İstanbul, tarih boyunca yalnızca imparatorları, sultanları, tüccarları, şairleri ve seyyahları ağırlamadı.

Bazen dünyanın en büyük kavgalarının yenilmişlerini de misafir etti.

Büyükada ise İstanbul'un bu misafirperverliğinin en tuhaf adreslerinden biriydi.

Bir gün Rusya'da devrim yapmış, Kızıl Ordu'yu kurmuş, Lenin'le birlikte tarihin yönünü değiştirmiş bir adam, İstanbul'un karşı kıyısındaki bu adada balık tutarken görülecekti.

Adı Lev Davidoviç Troçki'ydi.

Ve Büyükada onun için yalnızca bir sürgün yeri değil, aynı zamanda dünyanın en büyük devrimlerinden birini kâğıt üzerinde yeniden kurduğu çalışma odası olacaktı.

İstanbul'a gelen bir yenilmiş

1920'lerin sonunda Sovyetler Birliği'nde Stalin ile Troçki arasındaki iktidar mücadelesi artık geri dönülemez bir noktaya gelmişti.

Troçki, Ekim Devrimi'nin liderlerinden biri, Kızıl Ordu'nun kurucusu ve Bolşevik iktidarın en güçlü isimlerinden olmasına rağmen Stalin'in yükselen bürokratik iktidarına karşı muhalefet etmişti.

Sonunda kazanan Stalin oldu.

Troçki önce Sovyetler Birliği içinde sürgüne gönderildi; ardından ülke dışına çıkarılması kararlaştırıldı.

İşte böylece 1929 yılının Şubat ayında İstanbul'a geldi.

İstanbul onun için gönüllü seçilmiş bir şehir değildi.

Bir anlamda dünyanın büyük devrimcilerinden biri, dünyanın büyük şehirlerinden birine sürgün edilmişti.

Önce Sovyet Konsolosluğu'nda kaldı. Ardından Tokatlıyan Oteli'ne, daha sonra Şişli-Bomonti'deki bir eve geçti.

Fakat İstanbul'un asıl hikâyesi henüz başlamamıştı.

Çünkü Troçki kısa süre sonra Büyükada'ya taşınacaktı.

Ve ada, dört buçuk yıl boyunca onun hayatının merkezine dönüşecekti.

Büyükada: Sürgünün sessizliği

Büyükada'ya ilk geldiğinde İzzet Paşa Köşkü'ne yerleşti.

Sonrasında yaşanan yangın nedeniyle bir süre Savoy Oteli'nde kaldı. 1931-1932 arasında Moda'da bulundu; ardından yeniden Büyükada'ya döndü ve Yanaros Köşkü'nde yaşamını sürdürdü. 1933 Temmuz'una kadar İstanbul'da kaldı.

Bir ada düşünün...

Marmara'nın ortasında.

İstanbul'un kalabalığından birkaç mil uzakta.

Atların faytonları çektiği, çamların denize eğildiği, Rum evlerinin gölgelerinde yazın uzadığı bir ada.

Ve bu adada, dünyanın kaderini değiştirmiş bir adam oturuyor.

Pencerelerinden Marmara'yı seyrediyor.

Masasının üzerinde kitaplar, gazeteler, mektuplar...

Dünyanın dört bir tarafından gelen haberler.

Bir tarafta Stalin.

Diğer tarafta Avrupa'da yükselen faşizm.

Almanya'da Hitler'in yaklaşan gölgesi.

Sovyetler Birliği'nde bürokratik dönüşüm.

Çin.

Komünist Enternasyonal.

Devrim.

Karşı devrim.

Ve bütün bunların ortasında Büyükada'nın sessizliği...

Troçki'nin Büyükada'yı daha sonra "bir kalemle çalışmak için hoş bir yer" olarak nitelemesi boşuna değildi.

Çünkü ada onun için suskunluğun değil, yazının mekânıydı.

Balıkçı Haralambos

Fakat Troçki'nin Büyükada hayatı yalnızca kitaplardan ibaret değildi.

Bazen masadan kalkıyor, Marmara'ya bakıyor ve oltasını alıyordu.

Onu denize götüren kişi genç bir Rum balıkçıydı:

Haralambos.

Troçki'nin anlattığına göre Haralambos'un dedesi, büyük dedesi ve büyük büyük dedesi balıkçıydı. Troçki ondan Marmara'yı öğreniyordu.

Ne güzel bir tesadüftür bu...

Rus Devrimi'nin teorisyeni, Kızıl Ordu'nun kurucusu, Stalin'in en büyük rakibi...

Marmara'nın balıklarını ise Büyükadalı genç bir balıkçıdan öğreniyordu.

İki insanın ortak dili de ilginçti.

Troçki Rusça, Fransızca ve öğrendiği Türkçe kelimeleri kullanıyor; Haralambos Rumca ve Türkçe konuşuyordu.

Böylece iki insan, siyaset kitaplarının kuramadığı bir dili balıkçı teknesinde kuruyordu.

Troçki'nin Büyükada'daki balıkçılık anıları, sürgünün ağır politik atmosferinden sıyrıldığı nadir anlardandı.

Bir anlatıya göre denizde yaklaşık kırk yengeç yakaladıkları bir gün Troçki çocuklar gibi sevinmişti.

Bu ayrıntı, tarihin kitaplarda görmediğimiz Troçki'sidir.

Çünkü tarih bize çoğunlukla Troçki'yi kürsüde, savaş meydanında, Lenin'in yanında veya Stalin'e karşı mücadele ederken gösterir.

Büyükada ise onun elinde oltayla görünen yüzünü saklar.

Masanın üzerinde bir devrim yeniden yazılıyor

Ama balıkçılık dinlenmeydi.

Asıl işi yazmaktı.

Troçki, Büyükada'da inanılmaz bir çalışma temposu içinde yaşadı.

Sabahın çok erken saatlerinde kalkıyor, uzun saatler çalışıyor, dünyanın dört bir yanından gelen gazeteleri ve dergileri okuyordu.

Posta birkaç gün gecikmeli geliyordu.

Ama o, dünyanın merkezinden uzak bir adada olmasına rağmen dünyadan kopmamıştı.

Tam tersine...

Büyükada'dan dünyayı izliyordu.

Ve burada iki büyük eserinin temellerini attı:

Hayatım

ve

Rus Devrimi'nin Tarihi.

"Hayatım", Troçki'nin otobiyografisiydi.

Çocukluğundan başlayarak 1905 Devrimi'ni, 1917 Ekim Devrimi'ni, iç savaşı, Sovyet iktidarının kuruluşunu ve Stalin'le mücadelesini kendi gözünden anlatıyordu.

Eserin yazımına 1929'da Büyükada'da başlandı; kitap 1930'da yayımlandı.

Bir bakıma Troçki, Stalin'in kendisi hakkında yazacağı tarihe karşı kendi tarihini yazıyordu.

Bu yalnızca bir hatırat değildi.

Bir hesaplaşmaydı.

Bir tanıklıktı.

Ve belki de sürgündeki bir adamın, kendi hayatını elinden almaya çalışan tarihe karşı kalemle verdiği cevaptı.

Rus Devrimi'nin Tarihi

Büyükada'nın diğer büyük eseri ise Rus Devrimi'nin Tarihi oldu.

Troçki burada 1917'nin nasıl mümkün olduğunu anlatmaya çalıştı.

Şubat Devrimi'nden Ekim'e uzanan süreci yalnızca olaylar zinciri olarak değil, toplumun sınıfları, siyasal güçleri, ekonomik şartları ve insan davranışları üzerinden değerlendirdi.

Büyükada'nın denize bakan pencerelerinden Rusya'nın devrim günlerine dönüyordu.

Marmara'nın üzerinde güneş batarken, o Petrograd'ın karanlık sokaklarını yeniden kuruyordu.

Bir adada oturuyor, bir imparatorluğun çöküşünü yeniden anlatıyordu.

Bu nedenle Büyükada, Troçki'nin hayatında yalnızca coğrafi bir sürgün noktası değildir.

Büyükada, onun hafıza laboratuvarıdır.

Burada geçmişini yazdı.

Bugünü yorumladı.

Geleceği tartıştı.

Ve dünyanın dört bir yanındaki taraftarlarıyla siyasi ilişkisini sürdürdü.

Muhalefet Bülteni'nin yayınını da İstanbul'dan organize etti; Büyükada, uluslararası Sol Muhalefet'in önemli merkezlerinden biri haline geldi.

İstanbul'un garip misafiri

Troçki'nin İstanbul yılları aslında başlı başına bir İstanbul hikâyesidir.

Beyoğlu'na gitti.

Sultanahmet'i gördü.

Cağaloğlu, Eminönü, Beyazıt ve Arnavutköy'de dolaştı.

Bir yandan İstanbul'un tarihini izlerken diğer yandan kendi tarihinin son derece kritik bir bölümünü yazıyordu.

İstanbul ise onun gözünde yalnızca sürgün yeri değildi.

Dünyanın yollarının kesiştiği bir şehir olarak hayatının bir başka eşiğiydi.

Bir tarafta Sovyetler Birliği...

Bir tarafta Avrupa...

Öte tarafta Amerika...

Ve hepsinin arasında İstanbul.

Troçki'nin kendi yazılarında Constantinople/İstanbul dönemi, hayatının ilerlemesini beklediği bir "ara" olarak da görünür.

İstanbul onun için bir duraktı.

Ama tarih açısından bakıldığında bu durak, oldukça verimli bir istasyondu.

Büyükada'dan ayrılırken

1933 yılının Temmuz ayında artık Türkiye'den ayrılma zamanı gelmişti.

Troçki yaklaşık dört buçuk yıllık İstanbul sürgününü tamamlamıştı.

15 Temmuz 1933'te Büyükada'ya veda eden yazısında adayı ve burada geçirdiği yılları geride bırakmanın hüznünü taşıyordu.

Sonra gemi kalktı.

Büyükada geride kaldı.

Marmara küçüldü.

İstanbul uzaklaştı.

Troçki önce Fransa'ya, ardından Norveç'e ve nihayet Meksika'ya gidecekti.

1940 yılında Mexico City'de bir suikast sonucu öldürüldüğünde arkasında yalnızca bir devrimci hayat değil, Büyükada'da şekillenen büyük bir külliyat da vardı.

Bugün Büyükada'da Troçki'yi aramak

Bugün Büyükada sokaklarında yürürken, faytonların yerini bisikletler ve elektrikli araçlar almış olabilir.

Köşklerin bazıları eskimiş, bazıları yenilenmiş olabilir.

Marmara yine aynı Marmara'dır.

Balıklar hâlâ aynı denizde yüzmektedir.

Ama adanın hafızasında başka bir ses daha vardır.

Bir zamanlar burada bir adam oturuyordu.

Dünyanın en büyük devrimlerinden birine önderlik etmişti.

Sürgündeydi.

Güvenliği için korumaları vardı.

Stalin'den kaçıyordu.

Ama yine de sabahları masasına oturuyor, kalemini eline alıyor ve dünyanın geleceği üzerine yazıyordu.

Sonra bazen kalkıp balıkçı Haralambos ile Marmara'ya açılıyordu.

Belki birkaç saatliğine siyaseti unutuyordu.

Belki de siyaseti hiç unutmuyordu.

Çünkü insan bazen en büyük düşüncelerini bir masanın başında değil, denizin üzerinde kurar.

Troçki'nin Büyükada hikâyesi tam da budur:

Sürgünde bir devrimci, Marmara'da bir balıkçı, İstanbul'da bir yabancı ve Büyükada'da bir yazar...

İstanbul'un tarihindeki bazı insanlar şehre ait değildir.

Ama şehir onların hayatına öyle bir dokunur ki, onlar da şehrin hafızasına ait olurlar.

Lev Davidoviç Troçki de onlardan biridir.

Ve Büyükada bugün yalnızca İstanbul'un güzel bir adası değildir.

Bir zamanlar dünyanın kaderini değiştirmeye çalışan bir adamın, denize bakarak geçmişi yeniden yazdığı yerdir.

Belki de bu yüzden Büyükada'nın rüzgârında hâlâ biraz sürgün, biraz tarih ve biraz da mürekkep kokusu vardır.