İstanbul'un bazı semtleri vardır ki haritaya bakarak bulunmaz. Onları bulabilmek için biraz hatıra bilmek, biraz da eski zamanların seslerine kulak vermek gerekir. Kuzguncuk işte böyledir.
Bugün Boğaz kıyısında bir vapur yolculuğundan sonra iskeleye ayak basanlar, karşılarında birkaç ahşap ev, birkaç dar sokak ve çay bahçeleri görürler. Oysa görünen manzara yalnızca bugünün Kuzguncuk'u değildir. Bu semt, üst üste binmiş asırların oluşturduğu görünmez bir İstanbul albümüdür.
Bir yokuşundan çıkarken XIX. yüzyıla rastlarsınız.
Bir çeşmesinin başında XVIII. yüzyıl bekler.
Bir avlu kapısından içeri baktığınızda ise Osmanlı'nın son günlerinden kalma bir mahallenin gölgesi size göz kırpar.
İşte Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi de bu albümün en kıymetli fotoğraflarından biridir.
Fakat onu yalnızca bir kilise olarak görmek büyük eksiklik olur.
Çünkü bu yapı, İstanbul'un kaybolmaya yüz tutmuş mahalle medeniyetinin yaşayan son şahitlerinden biridir.
Eskiden İstanbul'un semtleri bugünkü gibi betonun ve otomobillerin hükmü altında değildi.
Mahalleler insanların birbirini isimleriyle tanıdığı küçük memleketlerdi.
Kapılar kilitlenmezdi.
Bir evde pişen yemek komşuya gönderilir, bir evde başlayan matem bütün sokağa yayılırdı.
Çocuklar yalnız kendi ailelerinin değil, bütün mahallenin çocukları sayılırdı.
Kuzguncuk ise bu kültürün en güzel örneklerinden biriydi.
Burada Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Museviler aynı sokakları paylaşırdı.
Birbirlerinin ibadethanelerini tanır, bayramlarını bilir, acılarına ortak olurlardı.
Bugün kulağa masal gibi gelen bu hayat, bir zamanlar İstanbul'un sıradan gerçeğiydi.
Semtin yaşlıları anlatırdı:
Paskalya sabahı Ermeni komşunun kapısına gidilir, bayramı kutlanırdı.
Ramazan geldiğinde Müslüman komşulara iftar tabağı hazırlanırdı.
Musevi ailelerin bayramlarında çocuklar yine aynı sokaklarda oynardı.
Kimse birbirine benzemezdi ama herkes birbirine aitti.
İstanbul'un gerçek zenginliği de buydu.
Kuzguncuk'un Ermeni cemaati XIX. yüzyıla gelindiğinde oldukça kalabalık bir nüfusa ulaşmıştı.
Boğaz'ın serin rüzgârları arasında yaşayan bu insanlar için bir ibadet merkezi artık ihtiyaç hâline gelmişti.
1835 yılında Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi'nin ilk binası yükseldiğinde semtte büyük bir sevinç yaşandığı anlatılır.
Kilise yalnızca dua edilen bir yer değildi.
Mahallenin kalbiydi.
Doğan çocuklar burada vaftiz ediliyor, evlenecek gençlerin nikâhları burada kıyılıyor, ölüler son yolculuklarına buradan uğurlanıyordu.
Bir insan ömrünün bütün durakları bu kapıdan geçiyordu.
İşte bu yüzden eski İstanbul'da ibadethaneler yalnızca dinî kurumlar değil, aynı zamanda sosyal hayatın merkezleriydi.
Bugün belediye binalarının, kültür merkezlerinin ve sosyal tesislerin yaptığı birçok görevi o günlerde mahalle camileri, kiliseleri ve sinagogları yerine getiriyordu.
Bir gün Kuzguncuk yokuşlarında dolaşırken gözlerinizi kilisenin kubbesine kaldırın.
İstanbul size hemen bir sır verecektir.
Bu şehirde mimari hiçbir zaman yalnızca mimari değildir.
Her yapı biraz insan hikâyesidir.
Biraz gözyaşıdır.
Biraz alın teridir.
Biraz da duadır.
Surp Krikor'un taşlarına dikkatle bakıldığında yalnız ustaların emeği değil, bir cemaatin var olma mücadelesi de görülür.
Yangınlar geçirmiştir.
Tamirler görmüştür.
Yoksulluk zamanları yaşamıştır.
Ama ayakta kalmıştır.
Çünkü İstanbul'un eski yapıları yalnız mühendislikle değil, aidiyet duygusuyla inşa edilirdi.
Bir mahalle kendi mabedini korurdu.
Çünkü mabedi korumak biraz da kendi hafızasını korumaktı.
Çocukluğumda yaşlı İstanbulluların anlattığı hikâyelerde sık sık Kuzguncuk geçerdi.
Semtin fırınlarından çıkan çörek kokularından bahsederlerdi.
Ermeni ustaların yaptığı paskalya çöreklerinden...
Rum balıkçıların ağlarından...
Musevi esnafların dükkânlarından...
Boğaz'a açılan kayıklardan...
Ve akşam üzeri bütün bu hayatın üzerine çöken çan ve ezan seslerinden...
Bugün bunların çoğu artık yalnızca hatıralarda yaşıyor.
Fakat Surp Krikor Kilisesi'nin avlusuna girildiğinde insan hâlâ o günlerin izlerini hissedebiliyor.
Çünkü bazı mekânlar zamanı saklar.
Duvarları bir çeşit hafıza deposu gibidir.
Yüz yıl önce söylenen bir dua, bazen yüz yıl sonra bile aynı taşların arasında dolaşmaya devam eder.
Samiha Ayverdi'nin eserlerinde sıkça rastlanan bir düşünce vardır.
Medeniyet yalnızca bina yapmak değildir.
İnsan yetiştirmektir.
Komşuluk kurmaktır.
Mahalle oluşturmaktır.
İstanbul'u İstanbul yapan da saraylardan çok bu kültürdü.
Bugün Topkapı Sarayı'nı gezen milyonlarca insan vardır.
Fakat eski İstanbul'un ruhu çoğu zaman saraylarda değil, Kuzguncuk gibi mahallelerde yaşardı.
Bir çınarın gölgesinde sohbet eden ihtiyarlarda...
Komşusuna yemek götüren kadınlarda...
Sokakta misket oynayan çocuklarda...
Ve birbirinin mabedine saygı gösteren insanlarda...
Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi'nin hikâyesi aslında biraz da İstanbul'un hikâyesidir.
Çünkü İstanbul hiçbir zaman tek sesli bir şehir olmadı.
Bu şehir minarelerle birlikte kubbeleri de taşıdı.
Çan sesleriyle ezanları aynı gökyüzünde buluşturdu.
Birbirine benzemeyen insanların ortak bir şehir kurabileceğini asırlar boyunca gösterdi.
Bugün dünyanın birçok yerinde birlikte yaşama fikri üzerine uzun tartışmalar yapılıyor.
Oysa Kuzguncuk'un eski sokakları bu konuda ciltler dolusu kitaptan daha öğreticidir.
Çünkü burada teori değil hayat vardı.
Komşuluk vardı.
İnsanlık vardı.
Şimdi bazen akşam vakitlerinde Kuzguncuk sahiline iniyorum.
Güneş yavaş yavaş Boğaz'ın sularına gömülürken karşı kıyıda sararan ışıklar yanıyor.
Martılar son kez suya dokunuyor.
İnsan kalabalığı azalıyor.
Ve semt birden eski fotoğraflardaki sessizliğine kavuşuyor.
İşte tam o saatlerde Surp Krikor'un kubbesi kızıl bir ışığa bürünüyor.
O an insan şunu düşünüyor:
Belki de şehir dediğimiz şey taşlardan ibaret değildir.
Belki şehir, insanların birbirlerine bıraktıkları hatıradır.
Belki İstanbul hâlâ ayaktaysa bunu surlarına değil, böyle mahallelere borçludur.
Çünkü şehirler yollarla büyür.
Binalarla yükselir.
Ama ancak hafızalarıyla yaşarlar.
Kuzguncuk'un hafızası ise bugün hâlâ bir çan sesinin peşinden yürümeyi bilenler için yaşamaya devam ediyor.
Ve Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi, Boğaz'ın kıyısında duran yaşlı bir muhafız gibi, iki asırlık sessizliğiyle İstanbul'a şunu fısıldıyor:
"Ben yalnız bir kilise değilim.
Ben bu şehrin hatırladıklarıyım."