İstanbul’un bazı yapıları vardır; kapısından içeri girmeden de bir hikâyenin eşiğinde durduğunuzu hissedersiniz. Taşları konuşur, pencereleri geçmişe açılır ve suskunluğu bile bir devrin sesini taşır.
Topkapı Sarayı’nın dış surlarına yaslanmış, Gülhane Parkı’nın tarih kokan yollarına bakan bu zarif köşk, yalnızca Osmanlı mimarisinin güzel bir örneği değil aynı zamanda o, İstanbul’un gündelik hayatını sarayın penceresinden seyreden bir hükümdarın locası; geçip giden alayların, törenlerin ve şehrin değişen yüzünün sessiz şahididir.
Bir zamanlar buradan geçenlerin başlarını kaldırıp baktığı, padişahın ise yukarıdan şehri seyrettiği bu köşk, bugün bize başka bir şey sorar:
Bir şehri seyretmekle onu gerçekten tanımak arasında ne kadar mesafe vardır?
Alay Köşkü’nün hikâyesi, bugünkü mermer ve zarif mimariden çok daha eskiye uzanır. İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nın şehirle buluştuğu noktada, surların köşe burcu üzerinde bir seyir mekânı bulunduğu kabul edilir. XVI. yüzyıl sonlarında burada ahşap bir köşkün varlığı da kaynaklarda yer alır. Bugün gördüğümüz yapı ise Sultan II. Mahmud devrinde, 1819-1820 yıllarında inşa edilmiştir.
Köşkün adı, vazifesini anlatır: Alayları seyretmek.
Osmanlı’da sefer hazırlıkları, zafer dönüşleri ve esnaf geçitleri, yalnızca askerî yahut idarî merasimler değildi. Şehrin bütün renklerini sokağa döken, mesleklerin hünerlerini sergilediği, halkın hükümdarla göz göze gelebildiği büyük buluşmalardı. Padişah, köşkün penceresinden geçitleri izler; halk da hükümdarını selamlardı. Bu sebeple Alay Köşkü, Selâm Köşkü adıyla da anılırdı.
Bir düşünün…
Bugün İstanbul’da bir etkinlik düzenlendiğinde yollar kapanıyor, trafik kilitleniyor, herkes telefonunu çıkarıp görüntü almaya çalışıyor. O devirde ise İstanbul’un caddeleri, mesleklerin ve insanların kendilerini anlattığı bir sahneye dönüşüyordu. Sahnenin locası da Alay Köşkü’ydü.
Alay Köşkü’nü Evliya Çelebi’den ayrı düşünmek, İstanbul’un sesini kısarak okumaya benzer.
Evliya Çelebi, XVII. yüzyıl İstanbul’unu anlatırken yalnızca sarayları, camileri, çarşıları saymaz; şehrin insanını, esnafını, törenlerini ve gündelik hayatın renklerini de kayda geçirir. Onun anlattığı esnaf alaylarında her meslek kendi kıyafetiyle, kendi hüneriyle, kendi gösterisiyle geçer. İstanbul, adeta mesleklerin yürüyen bir kitabına dönüşür.
Seyahatnâme’de anlatılan bu geçitlerin en güzel tarafı, şehrin yalnızca yönetenlerden ibaret olmadığını göstermesidir. Terzisi, demircisi, şekercisi, saraç ustası, her biri kendi emeğini görünür kılar. Kimi hünerini sergiler, kimi seyirciyi güldürür, kimi yaptığı işi bir gösteriye dönüştürür.
Evliya’nın İstanbul’u, taş binalardan ibaret değildir; yaşayan, konuşan, bazen şakalaşan, bazen de kendi ihtişamına hayran kalan bir şehirdir.
Alay Köşkü de bu şehrin tam kalbinde, bütün bu hikâyelerin üzerinden geçtiği bir seyir noktasıdır.
Burada küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekir: Evliya Çelebi’nin esnaf alaylarına ilişkin anlattıkları, Alay Köşkü’nün bugünkü yapısının inşa edildiği 1819-1820 tarihinden önceki İstanbul’a aittir. Dolayısıyla onun tasvirlerini, bugünkü mermer köşkün penceresinden yapılmış bir gözlem gibi değil, aynı geleneğin daha eski dönemlerine açılan bir tarih penceresi olarak okumak gerekir.
Alay Köşkü’nün bulunduğu yer de hikâyenin bir parçasıdır.
Bir yanında Topkapı Sarayı’nın surları, öte yanında Babıâli… Bir tarafta hükümdarın dünyası, diğer tarafta devlet işlerinin yürütüldüğü kapı. Aradan geçen cadde ise bütün bu büyük yapıların arasında İstanbul’un gündelik hayatını taşır.
Bu konum, köşkü sıradan bir seyir yapısı olmaktan çıkarır. Sarayın dışarıya açılan gözlerinden biri hâline getirir. Padişah burada yalnızca bir alayı izlemez; devletin, şehrin ve halkın hareketini de seyreder.
Köşkün mimarisinde de bu seyir düşüncesi hissedilir. Köşe burcunun üzerine oturan yuvarlak hünkâr salonu, pencereleri ve Gülhane tarafındaki rampasıyla hem törenleri izlemeye hem de saraydan buraya ulaşmaya uygun bir düzen taşır.
İstanbul’da bazı yapılar vardır ki, yerleri en az kendileri kadar önemlidir. Alay Köşkü de bunlardan biridir. Onu başka bir yere taşısanız, mermerini, penceresini, kubbesini korusanız bile hikâyesinin bir kısmını kaybedersiniz. Çünkü bu köşk, İstanbul’un en eski siyasi ve kamusal sahnelerinden birinin tam üzerine kurulmuştur.
Alay Köşkü’nün tarihini yalnızca renkli geçitlerle, esnafın neşesiyle, mehter sesleriyle anlatmak eksik kalır.
Bu mekân, Osmanlı tarihinin daha sert ve karanlık hadiselerine de tanıklık etmiştir. Tarih kaynaklarında, köşk çevresinde padişah huzuruna çıkarılan ve idam edilen devlet görevlilerinden söz edilir. 1650’li yıllardaki bazı olaylar, buranın yalnızca seyir ve selamlama mekânı olmadığını, iktidarın görünür olduğu bir alan olarak da kullanıldığını gösterir.
Tarihin tuhaflığı da burada değil midir?
Aynı pencere bir gün esnafın hünerini, bir başka gün ordunun geçişini seyreder. Bir gün İstanbul’un neşesi, başka bir gün devletin sert yüzü o pencerenin önünden geçer.
Taşın hafızası varsa, Alay Köşkü’nün hafızası epey kalabalık olmalı.
Köşkün yakınında, Babıâli’de yaşanan Alemdar Mustafa Paşa hadisesi de bu çevrenin tarihî hafızasında önemli bir yer tutar. Kasım 1808’deki isyan sırasında meydana gelen patlama ve yangın, sarayla devlet merkezi arasındaki bu bölgeyi derinden etkiledi. Alay Köşkü’nün o sırada büyük zarar görmüş olabileceği belirtilir; ancak hasarın boyutu kesin olarak belgelenmiş değildir.
Bugünkü köşk, II. Mahmud devrinde yeniden şekillenen İstanbul’un eseridir. Devletin ve sarayın değiştiği, yeni düzenlemelerin yapıldığı bir dönemde inşa edilmiştir.
Sonraki yıllarda padişahların ikamet ve tören alışkanlıkları değiştikçe Alay Köşkü’nün eski işlevi de geride kaldı. Fakat yapının şehir hafızasındaki yeri silinmedi.
Bugün Gülhane’den geçerken Alay Köşkü’nün önünde durup başımızı kaldırdığımızda, belki de ilk bakışta yalnızca zarif bir tarihî yapı görürüz.
Oysa biraz dikkatle bakınca, başka şeyler de belirir.
Atların nal sesleri… Mehterin ritmi… Esnafın renkli kıyafetleri… İstanbul halkının meraklı bakışları… Sarayın penceresinden şehri izleyen hükümdar…
Ve bütün bunların arasında, Evliya Çelebi’nin satırlarından yükselen o eski İstanbul uğultusu.
Evliya’nın anlattığı şehirde hayat, yalnızca büyüklerin hikâyesi değildir. Küçük esnafın, sokaktaki insanın, meslek erbabının da kendi sahnesi vardır. Alay Köşkü’nün hikâyesi, biraz da bu sahnenin karşısındaki locanın hikâyesidir.
İstanbul’u anlamak için bazen büyük sarayların içine girmek gerekmez. Bazen bir surun köşesinde durup, yüzyıllar önce oradan geçen insanları hayal etmek yeterlidir.
Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca binalardan değil, o binaların önünden geçip giden hayatlardan meydana gelir.
Alay Köşkü, İstanbul’un geçip giden hayatlarına açılmış mermer bir penceredir.
Ve Evliya Çelebi’nin kalemiyle o pencereye yaklaştığımızda, İstanbul bir kez daha yürümeye başlar.
Kaynak;
TDV İslâm Ansiklopedisi
Istanbul Encyclopedia
dogmprojeler.meb.gov.tr