Son zamanlarda bunu daha sık fark ediyorum. Sahada, sokakta, bir program çıkışında, bir kafede ya da toplu taşımada…

İnsan çok ama temas yok.
Haber peşindeyken de aynı şeyi yaşıyorum.
Konuşuyoruz, röportaj yapıyoruz, anlatıyorlar…
Ama çoğu insan aslında başka bir şey söylüyor:
“Kimse beni gerçekten duymuyor.”
Kalabalık arttıkça yalnızlık azalır sanırdık.
Öyle olmadı.
Tam tersine, kalabalıklar büyüdü; insanlar küçüldü.
Yan yana geliyoruz ama bir araya gelemiyoruz.
Aynı masada oturup farklı ekranlara bakıyoruz.
Aynı evde yaşayıp aynı cümleyi kuramıyoruz.
Birbirimize dokunmadan geçen günler var.
Selam verip göz göze gelmeden biten sohbetler…
Herkes aceleci, herkes yorgun, herkes biraz kopuk.
Eskiden yalnızlık sessizdi.
Şimdi yalnızlık kalabalık.
Telefonlarımız susmuyor ama içimiz sessiz.
Sosyal medya akıyor ama hayat ilerlemiyor.
Herkes bir şey anlatıyor, paylaşım yapıyor, konuşuyor…
Ama dinleyen yok.
En zor olan da şu:
İnsan yalnız olduğunu fark ettiğinde bile bunu söylemeye çekiniyor.
Çünkü kimse yük olmak istemiyor.
Herkes güçlü görünmek zorunda.
Oysa güçlü olmak başka,
yalnız kalmamak başka bir şey.
Kalabalıklar artık güven vermiyor.
Aksine, insanı görünmez kılıyor.
Çünkü kalabalıkta kaybolmak, tek başına kalmaktan daha ağır.
Bir odada on kişi olabilir,
ama kimse kimseye dokunmuyorsa
orada yalnızlık vardır.
Belki de bu yüzden bu kadar öfkeliyiz.
Bu kadar tahammülsüz.
Bu kadar çabuk kırılıyoruz.
Çünkü kimse kimseye yaslanamıyor.
Kimse “ben iyi değilim” demeye cesaret edemiyor.
Oysa bazen bir cümle yeter.
Bazen bir omuz.
Bazen sadece “buradayım” demek.
Kalabalıklar içinde yalnızlaşmak,
bu çağın en sessiz ama en yaygın hali.
Ve ne yazık ki,
en az konuşulanı.
Belki bugün,
kalabalıkların arasından biraz çekilip
birini gerçekten dinlemek gerekir.
Telefonu bir kenara bırakıp
bir yüzü, bir sesi, bir cümleyi fark etmek…
Çünkü bazen yalnızlığı azaltan şey
büyük sözler değil,
küçük bir ilgidir.
Bugün kimseyi değiştirmeye çalışmadan,
sadece birbirimizi anlamaya niyet edelim.
İyi pazarlar.