bunlar karşısında kaygı duymamak mümkün değil.

Ekran Resmi 2026 02 19 16.40.41

Televizyonculuk özelinde gidersek, sadece vakit geçirdiğimiz bir alan değil, aynı zamanda düşünce yapımızı da şekillendiren güçlü bir araç.

Televizyonculuğa dönecek olursak, benim gibi düşünenler o kaliteyi, doğru kullanılan o dili, o nezaketi, saygıyı çok özlüyor. Ve gerçekten yeni nesil için çok üzülüyoruz. Evet, çok güçlü bir araç ve belki de bu aracın oluştuğu şeylerin geçerli olduğunu zannediyorlar. Bunları örnek alıyorlar. Mümkün mü, aksi düşünülebilir mi? Yani orada sevdikleri kahramanlar var, işte çok yakışıklı abileri var, çok güzel bir ablaları var. Bunlar bir şekilde televizyona çıkmayı başarmışlar ve televizyona çıkabildiklerine göre demek ki bunlar doğru insanlar. Burada böyle bir düz mantık yürütüyor beyin… Diyor ki, ‘’ben değil, benim ablam değil, patronum değil, bu insanlar televizyonda… demek ki oraya çıkartıldıklarına göre özel olan insanlar bunlar. O kadar özelse doğru insanlardır, o zaman onların dili de doğrudur tavırları da… ben onu örnek alabilirim’’ diyor ne yazık ki!

Ama saygı yok. İşlenen aile modelleri, ilişki modelleri, seyirciye sunulan entrikalar, birtakım vakalar, dosyalar, inanılır gibi değil gerçekten… Menüde bunların olması benim için seyirci olarak da bu sektörden biri olarak da çok acı. Mesela çok az bilgi yarışması var, çok az gerçekten seviyeli, -ki seviye çok önemli bir kelime, bence seviyeli bir şekilde eğlendirmeye dayalı çok az programımız kaldı. Kullandığımız diller, yani oraya çıkmaya, çıkartmaya uygun bulduğumuz profiller… Yahu Ahmet, Türkçe konuşamayan insanlar sunuculuk yapıyor bu ülkede. Türkçeyi yanlış kullanan insanlar program sunuyor.

Yarana bastım sanırım abi. Çünkü sunuculuğun senin için özel olduğunu biliyoruz.

Sunuculuk bambaşka bir şey gerçekten. Biz bu büyüklerimizi izleyerek televizyonu yaşadık. Evet onları dinledim, izledim. O zamanki haber spikerlerimiz, o zamanki televizyon sunucularımız bambaşka insanlardı. Kurdukları cümleler, Türkçeyi kullanma şekilleri, hitap şekilleri hepsi bambaşkaydı. Yani ben kelimelerimi seçerek kullanmaya çalışıyorum ama bugün geldiğimiz noktanın çok hoş bir nokta olmadığını düşünüyorum.

Ekran Resmi 2026 02 19 16.43.42

KİTABINDA NELER ANLATIYOR?

Şimdi değerlerden, erdemlerden bahsedince aklıma pek fazla kişinin bilmediği yazarlık serüvenin geldi. Yazma işi nasıl başladı?

Evet, ‘Sen Kendini Ne Sanıyorsun?’ adlı bir kitabım var. Öncelikle ben kendimi bir yazar olarak tanımlayamam. Çünkü bana göre had çok önemli bir şey. Her konuda haddini bilmek çok önemli bir şey. Her zaman söylediğim bir şey var, bir tane kitap yazmakla yazar olunmaz. Bir tane iki tane şarkı yapmakla müzisyen ya da şarkıcı olunmaz. Bir mesleğin erbabı olmak lazım önce. O sıfatı hak etmek için, o olmak lazım. Bu yüzden ben bir yazar olduğumu söyleyemem, kendimi bir yazar olarak tanımlayamam. Bir ‘yazan’ olabilirim ancak. Ki bu kitabı yazarken bir yazarlık kariyeri yapmak ya da işte böyle büyük paralar kazanmak gibi bir amacım, hedefim yoktu.

Peki niye yazdın? dersen bunu şöyle anlatayım. Hatta sana bir soru sorayım. Diyelim ki olmadık bir yerde, bir mahalle arasında inanılmaz bir kuru fasulyeci ya da bir köfteci keşfettin. Böyle bir lezzet yok ama. Hiç beklemezsin. İnanılmaz lezzetli, inanılmaz güzel. Hem ucuz hem temiz… şaşkınlık içindesin. İçinde uyanan ilk düşünce nedir?

Arkadaşlarımı, dostlarımı, sevdiklerimi oraya götürüp o lezzeti tattırmak olur tabii.

Tam da bu. Eşini, dostunu, yakın arkadaşını da götürür, tattırırsın. Ya da tesadüfen bir film izledin, can sıkıntısından ‘açayım da bir şey oynasın’ diye açtın ve bir film çıktı karşına. Hiç de öyle reklamı yapılan, afişleri ortalığı donatan bir film de değil. Çok beğendin filmi ve ‘inanılmaz bir film, bunu şu arkadaşıma da atayım’ dedin. İlk olarak bu uyanır aklında. Yani bir şey bizi mutlu ettiği zaman, bize bir şey kattığı zaman içimizde uyanan ilk şey budur. O da bilsin, o da bunu kullansın, izlesin, o da gitsin yesin vs… Benim kitabı yazarken motivasyonum buydu.

Ekran Resmi 2026 02 19 16.40.12

Sen Kendini Ne Sanıyorsun?’ Bu soruyla insanlara ne vermek istedin, nereye ışık tuttun? Aradığın cevap neydi?

Ben çok uzun bir zaman önce yaşadığımız bu hayatın beş duyduğumuzla algıladığımız şeyden ibaret olmadığını keşfettim. İnsan böyledir, gördüğüne inanır. Gözünün önündeyse vardır. Duyuyorsa gerçektir. Tadabiliyorsa, koklayabiliyorsa, dokunabiliyorsa şüphe etmez. Duyunun onayladığı her şey varlığını ispatlar sana ve eğer hayatında çok da bir sıkıntın yoksa bunun ötesini de çok eşelemezsin. Yani döner dönerdir senin için araba arabadır. Tatil tatildir. Orada bir deniz vardır, şezlong vardır. Güneş güneştir ne bileyim para paradır, harcanır, biriktirilir, hesaplanır. Çok sorgulamasın, hayat bunlardan ibarettir senin için… Ama bunların ötesinde bir şey var, bizim dokunamadığımız, koklayamadığımız saymama gerek yok, duygularımızla algılayamadığımız. bir şeylerde var. Bu hayat sadece bunlardan ibaret olamaz dedim ve bunları merak ettim, bunu anlamaya çalıştım. Başımıza gelen şeyler, neden gelir? Kötülük niye var, ayağımız niye takılır, niye düşeriz? Niye paramızı kaybederiz, niye sevgilimiz bizi terk eder? Bunlar niye olur? İyi şeyler ne olur da olur? Tam tersi ne olur da gerçekleşir? Biz bu hayatta niye yaşıyoruz? Ya bir dakika, biz kimiz? Aslında ‘sen kim olduğunu zannediyorsun’ sorusu, o hesap soran yerden değil, ‘yahu bir dakika kardeşim, sen kim olduğunu zannediyorsun?’ gibi bir yerden sorulan bir soru. Şu anlama geliyor: Bizim hem hayat hakkında, öncelikle kendimiz hakkında bildiğimizi düşündüğümüz çoğu şey aslında bir ‘zan’dan ibaret. Yani zannettiğimiz şeyden ibaret. Bugün ben sana ‘ya sen nasıl bir adamsın Ahmet, biraz kendinden bahset? desem, sen bana sordun ya konuşmamızın başında mesela. Anlatacağın şeylerin büyük bir çoğunluğu aslında sana ait olduğunu zannettiğin, ama büyük bir çoğunluğunun da gerçekte seni oluşturmayan, sana ait olmayan şeyler. Sana özel değil herkese özel. Kendimizle ilgili, olduğumuzu zannettiğimiz insanlar olmadığımızı fark ettim ve kendimizin zannettiğimiz birçok şeyin de bize ait olmadığını, sonradan edinme ve özümüz, yani orijinal parçalarımız olmadığını fark ettim. Ve bunların birçok nedenle sonradan kazanıldığını. Bu yüzden sana aslında ‘sen kim olduğunu zannediyorsun’ diye sorarken, ‘sen biri olduğunu zannediyorsun kardeşim ama sen zannettiğinin ötesinde birisin haberin olsun,’ demeye çalıştım.

Kierkegaard’ın bireyin içsel sorgusu ve ‘gerçek ben’ arayışını hatırlattı bana.

Ben bunu sorgulamaya başladıktan itibaren bu sorulara bulduğum cevapların, yaşamın boyunca, yaşama, insanlara, olaylara, hayata, ölüme, bütün bunlara bakış açımı nasıl değiştirdiğini, beni nasıl daha sakin, daha mutlu, daha huzurlu, daha dingin bir adam yaptığını fark ettim. Bu da işte o kuru fasulyeciydi benim için ve dedim ki; ‘aman tanrım, o da yesin, bu da yesin, herkes yesin. Herkese söyleyin, bu kuru fasulyeciye gelsin ve bu lezzetten faydalansın.’

Şahane bir aydınlanma, evet, herkes yese… Kuru fasulyeci metaforu da çok yerinde.

Herkese söyleyeyim, ulaşabildiğim kadar çok insan bunlara ulaşayım istedim. Ki insanlarımız çok mutsuz. Çok mutsuzuz aslında. Gelecek için kaygılanıyoruz, kendimizden bir haberiz. Kendimizi birçok şey için üzüyoruz. Ama aslında bunların da ne kadar gerekli olup olmadığından çok emin değiliz. Fark ettim ki bulduğum, keşfettiğim şeyler hayatı bana çok daha kolay yürünür bir yol haline getirdi. Daha aydınlık yol haline getirdi ve dedim ki bunları paylaşmalıyım, ‘benim bu bulduğumu Ali de yapsın, Ali de daha az üzülsün ya da üzülmesin, Ali de bakış açısını değiştirsin.’ O zaman Ali de gelişir, Serpil de gelişir, Pelin de gelişir, Rıza da gelişir. Hep beraber daha mutlu insanlar oluruz. İşte bu keşif beni motive etti ve sabırsızlıkla bunları yazmaya başladım.

İstedim ki birilerinin hayatına dokunayım. Aslında şöyle istedim; birilerinin rahatını bozayım. Çünkü insan dediğin varlık, yani bizler konfor alanlarımızı oluşturup, ‘aman bu konfor alanından bizi hiç kimse çıkarttırmasın, aman işte rahatımızı bozmasın, aman hiçbir şeyimizi değiştirmeyelim, hiçbir şeyimizi zorlanmasın’ diyerek aslında bizi geliştirmek için önümüze çıkan her türlü şeyden kaçarak yaşıyoruz. Bilmiyoruz ki bunlar aslında ne için gerekli. İşte bu keşiflerimi paylaşmak istedim. Bu kitabı yazma sebebim tam da buydu Sevgili Ahmet.

Her birimiz kendi ışığımızı başkalarıyla paylaştıkça hem kendimiz hem de çevremiz için daha aydınlık bir yol açarız. Peki bu kişisel gelişim alanında kritik bir yere sahip kitabı yazarken, hangi yönünden beslendin?

Kendi yaşamımdan damıttıklarımdan beslendim. Belli bir farkındalık kazandığın zaman, geçmişe dönüp baktığında geçmişin içinde de değerlendirme yapabiliyorsun. ‘Ya bunu yaşamıştım, aslında nedeni buymuş,’ diyebiliyorsun. Geçmişe dönük bir muhasebe de yapıyorsun.

‘Sen Kendini Ne Sanıyorsun?’ Bugün bu soruyu kendine sorsan cevabı ne olurdu?

Bugün bu soruyu kendime sorsam, artık bu noktadan sonra vereceği cevap yine benzer olacaktır. Ben zannetmiyorum, çünkü biliyorum ki hala kendimin dediğim birçok şey aslında bana ait olmayan şeyler. Yani hala yolculuğum bitmiş değil. Bu yolculuk kolay bitecek bir yolculuk da değil. Bitmiyor. Hep keşfediyorsun. Ben dondurmasız yaşayamam, dondurma olmazsa ölürüm derdim, meğer dondurmayı sevdiğimi zannetmemin nedeni başka bir şeymiş. Ben dondurması da yaşayabilirmişim. Bunu fark edince, ‘şu yüzden dondurmasız yaşayamayacağımı zannediyormuşum,’ diyorsun. Bu yüzden hala baktığım zaman, hani ben dediğim, bana ait dediğim birçok şeyin bana ait olmadığını çok iyi biliyorum. Ama keşfetmek hiç bitmiyor, keşif bitmiyor.

Ekran Resmi 2026 02 19 16.40.24

"HEPSİ BENİM ÇOCUKLARIM"

Radyoculuk, sunuculuk, seslendirme sanatçılığı, oyunculuk, yazarlık. Suat Güzey çok yönlü bir adam. Peki bu alanların hangisi seni daha iyi, daha özgür hissettiriyor? Hangisini alanda daha yukarılara tırmanmayı tercih edersin?

İnan bana, bir klişe vardır ya, hepsi benim çocuklarım, bebeklerim. Aralarında seçim yapmak çok zor bir şey. Hepsini çok seviyorum. Şu anda tabii daha geri planda kaldı benim için ama sunuculuk da seslendirme de oyunculuk da hepsini çok seviyorum. Ama illa bir seçim yapman gerekse muhtemelen tabii ki ekranı ve sahneyi, yani birebir canlı sahneyi tercih ederim. Ben tiyatro da yaptım bu arada Ahmet. Bunun bilgisini de sana vermiş olayım. Birkaç tane tiyatro oyunum da var benim rol aldığım. Kedi Sahne Sanatları bünyesinde. Öyle bir şansım oldu, oyunda yer aldım. Yine başka bir özel tiyatroda birkaç oyunda yer aldım. Bu da benim için tartışmasız büyük heyecan, büyük bir hazdır. Bunların anasını seçim yapmak çok zor yani. Ben organizasyonlarda sunuculuk yapıyorum. Ama bu cevaptaki sunuculuk, programı sunmak, dizi oyunculuğu ve de sahne. Sahnede çok mutlu oluyorum ben, gerçekten içimden başka bir adam çıkıyor. Sunuculuk, oyunculuk ve sahnede koşarak yükselmek ve ilerlemek isterim.

Bir de seslendirme sanatçılığı yönün var. İzlediğimiz karakterleri hayat veriyorsun. Sesinle onları bize daha da yaklaştırıyorsun, onlara bir kimlik kazandırıyorsun.

Seslendirme konusu şöyle; ben tabii ki karakter seslendirdim ama bu çok kısa sürdü Ahmet, çok uzun kalmadım o alanda. Ben genel olarak reklam seslendiriyorum, zaman zaman belgesel seslendirdiğim oldu ve tanıtım filmleri seslendiriyorum. Ya da program dış sesi oluyor. Bunları daha çok seviyorum. Birçok markanın resmi reklam sesi bendim mesela. Reklam seslendirmeyi çok seviyorum. Bir de dediğim gibi televizyon programı dış sesi olmayı. Yıllar önce ‘Canlı Canlı’ diye bir magazin programı vardı. Orada bağırıp duran adam bendim. (Gülüyoruz.)

Müzisyen tarafından da biraz bahsedelim mi abi? Sahne alıyorsun, şarkı söylüyorsun.

Evet. Sahne. Sahnede olmayı seviyorum Ahmet. Müzik kulağı çok önemli bir şey. Herkes müziği sever ama müzik kulağına sahip olmak farklı bir şey. Müzik kulağına sahip olmayan biri de söyler ama doğru notalarla bir şarkıyı söylemek, gerçek notalar, çıkartman gereken gerçek seslerle söylemek başka bir şey. Ben müzik kulağına sahip bir insan olduğumu ve şarkı söylemeyi sevdiğimi fark ettim yıllar önce. Bir müzisyen olmak ister miydim, evet isterdim. Yani bunu bir meslek olarak seçip, eğitimini alıp ya da eğitimini alamasam da kendimi daha çok geliştirip daha erken dönemlerde bu işe başlayıp… çünkü müzik, yani şarkı söylemek öyle zannedildiği kadar basit bir şey değil. Hakikaten nota bilmek, ton bilmek, müzik kulağına sahip olmak ve hakkını vermek. Sadece söylemek değil, gerekli yerde gerekli inişi gerekli çıkışı, gerekli duyguyu yüklemek önemli olan. Herkes şarkı söyleyebilir, ama bir şarkıyı hakkını vererek söylemek önemli. Dolayısıyla şarkı söyleyebiliyor olmam, beni kitap mevzusunda, yazarlık mevzusunda olduğu gibi bir şarkıcı yapmaz. Kimseyi şarkıcı yapmaz. Birkaç tane şarkı söyleyebiliyorum, ben şarkı söyleyebilen bir adamım sadece. Bir şarkıcı değilim. Şarkı söylemeyi seven, söylemeyi becerebildiği şarkıları söylemeyi tercih eden bir şarkı severim. Yani burada da haddimi bilirim. Bir şarkıcıyım diye bugün kendimden bahsetmem bence hadsizlik olur. Birçok müzisyene, birçok bu işe ömrünü vermiş insanı da haksızlık olur. Bu yüzden bir şarkıcı olarak tanımlamam kendimi. Sadece şarkı söylemeyi seven bir adamım. Bir partnerim var sahnede bana eşlik eden. Dünya tatlısı bir kadın partnerim var; o şarkıcıdır. O bir solisttir.

İnteraktif bir sahneniz var. Sahnede şarkı söylemenin dışında konuk da alıyorsunuz.

Partnerimle birlikte sahnemiz var. Biz orada şöyle bir şey yapıyoruz; bütün bir gece boyunca biz şarkı söylemiyoruz. Programın belli bir yerine kadar konuklarımız biraz rahatlasın diye, birkaç espri, birkaç şaka ekleyip sıcak bir bağ kuruyoruz. Sonrasında konuklarımızı sahneye aldığımız, yani aslında canlı karaoke yaptığımız bir programımız var. Ben şarkı söylemek istiyorum diyen insanları sahneye alıyoruz. Orkestra çalıyor ve şarkısını söyleyen iniyor, bir başkası geliyor. Bu şekilde herkesin birkaç dakikalığına da olsa solist olma zevkini tattığı bir program yapıyoruz. Çok canlı, çok eğlenceli, çok samimi geçiyor. Tabii konuklarımızdan öyle bir inanılmaz bir performans beklemiyoruz. Sahneye çıkma mutluluğu yaşaması yeterli. Seni dinleyen de zaten o kulakla dinlemiyor, sadece eğlenmen için orada. Gerçek bir orkestra ile şarkı söylemen için orada o insanlar. Hep beraber çok eğleniyoruz. Müzikle ilgili tarafım da bu. Ama tabii ki çok seviyorum ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Daha iyi söylemeye, daha çok söylemeye çalışıyorum. Eh ufak ufak da bir şeyler başarıyorum galiba…

Ben bir de senin motosiklet tutkun olduğunu biliyorum. Motosikletle uzun yol yapmayı seviyorsun. Senin için yol nedir? Bir kaçış mı, yüzleşme mi, yoksa tamamen özgürlüğün tadını çıkarmak, rüzgarı hissetmek mi? Ne yaşıyorsun yolda?

Geldik motosiklete. Çok güzel sordun öncelikle, ‘yol nedir’ dedin. Dolayısıyla çok keyifli olacak bunu cevaplandırmak benim için. Ben ilk defa uzun yol yaptığımda İstanbul’dan çıktım Marmaris’e… ‘’Abi kaç saatte gittin,’’ dediler. ‘’13 saat’’ dedim. ‘’Nasıl olur, çok uzun’’ filan dediler. Şunu düzelteyim; birçok insan motosikletle hızı doğal olarak birleştiriyorlar kafalarında. Tabii ki motosiklet istendiği zaman diğer araçlara nazaran daha seri, daha hızlı bir makine. Ama senin motosikleti nasıl ve ne amaçla kullandığın çok önemli. Ben motosikleti hız yapmak için kullanmıyorum. O özgürlük duygusu hızla tarif edilecek bir şey değil. Bambaşka bir şey o. Ben 13 saatte gittim Marmaris’e, çünkü daha ilk uzun yolda şunu fark ettim; ben ulaşmak için gitmiyorum. Ben o yola varmak için çıkmıyorum, ben o yola yolu yaşamak için çıkıyorum. Bak hayatta da böyleyim. Biz her şeyi o kadar sonuç odaklı yaşıyoruz ki sanki o sonuç gerçekleşmediği zaman o yolun hiçbir anlamı kalmayacakmış gibi. Bizi o noktaya götüren hiçbir şeyin hiçbir anlamı yokmuş gibi. Oysa yol o kadar önemli ki bazen sonuçtan daha da önemlidir. Bazen sana varmanın kazandıramayacağı şeyleri kazandırır. Yolda olmak farklı. Sadece varmaya çalışmıyorum, yolu izliyorum. Köylerden geçerken gelen farklı kokuları, tarlaların yanından geçerken tarlaların kokularını, çiçekleri, oradaki toprağın kokusunu, oradaki manzarayı izliyorum. O kadar güzel bir yol ki… İstanbul’dan Marmaris’e kadar o kadar güzel bir yol. Hiç acele etmedim. Bilinmiş beton tesislerde değil, köylülerinin hatta belki karı-koca bir çiftin işlettiği küçük işletmelerde mola verdim. Sahada yumurta yedim, o teyzenin yaptığı çayı içtim, kahveyi içtim. O yeşilliklerin içinde oturmayı tercih ettim, yolun keyfini çıkarttım. Yolda olmadım keyfini çıkarttım. İşte motosiklet bana bunu veriyor. O rüzgarı yüzünde hissederek, teninde hissederek, o iki tekerleğin üzerinde bunları izleyerek gitmek benim için tabii ki çok keyifli. Böyle düşünen başka motosiklet tutkunu arkadaşlarım için de çok büyük bir zevkti. Ben koşturmuyorum, varmaya çalışmıyorum. Ben yolda olmaya çalışıyorum. Varacağın noktaya, bir sakatlık, bir kaza, bir şey olmazsa tabii ki zaten varacaksın. Marmaris’e akşam üzeri beşte varmamla dokuzda varmam arasında bir şey değişmiyor. Yol bir bazen kaçış, aslında hepsini içeriyor. Kaçıyorsun aynı zamanda bu şehirdeki karmaşadan, birçok şeyle yüzleşiyorsun yolda giderken. Birçok şey düşünebiliyorsun, özgürlüğün tadını kesinlikle çıkarıyorsun. rüzgarı tartışmasız hissediyorsun. Sıcağın altında gidiyorsun ama seni rahatsız etmiyor. Bir otomobilin konforuna tabii ki sahip değilsin ama ruhen çok daha konforlusun. Belin ağrıyor, bacakların ağrıyor, durmak zorunda hissediyorsun ama inan bana bunlar bile sana orada olduğunu, o yolda olduğunu hatırlatan şeyler. Öyle büyük, yani bunu dakikalarca anlatabilirim. Bence sen anlamışsındır.

Ben de çok yol yaptım Suat Abi. Yol’la ve yolda olmakla ilgili benzer şeyler düşünüyoruz. Hatta yeni kitabım yol üzerine. Yolda yaşadığın en heyecanlı deneyim neydi peki?

En heyecanlı deneyim, yolun kendisi tamamen heyecan. Ama aklıma gelen bir şeyi anlatayım. Bir gün, o zamanlar Bandırma Yenikapı arasındaki feribotlar hala çalışıyordu. Bandırma‘ya geldim, feribota bindim. Yaklaşık 2,5 saat sürüyor Yenikapı‘ya ulaşmak. Yenikapı’ya artık yanaşıyor. Çalıştırıyorum, motor çalışmıyor. Neyse iterek indik, araç ayarladık, bindirdik motoru küçük bir kamyonete, gittik. Konjektör denen bir parça var ve bu parçanın ömrü bitmiş. Yine bir aydınlanma yaşadım orada. Dedim ki ‘’bakar mısın, bu parça feribota binmeden Bandırma’da, öncesinde Balıkesir’de ya da Susurluk’ta arızalansa, ben sefil olurdum.’’ Yani bir canlı gibi düşün o konjektörü. Sanki şey dedi, ‘’dur biraz daha sıkayım dişimi, şu adamı feribota atayım da bari uğraşmasın, çocuk sefil olmasın,’’ ve feribota bindirdi o motor beni.

Bir gün yolda yaşadığın deneyimleri bir kitaba aktarmak ister misin?

Ben sana bir şey söyleyeyim, bak bunu sana söylüyorum Ahmet. (Olsun, burada yayınlarım diyorum. Gülüyoruz.) Bu kişisel gelişim kitabı olayından sonra sıtkım sıyrıldı. Yani çok iyi bir şey yaptığını düşünüyorsun. Ben kitabıma çok objektif gözle bakıyorum, inan bana hani herkese kendi yaptığı şey çok iyi gelir ya. Ben gerçekten birçok yerden de bunun geri dönüşünü de aldım. Kendim de bakıyorum, ben güzel bir kitap yazmışım.

Hakikaten çok merak ettim, en kısa zamanda edineceğim abi. Felsefesini sevdim, biraz da Stoacıları anımsattı bana.

Ama biz de bilgi satmıyor artık. Biz de işte biliyorsun, birkaç farklı soruda da aynı şeyi söyledim, biz de entrika satıyor. Bir fıkra var bilir misin, hatırladığım kadarıyla anlatayım sana. (Lütfen, ama yayınlamam diyorum. Anlatıyor.)

Yani bizim hem televizyonculuğumuz hem de radyo yayıncılığımız biraz bunun üzerine kurulu. Bilgi içeren şeyler çok prim yapmıyor. Ben şu anda bir kitap daha yazıyorum ama bu sefer roman. Bir değişiklik yaptım ve bir kadının ağzından yazmaya soyundum romanı. Şimdilik iyi gidiyor, bakalım nasıl olacak bitince.

Eminim güzel olacaktır. Sevgili Suat Güzey, bu keyifli röportaj için çok teşekkür ediyorum. Son olarak eklemek istediğin şeyler?

Benim için de keyifliydi. Güzel sorulardı bu arada, cevaplamak da keyifli oldu. Ben de bu röportaj için başta sana ve tüm ŞOK Gazetesi ekibine, sizin kanalınızla okuyucularımıza ve izleyicilerimize çok teşekkür ederim Ahmet. Herkese, mutlu ve güzel günler diliyorum.