İstanbul'un iki yakası vardır derler. Biri gözün gördüğü, diğeri gönlün gördüğü...
Gözün gördüğü yakada Topkapı Sarayı yükselir; kubbeler, surlar, devlet ve ihtişam... Gönlün gördüğü yakadaysa Üsküdar vardır. Sabah ezanını martıların kanadına bırakan, akşamı Boğaz'ın sularına emanet eden eski bir şehir... İşte o eski şehrin sırtlarında, asırlardır rüzgârın bile sesini alçaltarak geçtiği bir avlu vardır. Aziz Mahmud Hüdâyî Camii...
İstanbul'un en gösterişli camilerinden biri değildir. Kubbesi Süleymaniye kadar göğe meydan okumaz. Minareleri Sultanahmet kadar ihtişamlı değildir. Çünkü burası taşın değil, tevazunun mimarisidir. İnsan kapısından içeri adım attığında kubbeyi değil, kendi kalbinin sesini duyar.
Takvimler on altıncı yüzyılın sonlarını gösterirken Osmanlı Devleti görünürde dünyanın en güçlü devletiydi. Ama ihtişamın en parlak günleri geride kalmaya başlamıştı. III. Murad'ın sarayında siyasetin gölgesi uzuyor, doğuda Safevîlerle savaşlar sürüyor, hazine ağır yükler taşıyordu. Devlet büyüktü; fakat insanın iç dünyası her zamanki gibi yalnızdı.
İşte tam o günlerde Bursa'nın eski kadısı Mahmud Efendi, artık bütün makamlarını ardında bırakmış bir dervişti. Aziz Mahmud Hüdâyî adıyla tanınan bu büyük mutasavvıf, insanın en zor seferinin kendi nefsine karşı verilen mücadele olduğunu anlatıyordu. Kılıçla kazanılan zaferlerin ömrü vardı; gönülle kazanılanların ise asırlar...
Rivayet edilir ki şeyhi Aziz Üftâde Hazretleri onu öyle bir terbiyeden geçirdi ki, bir zamanların kadısı, pazarda ciğer sattı; nefsini kırmak için insanların bakışlarına aldırmadı. Çünkü tasavvufta en yüksek makam, başkalarının seni nasıl gördüğü değil, Allah'ın seni nasıl gördüğüdür.
Üsküdar'ın yokuşlarına inşa edilen külliye işte bu anlayışın eseriydi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu Ayşe Hümaşah Sultan, Hüdâyî Hazretleri için bir cami yaptırmaya karar verdiğinde aslında yalnızca bir ibadet mekânı değil, bir gönül şehri kuruyordu. Caminin çevresine tekke, türbe, derviş hücreleri, aşevi, kütüphane ve eğitim odaları eklendi. İnşaat yıllar boyunca sürdü. Taş ustalarının çekici kadar dervişlerin duası da yükseldi göğe.
Tarih kitapları o inşaat sırasında büyük bir felaketten söz etmez. Ne kubbe çökmüştür ne yangın çıkmıştır ne de mimarlar arasında kavga yaşanmıştır. Ama başka bir hikâye vardır.
Üsküdar'ın sokakları her gün biraz daha kalabalıklaşır. Anadolu'dan gelenler, Rumeli'den gelenler, hac yoluna çıkanlar, denizciler, devlet adamları, yoksullar, âlimler... Hepsi aynı kapının tokmağını çalar. Çünkü Hüdâyî'nin dergâhında kimseye "Sen kimsin?" diye sorulmaz; "Gönlün ne hâlde?" diye bakılır.
Belki de bu yüzden Osmanlı padişahları sefere çıkmadan önce Üsküdar'a uğramayı âdet edinmişti. Rivayet olunur ki Sultan I. Ahmed, II. Osman, IV. Murad ve daha niceleri Hüdâyî Hazretleri'nden dua istemeden ordularını yola çıkarmadı. Devletin kılıcı Topkapı'da bileniyor, duası ise Üsküdar'da ediliyordu.
Evliya Çelebi, İstanbul'u anlatırken nice saraylar, çarşılar ve köprüler sayar. Fakat bazı mekânları tarif ederken kelimeleri ağırlaşır. Çünkü bilir ki bazı yapılar mimarın çizdiği plandan daha büyüktür. Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi de böyledir. Burada taşlar konuşmaz; insanlar susar.
Yüzyıllar geçti...
Depremler geldi.
Yangınlar geçti.
İmparatorluk çöktü.
Saltanat sona erdi.
Cumhuriyet kuruldu.
Boğaz'dan buhar gemileri geçti, sonra vapurlar...
Motor sesleri at nalının yerini aldı.
Fakat Hüdâyî Tepesi'nde sabah rüzgârı hiç değişmedi.
Çınarlar aynı gölgeyi vermeye devam etti.
Ezan sesi aynı semaya yükseldi.
Belki de İstanbul'un sırrı tam burada saklıdır.
Bu şehir, yalnızca fethedenlerin değil; gönül yapanların da eseridir.
Ayasofya kubbeyle göğe yaklaşır.
Süleymaniye ihtişamıyla zamana meydan okur.
Sultanahmet altı minaresiyle ufku doldurur.
Aziz Mahmud Hüdâyî Camii ise hiçbirine benzemez.
O, insanın içine yapılan bir camidir.
Belki de bu yüzden Üsküdar vapuru iskeleden ayrılırken ardınıza dönüp son kez baktığınızda, minareyi değil, garip bir huzuru görürsünüz.
İstanbul'un bazı semtleri insanı misafir eder.
Üsküdar ise insanın ruhunu...