İstanbul'u yalnızca camileri, sarayları, hanları, köprüleri, meydanları ve semtleri üzerinden okumak eksik bir İstanbul tarifidir. Bu şehrin bir de sınıfları, sıraları, kara tahtaları, okul bahçeleri ve zil sesleri vardır.

Çünkü İstanbul, biraz da okullarının tarihidir.

Bir şehrin geleceğini anlamanın en iyi yollarından biri, onun çocuklarına nasıl bir eğitim verdiğine bakmaktır. İstanbul'un asırlık liseleri, ortaokulları ve üniversiteleri yalnızca öğrenci yetiştiren binalar olmadı; aynı zamanda Türkiye'nin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal hayatını biçimlendiren büyük hafıza merkezlerine dönüştüler.

Bugün Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin kapısından içeri girerken yalnızca bir eğitim kurumuna değil, 15. yüzyıla kadar uzanan bir tarihe girersiniz. Galatasaray'ın kökleri II. Bayezid döneminde 1481'de kurulan Galata Sarayı Mektebi'ne kadar uzanır. 1868'de Mekteb-i Sultanî adıyla yeniden şekillenen kurum, Batı bilim ve tekniğini Osmanlı eğitim dünyasına taşıyan en önemli yapılardan biri haline gelmiştir.

Galatasaray'ın hikâyesi aslında İstanbul'un modernleşme hikâyesidir.

Ders programlarına yabancı dillerin, müziğin ve Batılı eğitim yöntemlerinin girmesi; farklı din ve kültürlerden öğrencilerin aynı okul çatısı altında buluşması, İstanbul'un kozmopolit yapısının eğitim alanındaki yansımasıydı. Daha sonra bu okulun sıralarından Türkiye'nin edebiyat, siyaset, diplomasi, hukuk, gazetecilik ve sanat dünyasına uzanan sayısız isim çıktı.

Galatasaray'da yalnızca ders okutulmadı; bir kültür dili oluşturuldu.

İstanbul'un bir başka eğitim anıtı ise Robert Kolej'dir.

1863 yılında Bebek'te dört erkek öğrenciyle başlayan Robert Kolej, ABD dışında kurulmuş en eski Amerikan eğitim kurumlarından biri olarak İstanbul'un eğitim tarihinde ayrı bir yere sahiptir. 1871'de Amerikan Kız Koleji'nin kurulmasıyla birlikte bu eğitim geleneği kız öğrenciler için de genişledi. 1971'de iki kurumun birleşmesiyle karma eğitim dönemine geçildi.

Fakat Robert Kolej'in İstanbul'a katkısını yalnızca yetiştirdiği mezunların isimleriyle ölçmek mümkün değildir.

Asıl mesele, İstanbul'a yeni bir eğitim anlayışı getirmiş olmasıdır.

Bilim, yabancı dil, tartışma kültürü, kulüp çalışmaları, sosyal sorumluluk, sanat ve sporun eğitimin ayrılmaz parçaları olduğu düşüncesi, zaman içerisinde Türkiye'nin eğitim anlayışını da etkiledi.

Robert Kolej'in Bebek'teki eski kampüsünün 1971 yılında Türkiye'ye devredilmesi ise başka bir hikâyenin başlangıcıydı. Bu kampüs daha sonra Boğaziçi Üniversitesi'nin Güney Kampüsü olarak üniversite hayatına devam etti.

Yani İstanbul'da bazı okullar yalnızca öğrenci yetiştirmedi; başka okulların da doğmasına vesile oldu.

Beyazıt'a geldiğinizde ise başka bir eğitim dünyasının kapısı açılır: İstanbul Erkek Lisesi.

Osmanlı'nın son dönemlerindeki modern eğitim arayışlarının bir ürünü olarak gelişen okul, 1915'te Almanca eğitim veren resmi bir okul haline geldi. 1923'te İstanbul Erkek Lisesi adını aldı ve 1932'de Atatürk'ün isteği doğrultusunda bugün kullandığı tarihi binaya taşındı. Daha sonraki yıllarda Alman eğitim sistemiyle ilişkisini koruyarak Türkiye'nin en önemli yabancı dil ağırlıklı devlet liselerinden biri haline geldi.

İstanbul Erkek Lisesi'nin hikâyesinde dikkat çekici olan şey, bir devlet okulunun uluslararası eğitim modeliyle nasıl buluştuğudur.

Ve bu okul, İstanbul'un eğitim tarihinde tek başına değildir.

Cağaloğlu, Vefa, Kabataş, Çapa, Erenköy Kız, Kandilli Kız, Pertevniyal, Haydarpaşa, Beyoğlu, Üsküdar...

MEB'in tarihî lise envanterinde İstanbul'da kökleri 15. yüzyıla, 19. yüzyıla ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerine uzanan çok sayıda okul bulunuyor.

Her biri İstanbul'un başka bir semtinde, başka bir sosyal çevresinde, başka bir hayatın içine yerleşmiş durumda.

Kimi tüccarın çocuğunu, kimi memurun oğlunu, kimi Anadolu'dan İstanbul'a gelen bir öğrenciyi, kimi de ilk kez yüksek eğitim hayali kuran genç bir kızı kabul etti.

Bu nedenle İstanbul'un eski okullarının tarihi, aynı zamanda İstanbul'da sınıflar arasındaki hareketliliğin de tarihidir.

Sonra üniversiteler gelir.

İstanbul Üniversitesi, bu hikâyenin en büyük başlıklarından biridir.

Üniversitenin kendi mezun sistemi İstanbul Üniversitesi'nin tarihsel köklerini İstanbul'un fethine kadar götürüyor ve kurumu Avrupa'nın en eski üniversite geleneklerinden biri içerisinde konumlandırıyor. Bugün yüz binlerce mezunuyla devasa bir akademik hafıza meydana getirmiş durumda. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk da üniversitenin tanınmış mezunları arasında gösteriliyor.

İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'taki kapısından giren bir öğrenci, yalnızca bir fakülteye girmez.

Osmanlı'nın Darülfünun tartışmalarından Cumhuriyet'in üniversite reformlarına, tıp eğitiminden hukuka, edebiyattan bilime kadar Türkiye'nin modernleşme serüveninin içinden geçer.

İstanbul Teknik Üniversitesi ise başka bir İstanbul'u temsil eder.

Mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının, teknik insanların İstanbul'a ve Türkiye'ye dokunduğu bir İstanbul...

İTÜ'nün mezunları arasında devlet adamlarından akademisyenlere, mühendislerden sanatçılara kadar pek çok isim bulunuyor. Üniversitenin mezunları bugün enerji, savunma sanayii, ulaşım, telekomünikasyon, teknoloji ve sanayi gibi Türkiye'nin ekonomik omurgasını oluşturan alanlarda görev yapıyor.

İTÜ mezunlarının hikâyesi bize şunu anlatıyor:

Bir okulun İstanbul'a yaptığı katkı yalnızca yetiştirdiği profesör veya bakan sayısıyla ölçülemez.

Bir köprüde, bir barajda, bir fabrikada, bir metro hattında, bir elektrik santralinde, bir bilgisayar sisteminde de okulun izi vardır.

Fakat İstanbul'un eğitim kurumlarını yalnızca "ünlü mezunlar fabrikası" olarak görmek de büyük bir haksızlık olur.

Çünkü asıl mesele, ünlü olmayan mezunlardır.

Her sabah okuluna yürüyerek giden çocuk...

Beyazıt'tan vapura yetişmeye çalışan genç...

Kandilli'nin yokuşundan çıkan kız öğrenci...

Vefa'da okul bahçesine giren çocuk...

Galatasaray'ın koridorlarında Fransızca konuşmayı öğrenen genç...

Robert Kolej'de tiyatro yapan öğrenci...

İTÜ'de gecenin bir yarısı laboratuvarda proje hazırlayan mühendis adayı...

Bunların her biri İstanbul'un görünmeyen tarihinin bir parçasıdır.

Bir şehir bazen büyük meydanlarda değil, küçük sınıflarda değişir.

İstanbul'un asırlık okullarının ekonomik katkısı da burada başlar.

Eğitimli insan yetiştirmek, bir şehrin insan sermayesini artırmaktır.

Doktor hastane kurar, mühendis fabrika yapar, hukukçu hukuk düzenine katkı verir, mimar şehri biçimlendirir, öğretmen yeni kuşakları yetiştirir, sanatçı şehrin ruhunu anlatır, gazeteci toplumun hafızasını kayda geçirir.

Dolayısıyla bir okulun mezunu, okuldan ayrıldığı gün o okulun hikâyesini bitirmez.

Tam tersine, o hikâyeyi şehrin başka bir köşesine taşır.

İstanbul'un yüzlerce yıllık eğitim kurumları böyle bir mezunlar ağı meydana getirmiştir.

Bir okuldan mezun olan yalnızca diploma sahibi olmaz; bir kültürün, bir davranış biçiminin, bir arkadaşlık çevresinin ve bir şehir hafızasının taşıyıcısı olur.

Belki de bu yüzden İstanbul'da bazı okul binalarının önünden geçerken insanın içine tuhaf bir duygu çöker.

Çünkü o binaların duvarlarında yalnızca taş yoktur.

Bir zamanlar orada oturmuş çocukların sesleri vardır.

Bir sınavın heyecanı...

İlk arkadaşlık...

İlk aşk...

İlk başarısızlık...

İlk şiir...

İlk tiyatro...

İlk siyasi tartışma...

İlk büyük hayal...

Ve sonra mezuniyet.

Bir kapıdan çocuk olarak girip aynı kapıdan başka bir insan olarak çıkmak...

İstanbul'un eski okullarının belki de en büyük başarısı budur.

Bugün İstanbul'un nüfusu büyürken, şehir gökdelenlerle, alışveriş merkezleriyle, yeni konutlarla ve dev ulaşım projeleriyle değişirken eğitim kurumlarının tarihi bize önemli bir şeyi hatırlatıyor:

Şehirleri yalnızca beton büyütmez.

Şehirleri insanlar büyütür.

İnsanları ise büyük ölçüde eğitim biçimlendirir.

Galatasaray'ın yüzyılları aşan hafızası, Robert Kolej'in uluslararası eğitim geleneği, İstanbul Erkek Lisesi'nin Almanca-Türkçe eğitim köprüsü, İstanbul Üniversitesi'nin akademik mirası, İTÜ'nün mühendislik geleneği ve İstanbul'un onlarca tarihî lisesinin kuşaktan kuşağa taşıdığı kültür...

Bütün bunlar İstanbul'un görünmeyen altyapısıdır.

Köprüleri nasıl iki yakayı birleştiriyorsa, okullar da kuşakları birbirine bağlar.

Ve belki İstanbul'u İstanbul yapan en büyük eğitim mirası da budur:

Bir neslin öğrendiğini, başka bir neslin üzerine koyarak devam ettirmesi.

Bu yüzden İstanbul'un eski okullarına bakarken yalnızca geçmişe bakmayalım.

O kapılardan bugün de çocuklar giriyor.

Ve her çocuk, İstanbul'un yarın yazılacak tarihinin henüz boş bırakılmış bir sayfasıdır.