Bazı insanlar vardır; hayatlarını bir meslek, bir mevki, bir başarı hikâyesi olarak anlatamazsınız. Onların hayatı daha çok bir arayışın hikâyesidir. Kendilerini bulmak için önce kendilerinden uzaklaşırlar. İçinden geçtikleri karanlık, sonunda onları ışığın ne olduğunu anlamaya götürür.

Ayşe Şasa böyle bir insandı.

1 Şubat 1941'de İstanbul'da dünyaya gelen Ayşe Mihriban Şasa, Batılı hayat tarzının ve Cumhuriyet elitinin kültürel atmosferinde yetişti. Çocukluğunun önemli bir bölümünü yabancı mürebbiyelerin gözetiminde geçirdi; bale, piyano ve yabancı dil eğitimi aldı. Fakat bu hayatın dışarıdan görünen konforu, içeride aynı huzuru üretmedi. Şasa'nın kendi anlatılarında çocukluk yılları, yalnızlık ve aidiyetsizlik duygusuyla birlikte anılır.

Belki de onun bütün hayatını anlamak için ilk bakılması gereken yer burasıdır:

Ayşe Şasa, kendisine verilmiş bir kimlikle yetinemedi.

Çünkü kimlik yalnızca doğduğunuz aile, konuştuğunuz dil, aldığınız eğitim, yaşadığınız çevre değildir. Kimlik, insanın geceleri kendi kendisine sorduğu o cevapsız sorudur:

"Ben kimim?"

Ve Ayşe Şasa'nın hayatı, bu soruya verilmiş uzun ve sancılı bir cevaptır.

Yeşilçam'ın içinde doğan başka bir sinema

Şasa'nın sinemayla tanışması, yönetmen ve yapımcı Atıf Yılmaz'ın yanında çalışmasıyla başladı. 1960'lı yıllardan itibaren senaryo yazmaya koyuldu. Türk sinemasının büyük dönüşüm yıllarında Yeşilçam'ın içinde yer aldı ve çok sayıda filmin senaryosuna imza attı.

Ah Güzel İstanbul, Toprağın Kanı, Murat'ın Türküsü, Cemo, Gramofon Avrat, Arkadaşım Şeytan, Dinle Neyden gibi filmler onun senaryo dünyasının farklı dönemlerini gösteren çalışmalardan bazılarıydı.

Fakat Şasa'yı yalnızca "Yeşilçam senaristi" olarak tanımlamak, onun hikâyesini yarıda bırakmak olur.

Çünkü Ayşe Şasa'nın asıl meselesi zamanla sinemanın kendisinden daha büyük bir yere taşındı.

O, insanı anlatmak istiyordu.

İnsanın korkusunu, yalnızlığını, kötülüğünü, iyiliğini, parçalanmışlığını...

Ve belki de en önemlisi, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığında neye dönüştüğünü.

Bu nedenle onun sinema üzerine düşünceleri de klasik bir sektör tartışmasının ötesindeydi. Sinemayı yalnızca eğlendiren veya hikâye anlatan bir araç olarak görmüyor; insanın varoluşuna, topluma ve kültüre temas eden bütüncül bir sanat olarak değerlendiriyordu.

Kırılma noktası: Deliliğin karanlığından geçmek

1973 yılı Ayşe Şasa'nın hayatında büyük bir kırılma meydana getirdi.

Ağır bir ruhsal hastalık teşhisi konuldu ve uzun yıllar süren zorlu bir dönem başladı. Yeşilçam'ın hareketli dünyasından giderek uzaklaştı, içine kapandı ve uzun bir yalnızlık dönemi yaşadı.

Fakat hayatın paradokslarından biri burada ortaya çıkıyordu.

Şasa'nın "delilik" olarak adlandırılan karanlık yolculuğu, yıllar sonra onun dünyayı daha başka bir gözle görmesine yol açacaktı.

Belki de insanın bazı cevaplara ulaşabilmesi için önce bütün hazır cevaplarını kaybetmesi gerekiyordu.

Ayşe Şasa'nın hayatında bu dönem, yalnızca bir hastalık dönemi değil; aynı zamanda varoluşsal bir hesaplaşmadönemi olarak okunabilir.

Çünkü insan bazen dünyaya tutunamayınca kendisine dönüyor.

Ve kendisine döndüğünde, orada dünyanın ona anlatmadığı sorularla karşılaşıyor.

Bir kitapla açılan kapı

1981 yılı Şasa'nın hayatında başka bir dönüm noktasıdır.

İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserini okumasıyla tasavvuf düşüncesiyle ciddi biçimde tanıştı. Sonrasında tasavvuf üzerine okumalarını derinleştirdi; İsmet Özel, Mustafa Kutlu ve Mahmud Erol Kılıç gibi isimlerle tanıştı.

Burada önemli olan, Şasa'nın tasavvufa bir "entelektüel moda" olarak yaklaşmamış olmasıdır.

Onun için tasavvuf, hayata başka türlü bakmanın kapısıydı.

Çünkü tasavvuf, Şasa'nın yaşadığı parçalanmışlık duygusuna bir bütünlük fikri sunuyordu.

Modern insan kendisini merkeze koyuyordu.

Tasavvuf ise ona merkezin kendisi olmadığını söylüyordu.

Modern insan dünyayı kontrol etmeye çalışıyordu.

Tasavvuf ise ona teslimiyetin, tevekkülün ve hikmetin başka bir bilgi biçimi olduğunu hatırlatıyordu.

Modern insan kendisini yalnızca aklıyla tanımlıyordu.

Tasavvuf ise insanın aklın yanında kalbine, ruhuna ve iç dünyasına da bakmasını istiyordu.

Şasa'nın dönüşümünün temelinde de böyle bir iç bütünleşme arayışı görülür.

"Delilik Ülkesi"nden "Ruh Macerası"na

Ayşe Şasa'nın eserlerine baktığımızda aslında bir hayatın aşamalarını görürüz.

Yeşilçam Günlüğü, onun sinema dünyasına içeriden bakan gözüdür.

Düş, Gerçeklik ve Sinema, sinemanın ötesinde sanat ve hakikat üzerine düşüncelerinin izlerini taşır.

Delilik Ülkesinden Notlar, yaşadığı ruhsal kırılmanın içinden konuşur.

Şebek Romanı, modern dünyanın ve insanın yabancılaşmasını distopik bir anlatı üzerinden sorgular.

Ve Bir Ruh Macerası...

İşte bu kitap, Ayşe Şasa'nın hayatını anlamak isteyenler için belki de en önemli kapılardan biridir. 2009'da yayımlanan eser, Şasa'nın hayatını ve düşünce dünyasını kendi anlatımıyla açtığı nehir söyleşi niteliğindedir.

Kitapların isimleri bile bize bir hikâye anlatır:

Yeşilçam...

Delilik...

Ruh...

Sanki dış dünyadan iç dünyaya doğru ilerleyen bir yolculuk.

Önce sinemanın kalabalığı.

Sonra zihnin yalnızlığı.

En sonunda ruhun sessizliği...

Ayşe Şasa'nın tasavvufu: Kaçış değil, dönüş

Şasa'nın tasavvufi düşüncesini yalnızca "dindarlaşma" şeklinde tanımlamak eksik kalır.

Onun yaşadığı dönüşüm daha derin bir anlam taşır.

Çünkü Şasa'nın dünyasında tasavvuf, dünyadan kaçmak değil; dünyayı hakikatiyle görebilmek için insanın kendi nefsine bakmasıdır.

Bu nedenle onun düşüncelerinde modernite eleştirisi ile tasavvufi düşünce yan yana gelir.

Şasa, modern insanın yaşadığı yabancılaşmayı yalnızca toplumsal bir mesele olarak değil, ruhsal bir mesele olarak da görür. Nitekim "Tasavvuf ve Modernite" başlıklı yazısı da onun bu iki dünya arasındaki ilişkiye duyduğu ilgiyi açıkça gösterir.

Burada tasavvufun Şasa açısından taşıdığı en önemli anlamlardan biri tevhid fikridir.

Parçalanmış insanın yeniden bütünleşmesi...

Dünyanın parçalı görüntüsünün ardında bir bütünlük bulunduğunu fark etmek...

Benliğin iktidarından vazgeçip daha büyük bir hakikatin önünde durmak...

Ve belki de en önemlisi:

İnsanın kendisini bulmasının, kendisini merkeze koymaktan değil, kendisini aşmaktan geçtiğini anlaması.

Bu yüzden Şasa'nın tasavvufi yolculuğu, bir düşünce sistemine dışarıdan bakmak değil; o düşüncenin kendi hayatında karşılık bulmasını aramak şeklinde gelişmiştir.

"Ben"den "Biz"e, oradan "O"na

Ayşe Şasa'nın hayatını tek bir cümleyle anlatmam gerekseydi, sanırım şöyle derdim:

Kendi benliğinin içinde kaybolmuş bir insanın, kendisini aşarak hakikate ulaşma çabası.

Bu yüzden onun eserlerinde yalnızlık, rüya, delilik, sinema, modernlik, din, tasavvuf ve insan birbirinden kopuk konular değildir.

Hepsi aynı sorunun farklı yüzleridir:

İnsan neden var?

Ve insan, kendi varlığının anlamını nerede bulabilir?

Şasa'nın cevabı giderek daha belirgin hale gelir:

İnsan yalnızca dış dünyayı değiştirerek kurtulamaz.

Önce kendi iç dünyasına bakmalıdır.

Nefsini tanımalıdır.

Acısıyla yüzleşmelidir.

Kibrini fark etmelidir.

Teslimiyeti öğrenmelidir.

Ve hakikati yalnızca zihniyle değil, kalbiyle de aramalıdır.

Belki de onun tasavvufla kurduğu ilişkinin en sahici tarafı budur.

Tasavvuf onda bir "bilgi" olmaktan çıkar, bir hayat terbiyesine dönüşür.

Ayşe Şasa'nın kimliği: Arada kalmışlığın değil, yeniden doğuşun kimliği

Ayşe Şasa'yı yalnızca "Yeşilçam'ın kadın senaristi", "tasavvufa yönelen yazar" veya "ruhsal hastalık yaşamış sanatçı" diye tanımlamak haksızlık olur.

Çünkü bütün bu sıfatlar onun hayatının yalnızca bir parçasıdır.

Şasa'nın asıl kimliği, arayışın insanı olmasıdır.

Batı ile Doğu arasında...

Sinema ile edebiyat arasında...

Akıl ile kalp arasında...

Modern dünya ile gelenek arasında...

Hastalık ile şifa arasında...

Ve nihayet insan ile hakikat arasında yürüdü.

Bu yürüyüşün en güzel tarafı ise şuydu:

Hayatındaki kırılmaları saklamadı.

Tam tersine onları yazıya dönüştürdü.

Bu yüzden Delilik Ülkesinden Notlar, yalnızca bir ruhsal hastalığın notları değildir.

Bir Ruh Macerası, yalnızca bir hayat hikâyesi değildir.

Yeşilçam Günlüğü, yalnızca sinema hatıralarından ibaret değildir.

Hepsi bir bütünün parçalarıdır.

Ayşe Şasa'nın kendi ruhunu arama hikâyesinin parçaları...

Son perde

16 Haziran 2014'te İstanbul'da hayatını kaybetti.

Fakat bazı insanların ölümü, hikâyelerinin sonu değildir.

Çünkü onlar geride yalnızca kitap bırakmazlar.

Bir bakış bırakırlar.

Bir soru bırakırlar.

Bir tereddüt...

Bir kapı...

Ayşe Şasa'nın bıraktığı kapı ise belki de şudur:

İnsanın kendisini bulabilmesi için önce kendisine yabancılaşmasının nedenlerini anlaması gerekir.

Şasa, hayatının ilk döneminde Batı'nın modern dünyasına bakarak kendisini tanımaya çalıştı.

Sonra sinemaya sığındı.

Sonra yalnızlığa düştü.

Sonra karanlığın içinden geçti.

Sonra tasavvufla karşılaştı.

Ve nihayet hayatı başka bir cümleye dönüştü:

Aradığımız hakikat bazen dünyanın uzak bir köşesinde değil, kendi içimizde yıllardır kapısını çalmadığımız odadadır.

Ayşe Şasa'nın hikâyesi, işte o kapının önünde durmanın hikâyesidir.

Belki de bu yüzden onun adı, Türk sinemasının tarihinden daha büyük bir yere yazılmalıdır.

Çünkü o yalnızca film senaryoları yazmadı.

Kendi ruhunun senaryosunu da yeniden yazdı.

Ve o senaryonun son sayfasına ölüm değil, arayışın devam ettiğini anlatan bir sessizlik koydu.

Çünkü bazı yolculuklar mezarda bitmez.

Bazı insanlar öldükten sonra da bize aynı soruyu sormaya devam eder:

"Sen, kendini gerçekten buldun mu?"