Bazı şehirler insanlarını büyütür, bazı insanlar şehirlerini... İstanbul ise ikisini birden yapar. Kendisine dokunan herkesten bir parça alır, sonra o parçaları yüzyıllar boyunca taşın, denizin ve rüzgârın içine saklar. Bu yüzden İstanbul'un hikâyesi yalnızca Türklerin, Rumların, Ermenilerin ya da Yahudilerin değildir. O hikâyenin zarif satırlarında Levantenler de vardır.
Bugün Beyoğlu'nda ağır ağır yürüyen biri, eski apartmanların demir balkonlarına biraz dikkatle bakarsa, taş duvarlardan İtalyanca birkaç kelimenin döküldüğünü duyar. Galata'nın sabah sessizliğinde Fransızca bir selam yankılanır sanki. Çünkü bu semtler, bir zamanlar Akdeniz'in en güzel dillerinin İstanbul Türkçesiyle aynı kahveyi paylaştığı yerlerdi.
Levanten olmak, sadece Avrupa'dan gelip İstanbul'a yerleşmek değildi. Levanten olmak, İstanbul'u memleket bilmekti. Çocuklarını bu şehirde büyütmek, Boğaz'ın sabah sisiyle uyanmak, Galata'nın yokuşlarını ezbere bilmekti. Limana yanaşan gemilerin sesini hayatın doğal ritmi saymaktı.
Osmanlı, ticaretin ve diplomasinin kapılarını dünyaya açarken Levantenler de o kapılardan içeri girdiler. Bankalar kurdular, okullar açtılar, matbaalar kurdular, tiyatrolar yaptılar. Bugün hayranlıkla baktığımız nice bina, onların estetik anlayışının sessiz tanığıdır.
Galata'daki görkemli merdivenler yalnızca taştan yapılmadı; onları inşa eden ve Camondo ailesinin vizyonu, İstanbul'un modernleşme hikâyesine işlendi. O merdivenlerden çıkan yalnız insanlar değildi; yükselen, bir şehrin kültürel ufkuydu.
Yıllar sonra, İstanbul'un zarafetini dünyanın diplomasi salonlarına taşıdı. Ardından oğulları ve , Boğaz'ın kıyısından aldıkları ilhamı cazın ve rock müziğin tarihine yazdılar. Bir bakıma İstanbul'un sesi, Atlantik'in öte yakasında yankılandı.
Levantenler hiçbir zaman kalabalık olmadılar. Ama şehirlerin kaderini kalabalıklar değil, iz bırakanlar değiştirir. Onlar, İstanbul'a yalnızca ticaret değil; nezaket, incelik ve birlikte yaşama kültürü de bıraktılar. Beyoğlu'nun apartmanlarında piyano sesleriyle ezan aynı akşamın içine karışabiliyordu. Hiç kimse bunu yadırgamıyordu. Çünkü İstanbul'un gerçek kimliği, farklılıkların kavga etmeden yan yana yaşayabilmesiydi.
Bugün o eski pastanelerin çoğu yok. Konsolosluk baloları tarihin sayfalarında kaldı. Fransızca tabelalar silindi, İtalyanca şarkılar sustu. Ama şehir, hafızasını tamamen kaybetmedi. Akaretler'in taş cephelerinde, Galata'nın yokuşlarında, Karaköy'ün eski hanlarında ve Boğaz'a bakan yalıların pencerelerinde hâlâ o zarif dünyanın gölgesi dolaşıyor.
İstanbul'u anlamak isteyen, sadece surlara bakmamalı. Biraz da Pera'nın kaldırımlarına, Galata'nın taşlarına ve eski apartmanların kapı tokmaklarına dokunmalı. Çünkü bazen bir şehrin gerçek tarihi, resmî belgelerde değil; kapısını usulca kapatan son Levanten ailenin ardında bıraktığı sessizlikte saklıdır.
İstanbul, fetihlerle büyüdü; ama birlikte yaşamayı bilen insanlarla güzelleşti. Levantenler de bu şehrin zarafetini çoğaltan, ona Akdeniz'in güneşini ve Avrupa'nın estetiğini taşıyan sessiz mimarlardı.
Belki de bugün İstanbul'un en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni binalar değil, eski ruhudur. Çünkü şehirleri ayakta tutan beton değil; hatıralardır.