Birinci, ikinci, üçüncü kadın ya da domuz!
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde baş role yerleşen kadının bakım emeği kısmından bahse girelim. Lafügüzaf olmasın diye önce kadının feminist perspektif açısından lanetli tarihine bakarsak;
Kadın Eski Yunan’da şeytanın amelinden meydana gelmiş, adi bir varlık sayılırmış.
Eski Çin’de insan bile sayılmaz, ona ad verilmez, 1,2,3… diye numaralandırılır ya da domuz diye çağırılırmış.
Eski Hint anlayışına göre veba, ölüm, yılan, zehir, ateş, cehennem ve kasırga kadından daha hayırlı iken On birinci yüzyıla kadar İngiltere’de kocalar karılarını satabilirmiş.
“Kadının en büyük talihsizliği ya bir melek veyahut da bir şeytan olarak görülmesi olduğu içindir ki onun hakiki kurtuluşu yeryüzü üzerine yerleştirilmesinden, yani insan olarak görülmesinden geçer.” Emma Goldman
TOPLUMSAL ESARET VE AİLE ESARETİ EL ELE
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği aile içinde en fazla kadını “yıkıyor.” Bedeli olmayan bakım emeği sebebiyle gelirden yoksun bırakılma, duygusal, maddi, çevresel ajitasyon, mecburi hapsedilmeler, görünmeyen prangalar her yerimizde.
Ailede bakılacak biri varsa bakıcının müsaitlik durumuna bakılır ki o her zaman kadındır.
Bakım süresi uzadıkça kaçacak yerinin kalmamasına özen gösterir aile üyeleri. Paradan mahrum edilme, sevdiklerinden uzaklaştırılma, narsistik ve duygusal baskılar, yanında ama arkandan çekiştirmeler, özel zevklerden bilhassa aşk ilişkisinden ebediyen uzaklaştırılma onları birkaç sene iyi idare edecek konforu sağlar.
Ve günün birinde kendi hayatının kahramanı olmam cesaretini gösterdiğinde aşması gereken dağlara üst üste yeni barikatlar kurulur.
HEP BİZE HEP BİZE, AL SANA!
Geçici göç olarak rahatlıkla adlandırılabilecek şehirler arası gelgitleri vardır böyle kadınların. Bakılacak ebeveyn nerede, esir orada! Evin vardır ama kendine bir yuva yapamazsın!
Rüyalarında kendini mülkiyetsiz, tanıdık evler arasında savrulan, sırtına giyecek bir şey bile olmayan biri olarak görürsün. Bu kâbus ömür boyu kendini tekrarlar, tekrarlar.
Artık boşandı da derler, kedileri nasılsa öldü de.
Kuşun varsa nasılsa yanında taşır derler, iki esir birlikte her yere gidersiniz ki genelde bu ölüm kokan hastane koridorları olur.
Zorunlu göçlerde kimse kadının çiçekleri vardı ardında; solacaklar demez!
Kimse geride solacak çiçeklerinin bakımını da üstlenmez. Çünkü giden kadına ailesi, arkadaşları, çevresi tarafından verilecek en iyi cezadır sevgi izlerini tamamen silmek…
YENİ HAYAT, ESKİ YÜK
Diken üstünde oturma deyimi her ailede kadına yakışır. Cukkaları ailenin erkekleri kapar, övgüleri alır, anne kadın geçmişinin intikamını kızını ezerek, oğlu yerine kızını hadım ederek bir şekilde halleder. Ortası değil, çok ezilmiş ya da hiç ezilmemiş anne davranışı kızı iknaya çabalar ceza ya da ajitasyonla.
Böylelikle anne, baba, erkek, doktor, psikiyatr, hasta bakıcı, ücretsiz bakım emekçisi kadın çevrenin de sağlam baskısıyla açık hapishanesinde yaşamaya mahkûm edilir.
Uzadıkça uzar bu hikâye.
Diğer yandan birbirlerini özgürleştirmeye çalışan bir avuç kadın, ortak dertlerini dert edinmeyenlere karşı, cinsiyet ayırt etmeksizin hep birlikte, dayanışmayla haykırmasını bekler toplumun: “Kadın, Yaşam, Özgürlük”