Bir kitapçıya girdiğinizi hayal edin. Rafların bir köşesinde Beat Kuşağı yazarları: Kerouac, Ginsberg, Burroughs… Diğer taraftaysa Yeraltı Edebiyatı: Bukowski, Palahniuk, Miller. Bu iki tür de asi görünür ama asıl meselemiz bu değil. Beat Kuşağı insanın ne olabileceğiyle ilgilenir. Yeraltı Edebiyatı ne olduğuyla. Ama ikisi de asla yalan söylemez.

Yazının, yaklaşık MÖ 3200 yıllarında Sümerler tarafından icat edilmesiyle birlikte, insanoğlu düşüncelerini kayıt altına almayı, deneyimlerini, korkularını, inançlarını ve hayata dair anlatmak istedikleri ne varsa kalıcı kılmayı da öğrenmiş oldu. İnsanlık tarihinin ilk edebi eserleri de bu dönemlerde ortaya çıkmaya başladı.

Günümüze dek ulaşan ve dünyanın bilinen ilk edebi eseri olarak kabul edilen Gılgamış Destanı da yine bu dönemlere dayanır. Çocukluğumda, babamın yönlendirmesiyle büyük bir keyifle okuduğum bu destanın, hala edebiyatın binlerce yıl öncesinden bugüne uzanan ortak bir insanlık hafızası olduğunu gösteren en güzel örneklerden biri ve en somut göstergesi olduğunu düşünürüm.

Zamanla farklı coğrafyalara yayılan bu edebi metinler, o coğrafyaların kültürel ve düşünsel birikimleriyle yoğrularak yolculuğunu sürdürdü. Mısır, Hint ve Antik Yunan uygarlıklarıyla biçimsel açıdan gelişerek özellikle tragedya, şiir ve felsefi metinler gibi türlerle zenginleşti. Bu birikim, Orta Çağ ve Rönesans dönemleri boyunca farklı formlarda çeşitlenerek devam etti ve aslında bugün ‘Batı Edebiyatı’ dediğimiz şeyin temelleri atılmış oldu. Sümerler’le başlayan yazının ve edebiyatın bu yolculuğu, 19. yüzyılın sonlarından itibaren sanayi devrimi, kentleşme, savaşlar ve değişen toplumsal yapıların etkisiyle farklı akımlarla şekillenmeye başladı.

‘Başka türlü yaşamak mümkün mü?’

Bu yazımda, yukarıda kısaca bahsettiğim tarihsel birikimin üzerine inşa edilen modern edebiyatın ‘asi’ tarafına odaklanmak, yani geleneksel anlatı biçimlerini sorgulayan, hatta reddeden, sınırları zorlayan ve bireysel deneyimi merkeze alan türlerden bahsetmek istiyorum. Beat Kuşağı ve Yeraltı Edebiyatı. Hayatımda ve kitaplığımda özel bir yere sahip olan bu iki tür, sadece ana akıma kafa tutan edebi bir tavrı değil, aynı zamanda yaşama, toplumsal standartlara ve sisteme yönelik bir isyanı da temsil ediyor. Her iki tür de modern yaşamın yarattığı yabancılaşmaya karşı verdikleri tepkiler açısından gerçekten dikkat çekiciler ve bunu bize sarsıcı örneklerle sunuyorlar.

Öncelikle ikisi de ‘normal’ olanla pek barışık değil, burası kesin. Ama çoğu zaman birbiriyle karıştırılsalar da aynı şey değiller. Çünkü temelde benzer bir huzursuzluk duygusundan beslenmelerine rağmen, bu huzursuzluğa verdikleri tepkiler belirgin biçimde ayrılmalarını sağlayan en önemli özellikleri sayılır. Her iki tür de standart değerleri reddediyor ve ahlak anlayışını, toplumsal düzeni sorgulamakla birlikte, isyanın yönü ve sonucu konusunda farklılık gösteriyorlar. Ancak Yeraltı Edebiyatı bunu karanlık, yıkıcı ve çoğu zaman umutsuz bir tonla yaparken, Beat Kuşağı’ndaysa daha çok “başka türlü yaşamak mümkün mü?” sorusunun peşine düşen alternatif bir yaşam arayışına yönelişi görüyoruz.

Yani Yeraltı Edebiyatı umudu bir yanılsama olarak reddederken, Beat Kuşağı, umudu geleneksel anlamıyla savunmasa da onu, bir bakıma başka bir yaşam ihtimali olarak yeniden tanımlıyor.

Beat Kuşağı: Yolda Olmanın Edebiyatı

Edebi türden çok, bir kültür, bir felsefe olarak gördüğüm Beat Kuşağı’yla tanışmam, yaklaşık 20 yıl öncesine, bu akımın kurucusu olarak kabul edilen ve akıma ismini veren Jack Kerouac’ın ‘Yolda’ (On The Road) adlı romanına dayanıyor. Kerouac’ı, Allen Ginsberg, William S. Burroughs, favori yazarlarımdan Richard Brautigan ve diğerleri takip ediyor. Şunu söylemeliyim ki, bu kuşağın yazarları, modern dünyanın ‘makul insan’ tanımına sığmayan tipler ve eserleriyle kitleler üzerinde büyük etki yaratıyorlar. Öyle ki, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain gibi müzisyenler de bu etkiden nasibini fazlasıyla alıyor.

Yol, bir bilinç halidir

Amerika’da yaşanan Büyük Buhran sonrası, Amerikan Rüyası’nın çöküşe uğradığı ve sistemin insanlığı korumadığına inanan Beat yazarları, düzen, kariyer, aidiyet, mülkiyet gibi değerleri bilinçli olarak reddediyorlar. Yani Kerouac’ın On the Road’undaki ‘yolda olma’ hali, istikrarsızlığın bilinçli bir seçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Şehirden, yerleşik düzenden ve burjuva yaşamından uzaklaşma isteğinin her zaman canlı tutulduğu eserlerde yolculuk, yolda olmak, mekansal olduğu kadar ruhsal bir kaçışı da temsil ediyor. Çünkü hepsi sistemden kaçıp başka bir bilinç hali bulma derdindeler. Yolda olmak, yazmak, sevişmek, düşünmek, içmek, müzik ve özellikle de caz… Tüm bunlar, Beatnikler için bir tür kurtuluş arayışı.

Beat Kuşağını derinlemesine anlayabilmek için belki de ‘yol’da olmak gerekir. Çünkü bu adamlar için yolculuk, her zaman hem mekansal hem de varoluşsal bir özgürleşme pratiği anlamına geliyor.

Şiirsel Bir Dil

Beat Kuşağı’nın diline baktığımızda, uzun, ritmik ve şiirsel cümlelerin, doğaçlama etkisiyle okurla samimi bir bağ kurduğuna tanıklık ediyoruz. Uzun cümleler, bilinç akışı ve tekrarlar, tıpkı bu kuşak için önemli bir yer tutan caz müziğin yapısıyla benzerlikler gösteriyor. Okurla kurulan ilişki daha davetkar ve Yeraltı Edebiyatı’nın aksine, mutlak bir karamsarlık yerine, geleceğe dair belirsiz ama ucu açık imgelerle okuru içine çekiyor.

Hayat, keşfedilmesi gereken bir yolculuk!

Beat Kuşağı, modern dünyayı yapay ve baskıcı olarak görüyor ve isyan, daha akışkan ve yaşamsal olarak kendini gösteriyor. Toplumsal standartların reddedilişi, doğrudan bir çatışmadan çok, onları ciddiye almama biçiminde ortaya çıkıyor. Tıpkı omuz silkip yoluna devam etmek gibi. Çünkü Beat yazarlarına göre düzenle çatışmanın en güçlü yolu, onu mutlak bir gerçeklik olarak kabul etmemekte yatıyor. Bu da bize, Beat yazarları için isyanın, alternatif bir yaşam tarzı kurmakla iç içe olduğunu gösteriyor. Buradan hareketle isyanı, bir yıkım değil, yön değiştirme olarak kabul edebiliriz. Herkesin yürüdüğü yoldan sapmak ve bunun bedelini elbette göze almak. Beat ruhu tam da burada başlıyor. Daha özgür, daha hareketli, daha canlı bir hayat kurma çabasında. Bu nedenle Beat Kuşağı karakterlerinin her zaman arayış halinde olduğunu görüyoruz. Ütopik bir özgürlük fikri, zaman zaman rastladığımız spiritüel ve mistik arayışlar onları gerçeklikten kopmuş gibi gösterse de gezginler, şairler, marjinaller ve kenarda kalmış ruhlar olarak konumlanan bu karakterler, sürekli hareket ediyor ve deneyim yoluyla bir tür aydınlanma ihtimalini her zaman canlı tutuyorlar. Doğu felsefesi, Zen, mistisizm, özgürlük, anı yaşamak. Yani bitmek bilmeyen ruhsal bir açlık var.

Beat Kuşağı’nın bana öğrettiği şey biraz da bu: Hayat, sabitlenmesi gereken bir şey değil, yaşanması, hissedilmesi ve yeniden keşfedilmesi gereken bir yolculuktur.

Yeraltına Geçiş

Yeraltı Edebiyatı, Beat Kuşağı’na göre daha sert bir yer. Beat Kuşağı yollardaysa, Yeraltı Edebiyatı karanlık bodrum katlarında. Burada romantik kaçışlar yok. Çürüme, yabancılaşma, şiddet, bağımlılık, cinsellik, varoluşsal boşluk ve anti-kahramanlar var. Bu yüzden Yeraltı Edebiyatı’nı, tıpkı Beat Kuşağı gibi, modern dünyanın üzerimize çöken baskılarına karşı gelişmiş bir edebi tepki biçimi olarak görüyorum. Yeraltı, sistemin birey üzerindeki yıkıcı etkisini, bireyi nasıl içeriden içeriye çürüttüğünü, saklamadan, süslemeden, karanlık ama dürüst bir dille görünür kılmayı ihmal etmiyor. Başka türlüsü de olamazdı zaten.

Modern edebiyatın çoğu zaman görmezden geldiği sesleri duyurmayı amaçlayan bu tür, ‘insanın kendini anlatma ihtiyacı’nı daha sert, daha çıplak, daha cesur ve daha samimi bir dille anlatmayı tercih ederken, aynı zamanda bizlere edebiyatın, sokakların, yalnızlığın ve öfkenin diliyle konuşan, yaşayan ve itiraz eden bir alan olduğunu hatırlatmaktan da geri kalmıyor. Çünkü Yeraltı Edebiyatı’nda dünya, genel olarak temelde yozlaşmış, bireyi kuşatan ve kaçışı mümkün olmayan bir mekan olarak karşımıza çıkıyor.

Kaybeden Karakterler

Yeraltı Edebiyatı’nda şehirlerin, bireyin yabancılaşmasını derinleştiren, şiddet, suç ve ahlaki çöküşün gündelik hale geldiği bir alana dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Dolayısıyla birey, sistemin dışında değil, tam merkezinde, ezilen, toplumla bağları kopmuş, geleceğe dair beklentilerini yitirmiş ve genellikle ‘kaybeden’ bir figür haline geliyor. Bu, size tanıdık geliyor mu?

Bu türde karakterler, genellikle anti-kahraman olarak karşımıza çıkarlar. Başarısız, kırık, öfkeli, bağımlı, çoğu zaman ahlaki olarak sorunlu… Ama bu kasıtlı olarak tercih edilir. Çünkü Yeraltı, ‘örnek insan’ modelini reddeder. İnsan, olduğu gibi gösterilir. Çelişkili, bencil, yaralı. Yeraltı, hayal kırıklığının edebiyatıdır.

Hal böyle olunca, isyanın çoğunlukla içe dönük yaşanmasına neden olan bir durum da ortaya çıkıyor tabii. Bu nedenle Yeraltı Edebiyatı’nda resmedilen karakterler, toplumsal standartlara karşı olduğu kadar kendisine karşı da saldırgan eğilimler gösterebiliyorlar. Kurtuluşa pek inanmayan Yeraltı Edebiyatı’nda şiddet, kendini yok etme eğilimi ve nihilizm bu isyanın temel araçları haline gelirken, isyanı dönüştürücü olmaktan çok yıkıcı bir niteliğe taşıyor.

Okuru Rahatsız Etmek

Yeraltı Edebiyatı’na geçtiğimizde dilin tonu da değişiyor. Toplumun üstünü örttüğü, ayıp saydığı, rahatsız edici ve konuşulmaması gereken ne varsa, bu türün etrafında dönüyor.

Yeraltı Edebiyatı’nda estetik kaygıdan çok, gerçekliğin çıplaklığını yansıtmak amacıyla sert, parçalı ve çoğu zaman argo yüklü bir dil kullanıldığını görüyoruz. Burada, Beat Kuşağı’nın aksine, okurla mesafeli bir ilişki kurmak ve onu rahatsız etmek, bu türün başlıca amacı olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’de Türlerin Yeri

Ülkemizde doğrudan Beat Kuşağı yazarlarıyla karşılaşmak mümkün olmasa da Metin Kaçan, Hakan Günday, Emrah Serbes, Altay Öktem gibi bu ruhu farklı biçimlerde taşıyan Yeraltı Edebiyatı yazarlarından bahsedebiliriz.

Özellikle kenar mahalle yaşantısının, suçun, şiddetin ve argo dilin iç içe geçtiği dünyasını anlatan Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ı, Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı denince akla gelen ilk ve en çarpıcı örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Öte yandan Beat Kuşağı ve Yeraltı Edebiyatı eserlerini okurla buluşturan, bu türlere alan açan Altıkırkbeş, Sel, Siren, Parantez gibi yayınevlerinin hala ayakta olması da bu edebiyat türlerinin canlılığını koruduğunu gösteriyor. Bu yayınevleri sayesinde, ana akımın dışında kalan, daha özgür ve daha asi türler, kendini bu eserlerde bulan sadık ve geniş bir okur kitlesiyle buluşmaya devam ediyor.

Edebiyatın, hayranlık duyduğum bu iki türünü birebir karşılaştırmalı bir perspektifle işlemesem de aralarında farklılıkları kısaca anlatmaya çalıştım. Başlı başına ele almaya kalksak, sayfalarca yazılması gereken Yeraltı Edebiyatı ve Beat Kuşağı, modernite eleştirisinin iki farklı estetik ve düşünsel yönünü gözler önüne seriyor. Aynı zamanda bu iki tür bize, edebiyatın isyan biçimlerinin farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda çeşitlendiğini de açıkça gösteriyor. Eğer henüz okumadıysanız, edebiyatın bu asi çocuklarına bir şans tanıyın. Kitapla kalın…