Yıllar önce, sosyal demokrat bir politikacı, Yaşar Kemal’e milletvekilliği önermiş. “Gelin,” demiş,“Sizi önce milletvekili, sonra da kültür bakanı yapalım.” Yaşar Kemal gülümsemiş. “İyi ama,” demiş, “bu halk beni seçmez, bana oy vermez.” “Neden?” diye sormuş politikacı. Cevap kısa. Ama ağır: “Ben bu halka hiçbir kötülük yapmadım ki beni seçsinler.

Ne onları sömürdüm,

ne hakaret ettim,

ne ekmekleriyle oynadım,

ne de geleceklerini kararttım…

Bana niye oy versinler ki?”

Bu bir anekdot değil.

Bu bir teşhis.

Yaşar Kemal sadece bir romancı değildi.

Bu toprakların hafızasıydı.

Çukurova’nın sıcağında pişmiş, Anadolu’nun yoksulluğunu, onurunu, isyanını kelimelere dökmüş bir vicdan adamıydı.

Milletvekilliği teklifine verdiği o ironik cevap…

Aslında siyasete değil, toplumun aynasına tutulmuş bir cümleydi.

“Ben bu halka hiçbir kötülük yapmadım ki beni seçsinler.”

Bu söz, seçmen davranışına dair sert bir sosyolojik tespit mi?

Yoksa ahlaki bir sitem mi?

Belki de ikisi birden.

Yaşar Kemal siyaseti küçümsemiyordu.

Siyasetin nasıl bir zemine oturduğunu gösteriyordu.

Çünkü o cümlenin içinde saklı bir soru var:

Seçilmek için ne yapmak gerekir?

Bugün siyasete baktığımızda tablo ortada.

Liyakat geri planda.

Sadakat ön planda.

Bilgi arka sırada.

Bağlılık ön sırada.

Vizyon konuşulmuyor.

Gürültü konuşuluyor.

Bir koltuğa oturmak için gereken şey artık birikim değil; birine yakın olmak.

Bir şehri yönetmek için gereken şey plan değil; slogan.

Bir ülkenin ekonomisini toparlamak için gereken şey uzmanlık değil; sabır telkini.

Sonra dönüp şaşırıyoruz:

“Neden olmuyor?”

Olmaz.

Çünkü mesele sadece seçim kazanmak değil.

Mesele yönetebilmek.

Bir ülkede gençler gelecek planı yapamıyorsa,

emekli aldığı maaşla ay sonunu getiremiyorsa,

şehirler plansız büyüyorsa,

adalet duygusu zedelenmişse…

Bu sadece ekonomik kriz değildir.

Bu bir liyakat krizidir.

Ehil olmayanın elinde güç, topluma maliyet üretir.

Ve o maliyeti hep aynı insanlar öder.

Kötülükle kurulan siyaset, korkuyla ayakta kalır.

Kutuplaşmayla beslenir.

Hakaretle güç toplar.

Krizi yönetemez ama krizi kullanır.

Oysa siyaset bir intikam alanı değildir.

Bir hesaplaşma zemini değildir.

Bir gösteri sahnesi hiç değildir.

Siyaset, insanın hayatına dokunma sorumluluğudur.

Ve ölçüsü çok basittir:

Halkın ekmeğini büyütüyor mu, küçültüyor mu?

Geleceğini aydınlatıyor mu, karartıyor mu?

Seçilmek hak etmek değildir.

Sandık bir başlangıçtır.

Yeterlilik belgesi değildir.

Demokrasi sadece oy saymak değildir.

Doğru insanı doğru yere getirebilme erdemidir.

Ama biz uzun zamandır başka bir şeyi alkışlıyoruz:

Sertliği.

Yüksek sesi.

Kutuplaştırmayı.

Sonra da sakin, aklı başında, mütevazı insanlara dönüp

“Bu siyaset size göre değil” diyoruz.

Belki de sorun tam burada.

Yaşar Kemal’in ironisi aslında şunu söylüyordu:

Eğer kötülük oy getiriyorsa, iyiliğin siyasette işi zordur.

Ama şunu da unutmayalım:

Tarihte koltukta kalanlar değil, vicdanda kalanlar hatırlanır.

Yaşar Kemal hiç milletvekili olmadı.

Ama hâlâ okunuyor.

Bugünün koltuk sahipleri, yarın hangi sayfada anılacak?