Bir şehrin beyazperdedeki yüzü: Casuslar, âşıklar, gurbetçiler ve İstanbul'un hiç bitmeyen hikâyesi
Bir şehri anlatmanın bin türlü yolu vardır.
Tarih kitapları başka türlü anlatır İstanbul'u, şairler başka. Evliya Çelebi'nin İstanbul'u vardır; Yahya Kemal'in, Orhan Veli'nin, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın İstanbul'u…
Bir de kameranın gördüğü İstanbul vardır.
O İstanbul biraz daha farklıdır.
Çünkü sinema, şehri yalnızca göstermez; onu zamanın içine hapseder. Bir sokağın taşları, bir vapurun dumanı, bir kahvehanenin kapısı, bir semtin çocukları, bir meydanın kalabalığı yıllar sonra yeniden karşımıza çıkar. İnsan yaşlanır, binalar yıkılır, sokakların adı değişir ama kamera bir zamanlar gördüğünü saklar.
İstanbul da bu bakımdan dünyanın en büyük sinema dekorlarından biridir.
Hatta belki dekor bile değildir.
İstanbul, filmlerde çoğu zaman başrol oyuncusudur.
İlk kameralar İstanbul'a çevrildiğinde
İstanbul'un sinemayla ilişkisi, Yeşilçam'dan çok daha eskidir.
1919 tarihli İsveç yapımı Demirbaş Şarl (Charles XII), İstanbul'da çekilmiş en eski yabancı filmlerden biri olarak kabul edilir. İsveç Kralı XII. Karl'ın hayatını anlatan film, daha sinema henüz çocukluk çağındayken İstanbul'u beyazperdeye taşımıştı.
Aradan yıllar geçti.
İstanbul artık yalnızca tarihî bir şehir değildi; Avrupa ile Asya arasında duran, Doğu ile Batı'nın birbirine baktığı, casusların, diplomatların, tüccarların ve maceracıların yollarının kesiştiği gizemli bir şehir olarak dünya sinemasının hayal gücüne yerleşmeye başladı.
1936'da İngiliz yapımı The Secret of Stamboul (İstanbul'un Sırrı) bu merakın örneklerinden biriydi.
1952'de ise Hollywood, İstanbul'u casusluk dünyasının içine daha belirgin biçimde soktu. Joseph L. Mankiewicz'in Five Fingers (Ankara Casusu) filmi, İkinci Dünya Savaşı'nın gölgesindeki Türkiye'yi uluslararası casusluk hikâyesinin içine yerleştiriyordu.
Fakat İstanbul'un dünya sinemasındaki kaderini değiştirecek film henüz gelmemişti.
O film için biraz daha beklemek gerekecekti.
Ve bir gün James Bond İstanbul'a geldi
1963…
Sinemanın en meşhur ajanı İstanbul'a ayak bastı.
Sean Connery'nin canlandırdığı James Bond, From Russia with Love ile İstanbul'a geldi.
O günlerde Yeşilköy Havalimanı'na inen Bond'un İstanbul macerası; Ayasofya'dan Sultanahmet'e, Kapalıçarşı'dan Mısır Çarşısı'na, Galata Köprüsü'nden Yerebatan Sarnıcı'na kadar şehrin tarihî kalbinin içinden geçti. Filmin çekimleri 1963 yılında İstanbul'da gerçekleştirildi; Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Boğaziçi ve Haliç filmin İstanbul'daki önemli mekânları arasındaydı.
Başrolde:
Sean Connery.
Karşısında:
Daniela Bianchi.
Ve İstanbul'un unutulmaz sinema karakterlerinden biri:
Pedro Armendáriz'in canlandırdığı Kerim Bey.
Fakat filmin İstanbul macerasının kamera arkasında senaryolardan daha ağır bir hikâye vardı.
Pedro Armendáriz, film çekimleri sırasında ölümcül bir kanser hastalığıyla mücadele ediyordu. Yönetmen Terence Young, onun sahnelerini mümkün olduğunca öne alarak kısa sürede tamamlamaya çalıştı. Armendáriz, ailesinin geleceğini güvence altına almak için büyük acılara rağmen çalışmaya devam etti. İstanbul'daki çekimlerin ardından sağlık durumu daha da kötüleşti ve 1963'te hayatına son verdi.
Böylece Kerim Bey karakteri, sinema tarihinin en hüzünlü kamera arkası hikâyelerinden birini de beraberinde taşıdı.
İstanbul'un taş duvarlarında Bond'un ayak sesleri duyulurken, filmin oyuncularından biri kendi hayatının son sahnelerini yaşıyordu.
Sinema bazen böyledir.
Perdede macera vardır.
Kameranın arkasında ise hayatın kendisi.
Üstelik From Russia with Love çekilirken İstanbul halkının merakı da prodüksiyonu zorlayan unsurlardan biriydi. Ünlü tarihî mekânlarda turistlerin ve meraklıların çekim alanlarına girmesi sorun yaratıyordu. Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı gibi mekânlarda çekimlerin gerçek kalabalıklarla iç içe geçmesi, filmin İstanbul görüntülerine bugün paha biçilmez bir tarihsel değer de kazandırdı.
Bugün o görüntülere baktığımızda sadece James Bond'u görmüyoruz.
1963 İstanbul'unu görüyoruz.
İstanbul'da hırsızlık da zarifti: Topkapi
Bond İstanbul'dan ayrıldıktan yalnızca bir yıl sonra başka bir ekip geldi.
Bu kez şehre casuslar değil, hırsızlar gelmişti.
Jules Dassin'in 1964 tarihli Topkapi filmi, İstanbul'u uluslararası bir soygun hikâyesinin merkezine yerleştirdi.
Başrollerde:
Melina Mercouri, Peter Ustinov ve Maximilian Schell.
Filmin hedefi ise Topkapı Sarayı'ndaki paha biçilmez mücevherli hançerdi.
Dassin, İstanbul'u yalnızca birkaç kartpostal görüntüsü için kullanmadı. Topkapı Sarayı, Ayasofya, Boğaziçi, Haliç, Marmara Denizi ve Dolmabahçe gibi mekânlarda çekimler yapıldı. Ana çekimler 12 Ağustos 1963'te başladı ve İstanbul, filmin görsel dünyasının büyük bölümünü oluşturdu.
Peter Ustinov'un canlandırdığı Arthur Simpson karakteriyle İstanbul'un sokakları, otelleri ve sarayları arasında dolaşırken şehir adeta soygun ekibinin diğer üyesine dönüşüyordu.
Ve filmin en dikkat çekici taraflarından biri şuydu:
Topkapı'nın çatılarında gerçekleştirilen akrobatik soygun sahneleri, daha sonra aksiyon sinemasında çok kez kullanılacak bir görsel dilin öncülerinden oldu.
Bugün Mission: Impossible gibi filmlerde gördüğümüz bazı çılgınlıkların sinema soy ağacında Topkapi'nin de adı vardır.
İstanbul, daha o yıllarda Hollywood'a yalnızca dekor vermiyordu.
Aksiyon sinemasına fikir de veriyordu.
Yeşilçam İstanbul'u keşfediyor
Dünya sineması İstanbul'u gizemli, egzotik ve maceralı bir şehir olarak görürken, Türk sineması başka bir İstanbul'un peşindeydi.
Bizim kameramız İstanbul'a baktığında sarayları değil, önce insanları görüyordu.
1964'te Halit Refiğ'in Gurbet Kuşları filmi bunun en güçlü örneklerinden biri oldu.
Başrollerde genç Cüneyt Arkın ve Pervin Bar vardı. Film, ekonomik sıkıntılar nedeniyle Maraş'tan İstanbul'a göç eden Tahir Ağa ve ailesinin hikâyesini anlatıyordu. İstanbul burada bir masal şehri değildi.
Bir umut şehriydi.
Ama aynı zamanda insanı değiştiren, yoran ve bazen kendisine yabancılaştıran bir şehir.
Tahir Ağa ailesiyle İstanbul'a gelir; yeni bir hayat kurmak ister. Fakat İstanbul'un büyük şehir düzeni, dolandırıcılık, ekonomik mücadele ve aile içindeki değişimler onları başka bir hayatın içine sürükler.
Bu filmle İstanbul'un sinemadaki yüzü değişmeye başladı.
Artık şehir, yabancıların baktığı egzotik bir Doğu şehri değildi.
İstanbullu olmayanların İstanbul'a tutunma mücadelesiydi.
Sadri Alışık'ın İstanbul'u
1966…
Atıf Yılmaz'ın Ah Güzel İstanbul filmi.
Başroller:
Sadri Alışık ve Ayla Algan.
Sadri Alışık'ın Haşmet İbriktaroğlu karakteri, eski İstanbul'un kaybolmakta olan ruhunun sinemadaki en güzel temsilcilerinden biridir.
Bir zamanlar ailesinin servetiyle yaşamış, sonra her şeyini kaybetmiş eski İstanbullu Haşmet…
Karşısında ise İzmir'den İstanbul'a artist olma hayaliyle gelen genç Ayşe.
Bir tarafta eski İstanbul'un inceliği.
Diğer tarafta yeni İstanbul'un hayalleri.
Film aslında iki insanın hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyordu. Türkiye'nin alaturka ile alafranka arasında sıkışan kültürel değişimini İstanbul üzerinden okuyordu.
Sadri Alışık'ın yüzünde ise başka bir şey vardı:
İstanbul'un kaybolan tebessümü.
Sonra İstanbul bir aşk şehrine dönüştü
1968'de Ömer Lütfi Akad'ın Vesikalı Yarim filmi geldi.
Türkan Şoray ve İzzet Günay.
Halil ile Sabiha'nın imkânsız aşkı…
Bir manav dükkânı, bir gazino, sokaklar, vapurlar, geceler…
Ve İstanbul'un o eski, hafif sisli, biraz mahcup, biraz günahkâr yüzü.
Vesikalı Yarim İstanbul'u sadece mekân olarak kullanmadı; aşkın imkânsızlığını şehrin dokusuna yerleştirdi.
İstanbul burada kalabalıktır ama yalnızdır.
İnsanların arasında kaybolacak kadar büyük, bir insanın gözlerinde kaybolacak kadar küçüktür.
Türkan Şoray'ın Sabiha'sı ile İzzet Günay'ın Halil'i, İstanbul'un iki ayrı yakasında değil, iki ayrı hayatında yaşarlar.
Ve şehir, onların kavuşamamasını sessizce izler.
İstanbul'un arabesk yılları
1980'lere geldiğimizde İstanbul artık başka bir şehirdi.
Göç büyümüş, gecekondu mahalleleri çoğalmış, eski İstanbul'un yerini yeni bir şehir almaya başlamıştı.
1987'de Yavuz Turgul'un Muhsin Bey filmi, bu değişimi en güçlü biçimde anlatan filmlerden biri oldu.
Başroller:
Şener Şen ve Uğur Yücel.
Muhsin Bey eski İstanbul'un zarafetini, Türk sanat müziğini ve bir zamanların görgüsünü temsil ederken; Ali Nazik yeni dönemin arabesk dünyasından çıkıp İstanbul'da şöhret arayan genç adamdır.
Film aslında iki insanın değil, iki İstanbul'un karşılaşmasıdır.
İstanbul Modern'in de ifade ettiği gibi Muhsin Bey, 1980'lerle birlikte gelen arabesk yaşam tarzını, değişen beğenileri ve kaybolan değerleri eski İstanbul'un aynasında gösterir.
Şener Şen'in Muhsin Bey'i bu yüzden yalnızca bir film karakteri değildir.
O, kaybolan İstanbul'un son beyefendilerinden biridir.
Eşkıya İstanbul'a geldiğinde
1996…
Yavuz Turgul bu kez İstanbul'a başka bir adam getirdi:
Baran.
Şener Şen'in oynadığı Eşkıya.
Karşısında Uğur Yücel'in Cumali'si.
Dağlardan İstanbul'a gelen yaşlı bir eşkıya, değişmiş bir şehrin içine düşer.
Ama aslında İstanbul değişmiştir.
Baran değişmemiştir.
Ve trajedi de tam burada başlar.
Eşkıya, 1990'ların ortasında Türk sinemasının yeniden seyirciyle buluşmasında önemli bir dönüm noktası oldu. Şener Şen ve Uğur Yücel'in başrollerini paylaştığı film, İstanbul'u yalnızca büyük şehir olarak değil, geçmiş ile bugün arasındaki hesaplaşmanın mekânı olarak kullandı.
Baran'ın İstanbul'a bakışıyla biz de şehre yeniden bakarız.
Köprüler vardır.
Taksiler vardır.
Oteller vardır.
Gece vardır.
Ama eski dünya yoktur.
Nuri Bilge Ceylan'ın karlı İstanbul'u
2002'de İstanbul sinemasının dili değişti.
Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmi, İstanbul'u kalabalığın değil yalnızlığın şehri olarak gösterdi.
Başrollerde:
Muzaffer Özdemir ve Mehmet Emin Toprak.
Yusuf köyden İstanbul'a gelir.
Kuzeni Mahmut'un yanına sığınır.
Aynı evin içinde iki insan vardır ama aralarında koskoca bir şehir durmaktadır.
Kış…
Kar…
Boş sokaklar…
Boğazın soğuğu…
Ve insanın kendi içine kapanması.
İstanbul'un beyazperdede belki de en güzel yüzlerinden biri Uzak ile ortaya çıktı.
Filmde Mahmut'un yaşadığı şehir evi, Nuri Bilge Ceylan'ın kendi eviydi. İstanbul'un karlı görüntüleri de filmin yalnızlık duygusunu büyüten temel unsurlardan biri oldu.
Bu İstanbul'da James Bond yoktur.
Hırsızlar yoktur.
Casuslar yoktur.
Sadece insanlar vardır.
Ve belki de bu yüzden şehir ilk kez bu kadar gerçek görünür.
İstanbul'un hafızası bir Yunan mutfağında
2003…
Tassos Boulmetis'in A Touch of Spice (Politiki Kouzina) filmi.
Başrolde Georges Corraface.
İstanbul bu kez bir yemek tarifinin, bir çocukluğun ve bir ayrılığın hafızasıdır.
Fanis'in çocukluğu 1960'ların İstanbul'unda geçer. Yemekler, baharatlar, aile, aşk ve siyasal olaylar birbirine karışır.
Film Türk-Yunan ortak yapımıydı ve İstanbul'daki Türk bölümleri gerçekten İstanbul'da çekildi. Eminönü'ndeki Mısır Çarşısı gibi mekânlar filmin önemli çekim alanları arasında yer aldı.
Bu filmde İstanbul'un kokusu vardır.
Tarçın vardır.
Kırmızı biber vardır.
Kahve vardır.
Ve bir de memleketinden koparılmış insanların hafızası…
Sinema burada bir köprü kurar.
İstanbul, iki ülkenin geçmişte yaşadığı acıların üzerinde yeniden konuşabilmesine imkân verir.
İstanbul'un sesi
2005'te Fatih Akın kamerayı sokağa çıkardı.
Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul.
Başrolde bu kez bir oyuncu yoktu.
İstanbul'un müziği vardı.
Alexander Hacke ile Fatih Akın, İstanbul'u dolaşarak müzisyenleri, grupları, sokakları ve farklı müzik kültürlerini kaydettiler. Mobil bir kayıt stüdyosu kullanarak şehrin sesini toplamaya çalıştılar. Filmde Baba Zula'dan Erkin Koray'a, Ceza'dan Mercan Dede'ye kadar çok farklı müzik dünyaları bir araya geldi.
İstanbul ilk kez bu kadar doğrudan konuşuyordu.
Davulla.
Bağlamayla.
Elektronik müzikle.
Rock'la.
Rap'le.
Ve vapur düdüğüyle.
Çünkü İstanbul'un yalnızca görüntüsü değil, sesi de vardır.
James Bond geri döndüğünde
Ve 2012…
Bond yeniden İstanbul'da.
Bu kez Daniel Craig.
Skyfall.
James Bond'un motosikletle Kapalıçarşı'nın çatılarında yaptığı kovalamaca, sinema tarihine İstanbul'un en çarpıcı aksiyon görüntülerinden biri olarak geçti.
Çekimler 2011'in sonlarından 2012'ye kadar sürdü. Eminönü Meydanı, Kapalıçarşı ve Ayasofya gibi mekânlar filmin İstanbul çekimlerinde kullanıldı.
İlginç olan şuydu:
Yaklaşık yarım asır önce Sean Connery'nin dolaştığı aynı şehirde bu kez Daniel Craig vardı.
1963'te Bond İstanbul'un sokaklarında dolaşmıştı.
2012'de İstanbul'un çatılarında uçuyordu.
Bir bakıma iki James Bond filmi arasında yalnızca 49 yıl değil, iki ayrı İstanbul vardı.
Birinde at arabaları, eski otomobiller, vapurlar ve 1960'ların İstanbul'u…
Diğerinde motosikletler, güvenlik kameraları, kalabalık caddeler ve küreselleşmiş bir metropol…
Ama Kapalıçarşı hâlâ oradaydı.
İstanbul'un en büyük sinema dekoru, yine kendisiydi.
Dünya İstanbul'a baktı, İstanbul da dünyaya
İstanbul yalnızca James Bond'un şehri olmadı.
Casusların şehri oldu.
Aşıkların şehri oldu.
Gurbetçilerin şehri oldu.
Müzisyenlerin şehri oldu.
Kaybolan insanların şehri oldu.
Nostaljinin şehri oldu.
2011 tarihli Tinker Tailor Soldier Spy da İstanbul'u Soğuk Savaş atmosferinin içine taşıyan uluslararası yapımlardan biriydi. Filmde Gary Oldman, Colin Firth ve Tom Hardy gibi oyuncular yer alırken, İstanbul çekimleri filmin farklı uluslararası lokasyonları arasında kullanıldı.
1999'da Pierce Brosnan'ın James Bond'u The World Is Not Enough ile yine İstanbul'daydı. Bu kez Boğaziçi ve Kız Kulesi hikâyenin görsel dünyasına girdi.
Yani İstanbul, sinemada bir kez keşfedildikten sonra kolay kolay unutulmadı.
Çünkü İstanbul'un kendisi bir senaryodur
Bütün bu filmlere yan yana baktığımızda ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
Yabancı sinema İstanbul'u çoğu zaman gizem olarak gördü.
Yeşilçam ise İstanbul'u hayat olarak gördü.
Hollywood'un İstanbul'unda casuslar vardı.
Yeşilçam'ın İstanbul'unda manavlar, gazinocular, gurbetçiler, fotoğrafçılar, müzisyenler, işsizler, âşıklar ve mahalle insanları vardı.
Batılı yönetmenler Ayasofya'ya, Topkapı Sarayı'na, Boğaz'a baktı.
Türk yönetmenler ise bakkal dükkânına, apartman boşluğuna, vapur iskelesine, gecekonduya ve sokak başına baktı.
Ama ikisinin de ortak bir gerçeği vardı:
İstanbul, kameranın önüne geçtiğinde başka bir şehir oluyordu.
Çünkü bu şehirde tarih dekor değildir.
Tarih sokağın kendisidir.
Bir vapur yalnızca vapur değildir.
Bir köprü yalnızca köprü değildir.
Bir kahvehanenin kapısı, bazen bir insanın bütün hayatına açılır.
Bir sarayın duvarı, yüzlerce yılın sessizliğini taşır.
Bir sokaktan Türkan Şoray geçer.
Bir başka sokakta Şener Şen kaybolur.
Bir meydanda Sadri Alışık İstanbul'a küser.
Bir istasyonda James Bond trene yetişir.
Bir çatıda Daniel Craig motosikletiyle uçar.
Bir apartman dairesinde Nuri Bilge Ceylan'ın insanları birbirlerine rağmen yaşamaya çalışır.
Ve bütün bunların üzerinde İstanbul durur.
Sessizce.
Son sahne
Belki de İstanbul'un sinema tarihindeki en büyük rolü budur:
Hiçbir filme tam olarak ait olmamak.
Çünkü İstanbul, hangi yönetmen gelirse gelsin ondan daha eski bir hikâyeye sahiptir.
1919'da kamera ona döndü.
1963'te James Bond geldi.
1964'te Topkapı'nın mücevherleri çalınmaya çalışıldı.
Yeşilçam İstanbul'un sokaklarında kendi insanını aradı.
Türkan Şoray İstanbul'da bir aşkın peşinden yürüdü.
Sadri Alışık kaybolan şehrini aradı.
Şener Şen eski İstanbul'un son beyefendilerinden birine dönüştü.
Mehmet Emin Toprak kar altında yalnızlığın içinde yürüdü.
Fatih Akın şehrin sesini kaydetti.
Daniel Craig ise Kapalıçarşı'nın çatılarında İstanbul'un üzerinden uçtu.
Ve kamera her seferinde aynı şeyi söyledi:
“Bu şehir bitmez.”
Çünkü İstanbul'un filmi çekilmez.
İstanbul'un filmi, çekilmeye devam eder.
Kimi zaman siyah-beyazdır.
Kimi zaman Technicolor.
Kimi zaman Yeşilçam'ın çiziklerinden geçer.
Kimi zaman Hollywood'un parlak ışıklarıyla parlar.
Kimi zaman da Nuri Bilge Ceylan'ın karında sessizleşir.
Ama perde karardığında, salon boşaldığında ve jenerik sona erdiğinde bile İstanbul orada kalır.
Çünkü bazı şehirler filmlerin içinde yaşar.
İstanbul ise filmleri kendi içinde yaşatır.