Bazı tarihler vardır, insanın içine oturur. 26 Şubat da onlardan biri. Yıllar geçer. Siyaset değişir. Haritalar değişir. Ama bazı geceler değişmez.
1992’nin o soğuk Şubat gecesinde, Dağlık Karabağ’daki küçük bir kasabada, insanlık çok ağır bir sınav verdi.
Azerbaycan’ın resmî verilerine göre 613 sivil hayatını kaybetti.
106 kadın.
63 çocuk.
Rakam gibi duruyor.
Ama her biri bir isimdi.
Bir evdi.
Bir anneydi.
Bir ninniydi.
Ve mesele sadece savaş değildi.
Mesele, savaşın sivillere nasıl dokunduğuydu.
Rakamlar soğuktur.
Ama o gece soğuk olan sadece hava değildi.
O gece yarım kalan ninniler vardı.
Ellerini annesinin elinden ayıramadan karanlığa düşen çocuklar vardı.
Bir annenin, çocuğunu koruyamamanın çaresizliği vardı.
Savaş cephede olur denir.
Ama savaş en çok evlerin içinde kazanır ya da kaybeder insanlığı.
Hocalı, Birinci Dağlık Karabağ Savaşı sırasında yaşandı.
Azerbaycan tarafı bunu bir “katliam” olarak tanımlıyor.
Ermeni tarafı ise savaş şartlarında yaşanan bir trajedi olduğunu, siviller için koridor bırakıldığını savunuyor.
Tarih bazen tek bir cümleyle yazılmıyor.
Ama ölü çocukların olduğu yerde kelimeler de susmalı biraz.
Çünkü hangi siyasi tez haklı olursa olsun,
bir çocuğun ölümü tartışma konusu olamaz.
Bir annenin gözyaşının milliyeti yoktur.
Bir bebeğin korkusunun etnik kimliği yoktur.
Bugün mesele sadece geçmişi hatırlamak değil.
Mesele, hafızayı diri tutabilmek.
Dünya bazı acıları yüksek sesle konuşur.
Bazılarını ise sessizliğe gömer.
Hocalı, işte o sessizliğe bırakılan acılardan biri oldu uzun yıllar.
Uluslararası hukuk tartıştı.
Siyasetçiler konuştu.
Parlamentolar kararlar aldı ya da almadı.
Ama mezarlıklar konuşmadı.
Anneler susmadı.
Kadınlar savaşın resmi olmayan tanıklarıdır.
Çocuklar ise savaşın resmi olmayan kurbanları.
Ve biz her 26 Şubat’ta şunu sormalıyız:
Savaş gerçekten bitiyor mu?
Yoksa sadece silahlar mı susuyor?
Çünkü travma nesiller boyunca devam eder.
Bir gecede ölen sadece insanlar değildir.
Güven ölür.
Komşuluk ölür.
Birlikte yaşama umudu ölür.
Hafıza, intikam için değil;
insan kalabilmek için gereklidir.
Eğer Hocalı’yı anıyorsak,
bu sadece Azerbaycan’ın acısı olduğu için değil, insanlığın sınavı olduğu için olmalı.
Çünkü bir yerde çocuklar ölüyorsa, orada kazanan taraf yoktur.
26 Şubat’ı anmak, geçmişi kaşımak değildir.
26 Şubat’ı anmak,
bir daha hiçbir yerde bir annenin ninnisinin yarım kalmaması için hafızayı diri tutmaktır.
Ve belki de en zor soru şudur:
Biz acıları sahiplenirken gerçekten vicdanlı mıyız,
yoksa sadece taraf mı tutuyoruz?
İnsan kalabilmek,
bazen susmayı değil,
doğru yerde, doğru şekilde hatırlamayı gerektirir.
Hocalı’yı hatırlamak da tam olarak budur.