Gökyüzüne bakıp yıldızları sayan bir milletin, uzaya çıkınca neden hâlâ Turist Ömer’e takılı kaldığının hikâyesi…
Fergani ismini bilir misiniz?
Hani şu, bundan yaklaşık bin iki yüz yıl önce gökyüzüne bakıp da “Acaba yukarıda neler oluyor?” diye merak edenlerden biri. 9. yüzyılda yaşamış, Güneş’in hareketlerini incelemiş, gezegenlerin hareketleri üzerine eserler yazmış ilk Türk astronomlarından. Yani biz daha gökyüzüne bakarken boynumuzu incitmemeyi öğrenememişken, Fergani gök cisimlerinin hesabını yapıyordu.
Peki, Uluğ Bey’i duydunuz mu?
1394-1449 yılları arasında yaşamış, Timur İmparatorluğu’nun hükümdarı, matematikçi ve astronom… Semerkant’ta öyle sıradan bir gözlemevi değil, çağının en önemli rasathanelerinden birini kurmuş. Yıldızların kataloğunu hazırlamış, “Zic-i Uluğ Bey” adlı eseriyle astronomi tarihine adını yazdırmış. Üstelik adı Ay’daki bir kratere verilmiş.
Düşünebiliyor musunuz? Adamın adı Ay’da yaşıyor, kendisi yüzyıllar önce dünyadan ayrılmış. Bizde ise bazı isimler daha kendi mahallesinde tanınmıyor!
Ali Kuşçu…
1403-1474 yılları arasında yaşamış, Uluğ Bey’in öğrencisi, matematikçi ve astronom. İstanbul’un enlem ve boylamını hesaplamış, astronomi ve matematik alanında önemli eserler vermiş. Onun da adı Ay’da bir bölgeye verilmiş.
Takiyüddin…
1526-1585 yılları arasında Osmanlı’da yaşamış, İstanbul rasathanesini kurmuş, gözlem araçları geliştirmiş, trigonometri üzerine çalışmalar yapmış. Yani İstanbul’un gökyüzüne uzanan bir bilim geleneği var.
Kısacası, gökyüzüne bakınca yalnızca yıldızları değil, kendi bilim tarihimizin izlerini de görüyoruz.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü gökyüzüne bu kadar meraklı bir geçmişin mirasçıları olarak uzayla ilişkimizin, en azından televizyon karşısında, epey renkli bir tarafı var.
1970’lerden itibaren hayatımıza giren Uzay Yolu (Star Trek), Uzay 1999, Savaş Yıldızı Galactica, Ziyaretçiler ve 25. Yüzyıl gibi dizileri hayranlıkla izledik. Uzay gemileri, ışınlanmalar, bilinmeyen gezegenler, galaksiler arası yolculuklar…
Ekranın karşısında oturup insanlığın geleceğini seyrettik.
Ama bizim sinemamızın uzayla kurduğu ilişki biraz farklıydı.
Amerikalılar uzaya insan gönderiyor, biz Turist Ömer’i gönderiyorduk!
Onlar uzay gemilerinde yaşam destek sistemlerini tartışırken, biz uzaylıya nasıl laf yetiştirilir, onun üzerinde çalışıyorduk.
NASA’nın mühendisleri roketin yakıtını hesaplıyor, bizim senaristler Turist Ömer’in bir sonraki küfrünü…
Bilim başka bir yere, mizah bambaşka bir yere doğru ilerliyordu.
Gerçi bizim sinemamızın da kendine göre bir uzay programı vardı. Yakıtı kahkaha, navigasyonu hazırcevaplık, haberleşme sistemi ise bol miktarda küfür!
Yeşilçam’ın meşhur Turist Ömer Uzay Yolunda filmi, bu ilişkinin unutulmaz örneklerinden biriydi. Turist Ömer, uzay gemisine adımını atmış, Kaptan Kirk’ün ve Mr. Spock’un dünyasına dalmıştı. Bizim Turist’in uzayda ne işi vardı diye soranlara cevabımız hazırdı: Dünyada yapacak işi mi vardı?
Filmin bir sahnesinde, Spock’un Turist Ömer’i incelemekten bunaldığı an gelir.
Spock, Kaptan’a dönerek:
— Kaptan, bu soruşturmayı ben yapamayacağım. Sinirlerimin gücü kalmadı.
Turist Ömer de yapıştırır cevabı:
— Senin bütün gücün kulaklarına gitmiş be kabakulak!
İşte o an, uzay çağının bütün bilimsel ciddiyeti bir anda yerle bir olur.
Milyonlarca kilometrelik mesafeleri aşan bir medeniyet, karşısında İstanbul’dan çıkmış bir Turist Ömer bulmuştur. Adamın uzay gemisinde bile yabancılık çekmemesi bir yana, Spock’un mantık sistemini de bozmuştur.
Mr. Spock, evrenin sırlarını çözmek için yetiştirilmiş olabilir ama Turist Ömer karşısında mantık devreleri yanmıştır.
Buna da bir çeşit teknolojik gelişme diyelim!
Şimdi burada bir durup düşünmek gerekiyor.
Bizim sinemamızın uzayı ti’ye alması elbette başlı başına bir kusur değil. Mizahın, parodinin, absürtlüğün de kendine göre bir değeri var. Turist Ömer’in uzay macerası, kendi döneminin seyir zevkini yansıtan, bugün hâlâ gülümseten bir film.
Ama mesele yalnızca Turist Ömer değil.
Mesele, uzaya bakarken ne gördüğümüz…
Bir tarafta Fergani, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Takiyüddin gibi isimler var. Diğer tarafta ise uzayı, bilimi ve geleceği çoğu zaman yalnızca eğlencelik bir dekor olarak kullanan anlayış…
Elbette bir milletin bilim tarihiyle sinema komedisini karşı karşıya koymak doğru olmaz. İnsan hem bilim üretebilir hem de kendi hâline gülebilir. Hatta bazen gülmek, en ciddi meseleleri anlatmanın en etkili yoludur.
Belki de bizim hikâyemizin asıl komik tarafı burada başlıyor.
Çünkü biz yalnızca uzayı değil, hayatın içindeki pek çok meseleyi de ti’ye almayı öğrendik.
Hayat pahalılığını…
İşsizliği…
Geçim derdini…
Her sabah yeni bir hesapla uyanmayı…
Markete girerken fiyat etiketlerine, çıkarken cüzdana bakmayı…
Bir zamanlar bilim kurgu dizilerinde gördüğümüz geleceğin, bugün mutfak masasında karşımıza çıkmasını…
Belki de insanımız şöyle düşündü:
“Normal yoldan derdimizi anlatıyoruz, dinleyen yok. Biraz gülelim, belki o zaman anlayan çıkar.”
Böylece mizah, yalnızca eğlencenin değil, çaresizliğin de dili oldu.
Bir bakıma memleketin bütün sorunları uzay gemisine binip önümüze dizildi. Biz de karşılarına Turist Ömer’i çıkardık.
Ama gelin görün ki, hayat pahalılığı Mr. Spock gibi mantıkla ikna olmuyor. İşsizlik, Turist Ömer’in bir repliğiyle ortadan kalkmıyor. Geçim derdi, kahkaha attık diye kendiliğinden ışınlanıp başka bir galaksiye gitmiyor.
Gülüyoruz, çünkü bazen başka türlü anlatamıyoruz.
Turist Ömer, Mr. Spock’un sinirlerini tüketip dünyaya geri döneli çok oldu.
Fakat bizim uzayla ilişkimiz hâlâ tuhaf bir yörüngede seyrediyor.
Bir zamanlar gökyüzünü inceleyen, yıldızların hesabını yapan, rasathaneler kuran bir medeniyetin çocuklarıyız. Bugün uzaya dair konuşurken bilimsel başarılarımızı, araştırmalarımızı ve geleceğe dönük hedeflerimizi de konuşmamız gerekiyor.
Çünkü uzay, yalnızca filmlerde kahkaha attığımız bir yer değil; bilimin, teknolojinin, merakın ve insanlığın geleceğinin de sahnesi.
Ve belki de asıl mesele, uzaya çıkıp çıkmamaktan önce, gökyüzüne hangi gözle baktığımızdır.
Fergani göğe baktı, yıldızların hareketini anlamaya çalıştı. Uluğ Bey göğe baktı, rasathane kurdu. Ali Kuşçu göğe baktı, İstanbul’un koordinatlarını hesapladı.
Biz de göğe bakıyoruz…
Ama bazen yıldızları değil, faturaların son ödeme tarihini görüyoruz.
Turist Ömer’in uzay macerasına gülmek güzel.
Yalnız, uzaya dair bütün hikâyemiz o filmden ibaret kalmasın.
Çünkü evrenin sonsuzluğunda kaybolmak başka şey, kendi geleceğimize Fransız kalmak başka…
Ve bizim artık uzaya Fransız kalmaktan kurtulup, gökyüzüne biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
Kim bilir…
Belki bir gün uzay gemimizin kapısı açılır, içeriden bir ses duyulur:
“Dünya’dan gelenler, hoş geldiniz!”
Bizimkiler de şöyle cevap verir:
“Hoş bulduk da… Burada hayat pahalılığı nasıl?”
Ve galaksiler arası ilk ekonomik araştırmayı da böylece başlatmış oluruz!