İstanbul’un bazı kokuları vardır; insana bir şehri değil, bir zamanı hatırlatır. Yağmur sonrası taş kaldırım, Boğaz’ın tuzlu rüzgârı, eski bir sahafın kitap kokusu, kömür ateşinde pişen kestane… Bir de nargilenin ağır ağır yükselen dumanı vardır.

O duman, İstanbul’da hiçbir zaman yalnızca duman olmamıştır.

Bir kahvehane köşesinde yükselirken sohbetin, bekleyişin, dostluğun ve biraz da dünyanın telaşından uzaklaşmanın işareti olmuştur.

Nargilenin İstanbul’a gelişini kesin bir yıl üzerinden anlatmak kolay değildir. Tütünün Osmanlı coğrafyasına XVI. yüzyılın sonları ile XVII. yüzyılın başlarında girmesinden sonra nargile kültürünün de yaygınlaştığı kabul edilir. Nargilenin kökeni konusunda Hindistan, İran ve Arap coğrafyalarını içine alan farklı tarih anlatıları vardır. Dolayısıyla “şu tarihte İstanbul’a geldi” demekten ziyade, XVII. yüzyılda Osmanlı şehir hayatında görünür ve yaygın bir kültür haline geldiğini söylemek daha doğru olur.

Zaten İstanbul’un nargileyle buluşması, kahvehanelerin yükselişinden bağımsız düşünülemez.

Kahvehaneler XVI. yüzyılın ortalarında İstanbul’da ortaya çıkmaya başlamış, kısa zamanda yalnızca kahve içilen yerler olmaktan çıkıp insanların buluştuğu, konuştuğu, haber aldığı, şiir ve hikâye dinlediği sosyal mekânlara dönüşmüştür.

Nargile ise bu dünyanın içerisine zamanla yerleşmiştir.

Ve İstanbul, ona kendi karakterini vermiştir.

Kahvehaneden İstanbul’a yayılan duman

Eski İstanbul kahvehanelerini bugünün kafeleriyle karıştırmamak gerekir.

Bugünün insanı kahve içmeye gider.

Eski İstanbullu ise kahvehaneye insan görmeye, insan duymaya, insan olmaya giderdi.

Bir köşede nargilesini içen ihtiyar, diğer tarafta tavla oynayan esnaf, gazeteye eğilmiş memur, memleket meselelerini tartışan gençler…

Nargile bütün bu hayatın içerisinde adeta bir metronom gibiydi.

Yavaşlatıyordu.

Çünkü nargile aceleye gelmezdi.

Kömür hazırlanacak, lüle hazırlanacak, su konulacak, marpuç yerleştirilecek, köz kontrol edilecek…

Sonra ilk nefes.

İstanbul'un bugünkü telaşlı insanına belki de en yabancı şey buydu:

Beklemek.

Nargile insana biraz da beklemeyi öğretirdi.

Tophane: İstanbul’da nargilenin semt adı

İstanbul denildiğinde nargilenin akla geldiği semtlerin başında hiç kuşkusuz Tophane gelir.

Tophane, Osmanlı İstanbul’unda top dökümhaneleriyle gelişmiş tarihi bir semt olmanın yanında, zamanla kahvehaneleri ve nargile kültürüyle de özdeşleşmiştir. Günümüzde de Tophane adı nargileyle birlikte anılmaya devam ediyor.

Tarihi Tophane Nargilecisi

Fakat Tophane'yi yalnızca bugünkü nargile kafelerinden ibaret görmek, semtin tarihine haksızlık olur.

Tophane'nin asıl güzelliği, nargilenin şehir manzarasına karıştığı o eski İstanbul atmosferindedir.

Bir tarafta Nusretiye Camii'nin zarafeti, diğer tarafta Tophane Çeşmesi, biraz ötede Boğaz'a açılan Karaköy hattı…

İstanbul burada hem karada hem denizde nefes alır.

Nargile de bu nefese eşlik eder.

Çorlulu Ali Paşa: Taş duvarların arasında bir başka İstanbul

İstanbul'un nargile denildiğinde bugün hâlâ en fazla hatırlanan tarihi mekânlarından biri Çorlulu Ali Paşa Medresesi'dir.

1707-1709 yılları arasında Çorlulu Ali Paşa tarafından yaptırılan külliyenin medrese bölümü zaman içerisinde İstanbul'un önemli buluşma noktalarından birine dönüşmüş, özellikle avlusundaki kahvehaneler nargile kültürüyle özdeşleşmiştir.

Anadolu Nargile Çorlulu Ali Paşa Medresesi

Burada nargile içmek, aslında nargile içmekten biraz daha fazlasıdır.

Taş duvarların arasına oturduğunuzda İstanbul'un bugünü kapının dışında kalır.

Bir kahve, bir çay, közün sesi…

Ve insan ister istemez düşünür:

Bu avluda benden önce kimler oturdu?

Hangi öğrenci burada imtihan öncesi saatlerini geçirdi?

Hangi esnaf günün yorgunluğunu bu taş duvarlara bıraktı?

Hangi âşık, söyleyemediği sözleri nargilenin dumanına emanet etti?

Bugün Çorlulu Ali Paşa'nın avlusunda nargile kültürünün hâlâ yaşadığı çeşitli kaynaklarda belirtiliyor.

İstanbul'un nargile haritası

Nargile kültürünün İstanbul'daki tarihi duraklarını konuşurken yalnızca tek bir mekândan söz etmek doğru olmaz.

Tophane, nargile kültürünün semt kimliği kazandığı en önemli bölgelerden biridir.

Çorlulu Ali Paşa Medresesi, tarihi mimarisi ve avlusuyla eski İstanbul kahvehanesi atmosferini günümüze taşıyan en bilinen duraklardan biridir.

Beyoğlu ve Galata çevresindeki eski kahvehaneler de özellikle XIX. yüzyılda sosyal hayatın önemli parçalarıydı. Arşiv ve araştırmalarda Beyoğlu kahvehanelerinde nargile içildiğine dair kayıtlar bulunuyor.

Emirgan ve Boğaziçi'nin diğer mesire alanları ise nargilenin şehirden kaçış, çınar gölgesinde oturma ve uzun sohbet kültürüyle birleştiği yerler olarak düşünülebilir.

Bugün ise tarihi atmosfer arayanların yanında modern nargile mekânları da İstanbul'un birçok semtine yayılmış durumda.

Ancak mekân değişse de nargilenin ruhu aynı kalıyor:

Oturmak.

Çünkü nargile kültürünün ilk şartı oturmaktır.

Peki nargilenin adabı neydi?

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü eski İstanbul'da nargile içmek yalnızca bir alışkanlık değil, bir adap meselesiydi.

Nargileyi bilen insan önce mekâna saygı gösterirdi.

Yüksek sesle konuşmazdı.

Yanındaki insanın sohbetini bölmezdi.

Nargilenin marpucunu başkasının önüne gelişigüzel uzatmazdı.

Nargileyi bir başkasına verirken marpucu doğrudan insanın yüzüne doğru uzatmak yerine uygun biçimde teslim ederdi.

Közle oynanmazdı.

Başkasının nargilesine izinsiz müdahale edilmezdi.

Ve belki de en önemlisi:

Nargile sohbetin önüne geçirilmezdi.

Çünkü eski kahvehane kültüründe nargile başrolde değildi.

Başrol insandı.

Nargile yalnızca o sohbetin dekoruydu.

Bir de sabır vardı.

İyi nargile aceleyle içilmezdi. Sık sık ve sert çekilmez; közün tütünü yakmasına izin verilmezdi. Nargileci, lülenin ve közün dilinden anlardı.

Kömür fazla gelirse tütün yanar.

Az gelirse nargile küser.

Duman ağırlaşırsa keyif kaçar.

Dolayısıyla nargile içmek biraz da ateşi tanımaktı.

Bir marpuç, bin sohbet

Eski İstanbul kahvehanelerinin en güzel tarafı belki de şuydu:

İnsanlar birbirlerini dinliyordu.

Bugün aynı masada oturan dört insanın dört ayrı telefona baktığı bir dünyada, nargilenin ağır dumanı bize başka bir zamanı hatırlatıyor.

O zamanlar sohbetin bildirimi yoktu.

Mesaj sesi yoktu.

“Görüldü” yoktu.

İnsan insana bakıyordu.

Bir hikâye anlatılıyor, karşısındaki dinliyordu.

Bir tartışma çıkıyor, kahvehanenin tamamı susup dinliyordu.

Bir dost derdini anlatıyor, öteki sadece:

“Anlat…”

diyordu.

Belki nargilenin İstanbul'daki gerçek mirası budur.

Tütün değil.

Duman değil.

Muhabbet.

İstanbul'un dumanı neden güzeldi?

Çünkü İstanbul nargileyi kendi hayatına kattığında ona bir ritüel kazandırdı.

Kahve ile birleştirdi.

Çay ile birleştirdi.

Tavla ile birleştirdi.

Şiirle, musikîyle, sohbetle, Boğaz'la birleştirdi.

Pierre Loti'nin İstanbul'a duyduğu hayranlığın içerisinde nargilenin de bulunması boşuna değildir; Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yayımladığı biyografik bir kaynakta Loti'nin İstanbul'da nargile içtiği ve Türk hayatının pek çok unsuruna hayranlık duyduğu aktarılır.

Çünkü nargile, İstanbul'u seyretmenin de bir biçimiydi.

Bir fincan kahve gibi…

Bir vapurun güvertesi gibi…

Bir mezarlığın sessizliği gibi…

İnsana şehrin hızını değil, şehrin hafızasını dinletirdi.

Bugün İstanbul'un birçok yerinde nargile içilebilir.

Ama tarihi nargile kültürünü arıyorsanız, Tophane'nin sokaklarına, Beyazıt'ın taşlarına, Çorlulu Ali Paşa'nın avlusuna ve Boğaz'ın eski mesire kültürüne bakmak gerekir.

Çünkü İstanbul'da nargile hiçbir zaman yalnızca bir tütün meselesi olmadı.

O, bir oturma biçimiydi.

Bir konuşma biçimiydi.

Bir bekleme biçimiydi.

Ve belki de en önemlisi, hayatı biraz daha yavaş yaşama biçimiydi.

Bugün köz hâlâ yanıyor.

Duman hâlâ yükseliyor.

Ama eski İstanbul'un asıl sorusu hâlâ havada asılı:

“Nargileyi mi içiyoruz, yoksa nargilenin bize hatırlattığı o eski İstanbul'u mu arıyoruz?”

Cevabı belki de dumanın içinde.

Ağır ağır yükselen, sonra Boğaz'ın rüzgârında kaybolan o ince dumanın…

İstanbul'un kendisi gibi.

Biraz hüzünlü.

Biraz yorgun.

Ama hâlâ güzel.