İstanbul’un tarifsiz, bir tarih, bir koku, bir insan kalabalığı, aklınıza bir eski zaman sesi getiren semtidir Kadırga.

Sultanahmet ile Kumkapı arasında kalan ve kendi halinde yaşayan bu semte bakarken, altında bir zamanlar denizin bulunduğuna inanmakta güçlük çeker. Kadırga, İstanbul’un denize açılan en eski kapılarından biridir. Bizans çağında önemli bir limandı; tarih boyunca Portus Novus, İustinianos Limanı, Sophia Limanı ve Kontoskalion gibi isimlerle anıldı.

Bugün meydan olan yerde bir zamanlar Marmara’nın suyu vardı.

Ve o suda gemiler...

Kadırga’nın hikâyesi İstanbul’un hikâyesinden biraz farklıdır. Çünkü İstanbul burada önce karadan değil, denizden konuşmaya başlar.

Bizans döneminde liman, imparatorluğun deniz hayatının önemli merkezlerinden biriydi. Kaynaklar bize, limanın yüzlerce kürekli gemiyi barındırabilecek büyüklükte olduğunu aktarır. Gemiler buraya yanaşır, kürekçiler ve denizciler kıyıya çıkar, tüccarlar mallarını taşır, imparatorluk donanmasının sesi şehrin taş duvarlarına karışırdı.

Sonra İstanbul el değiştirdi.

1453'ten sonra Kadırga, Osmanlı İstanbul'unun da denizle kurduğu ilişkinin önemli duraklarından biri oldu. Donanma gemileri burada demirledi. İşte semtin bugünkü adı da buradan geldi: Kadırga...

Kadırga, yelkenle ve kürekle hareket ettirilen eski savaş gemisinin adıydı.

Semt, adını gemiden aldı; gemiler ise bir gün semtten ayrıldı.

Belki de İstanbul'un bütün hikâyesi biraz budur:

Şehir büyüdükçe denizden uzaklaşmak...

Kadırga Limanı bir süre sonra Osmanlı donanmasına yetmemeye başladı. Haliç'te Tersane-i Âmire'nin gelişmesiyle gemi yapım ve donanma faaliyetlerinin merkezi değişti. 16. yüzyılın başlarında tersanenin Haliç'e taşınmasıyla Kadırga'nın liman olarak eski önemi giderek azaldı.

Ve deniz çekildi.

Önce gemiler gitti.

Sonra tersaneler...

Sonra limanın kendisi.

Kadırga'nın denizle olan eski bağı zaman içerisinde toprağa dönüştü. Bir zamanlar gemilerin yüzdüğü yerde meydan oluştu. Atlar koşturuldu, cirit oynandı, oklar atıldı.

Kadırga Meydanı böylece denizin hatırasını toprağın üzerinde taşımaya başladı.

Bir limanın meydan olması, İstanbul'un en güzel ironilerinden biridir.

Fakat Kadırga'yı yalnızca gemileriyle anlatmak eksik olur.

Çünkü Kadırga, aynı zamanda İstanbul'un çok kültürlü mahalle hayatının da eski adreslerinden biridir.

Bizans'tan Osmanlı'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan zaman içinde Rumların, Ermenilerin, farklı toplulukların yaşadığı; ahşap evlerin, küçük dükkânların, kahvehanelerin, ibadethanelerin ve mahalle hayatının birbirine karıştığı bir İstanbul parçasıdır.

Bu yüzden Kadırga'nın sokaklarında yürürken yalnızca Osmanlı'yı değil, İstanbul'un bütün geçmişini görürsünüz.

Bir köşede cami...

Bir başka sokakta eski bir yapı...

Bir kahvehane...

Bir çeşme...

Bir avlu...

Ve bütün bunların arasında hâlâ birbirini tanıyan insanların yaşadığı o eski mahalle duygusu.

Kadırga'nın asıl zenginliği belki de budur.

Bir zamanlar Kadırga Meydanı'nda kahvehaneler vardı.

İstanbul Ansiklopedisi'nde anlatılan Çardaklı Kahvehane, 18. yüzyılda Kadırga Meydanı'nın meşhur buluşma yerlerinden biriydi. Şair Cevrî Çelebi'nin de müdavimleri arasında bulunduğu bu kahvehane, yalnızca kahve içilen bir yer değil, dönemin kültür ve sohbet hayatının da sahnelerinden biriydi.

Kahvehaneler, İstanbul'un eski gazeteleriydi.

İnsanlar orada haber okur, dedikodu yapar, şiir konuşur, siyaset tartışır, mahallenin derdini dinlerdi.

Bugün elimizde telefonlar var.

O günlerde ise bir kahve fincanı, bir nargile, birkaç sandalye ve uzun bir sohbet yeterliydi.

İstanbul belki o zaman daha yavaştı.

Ama insanın insana ayırdığı zaman daha fazlaydı.

Kadırga'nın tarihini anlatırken Özbekler Tekkesi'ni de unutmamak gerekir.

Küçükayasofya'da, Şehid Mehmet Paşa Yokuşu üzerinde bulunan tekke, Orta Asya'dan İstanbul'a gelen Nakşibendî dervişleri için 1692-1693 yıllarında kurulmuştu.

Bu da Kadırga'nın başka bir yüzüdür.

Denizcilerin, tüccarların, zanaatkârların, mahalle insanının semti olduğu kadar; İstanbul'un ruhani hayatının da bir parçasıdır Kadırga.

İstanbul'un bazı semtlerinde tarih yalnızca taşlarda değil, sessizlikte de yaşar.

Kadırga'nın sessizliği biraz böyledir.

Bir de Kadırga'nın Cündi Meydanı vardır.

Eskiden atların koşturulduğu, okçuların hünerlerini gösterdiği, cirit oyunlarının yapıldığı meydan; daha sonraki dönemlerde İstanbul'un eğlence hayatının da adreslerinden biri olmuştur. Karagözcüler, tulûatçılar ve cambazlar burada halkın karşısına çıkmıştır. Kömür tozu ile örtülü bir futbol sahası iken özellikle yaz aylarında düzenlenen amatör futbol turnuvalarında birçok genç kendini izlemeye gelenler arasında profesyonel lig ekiplerinini yöneticileri tarafından keşfedilmiştir. Hafta içleri ise bu kömür tozlu sahada Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş gibi takımlarda futbol oynamış, emeklilik dönemlerinde bir araya gelen nice usta futolcuların resitallerine şahit olurdu futbolseverler.

Semtin futbol takımı Kadırga ise Türk futbolunun adeta futbolcu fabrikası olmuştur.

28 Haziran 1952 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Babür Ardahan’ın yazısında “Kadırga’da futbolun geçmişinin epey eskiye dayandığını öğreniyoruz. Mütareke yıllarında tıp ve dişçi mektebinin buraya taşınması sayesinde öğrenciler futbol oynamaya başlamış. Yazara göre bunların arasında Fenerbahçe’nin ilk yıldızlarından Cafer, Bedri ve İsmet gibi isimler varmış. Eski milli futbolculardan Rebii Erkal da henüz Sirkeci’de oynadığı yıllarda takımıyla burada iddialı maçlar yaptığını öğreniyoruz. Vefa, 1931-33 arasında Kumkapı kulübüyle birleşerek Vefa-Kumkapı adıyla mücadele ettiği dönemde idmanlarını Kadırga semtinde yaparmış. Bu yıllarda yetişen Hayri Ragıp, Sami Açıköney, Muhteşem Kural, Muvahhit Afir gibi isimler sonradan yıllarca Vefa ve milli takım formasını giydiler. Kadırga meydanı onlardan sonra gelen kuşaktan da özellikle Beşiktaş başta olmak üzere çeşitli İstanbul kulüplerine birçok futbolcu yetiştirdi. Bunların bir kısmı milli formayı da giydi. Milliyet gazetesindeki aynı yazıdan o tarihte Kadırga civarında yirmi gayrı federe kulüp olduğunu ve yüzlerce futbolcunun Kadırga meydanında top oynadığını öğreniyoruz.

Babür Ardahan aynı yazıda o tarihte oynayan Kadırgalı futbolculardan bir takım yapmış. Takım o zamanki WM dizilişine göre şöyle:

Kaleci: Halil (Eyüp), Bekler: Mustafa (Vefa), Cafer (İstanbulspor). Haflar: Salih (Vefa), Tarık (Vefa), Zeki (Vefa). Forlar: Sami (BJK), Eşref (BJK-Milli), Garbis (Vefa-Milli), Hüseyin (BJK-Milli), Nevruz (İstanbulspor).

Haberin yer aldığı dinyakos.com’da yazı şöyle devam ediyor; Bu futbolcuların bazıları o yıllarda isimlerinden çok lakaplarıyla ünlenmişti. Kaleci Halil Eyüp’te fazla oynamadan Beykoz’a gitti ve son derece esnek fiziğinden dolayı “Naylon Halil” adıyla ün yaptı. Vefalı oyunculardan Mustafa “Ördek”, Zeki “Pinpin” ve “Mendirek”, Garbis ise “Tenekeci” lakabıyla tanınıyordu. Beşiktaşlı Sami “Altıparmak Sami” olarak ünlenmişti. Lakabı açısından en ünlüsü herhalde Beşiktaşlı Çengel Hüseyin’di.

Uzun yıllar Kadırga’nın bir futbolcu fabrikası olmasını sağlayan iki saha da artık yok. Kadırga’nın merkezinde bulunan meydan bugün artık bir park olarak semt sakinlerine hizmet veriyor. Sahile yakın olan Cinci meydanıysa seksenli yıllarda Eminönü Belediyesi tarafından etrafı tellerle çevrilerek “modernize edildi” ve halı sahalı bir “spor tesisi” yapıldı. O tarihten sonra da artık Kadırga’da futbolcu yetişmez oldu.

Kadırga semtinin kökü bir hayli eskilere dayanan futbol geleneğini bugün artık parkın bitişiğindeki Kadırga kulübü lokalinde görebilirsiniz. İçeri girdiğiniz zaman kendinizi küçük bir futbol müzesinde hissedebilirsiniz. Yukarıda saydığımız isimlerden sonra Kadırga semtinden yetişen en ünlü futbolcular olarak Beşiktaş kalecisi Necmi Mutlu, yine Beşiktaşlı Tuncay Demirtaş, Vefa ve İstanbulspor’da oynayan Nevruz Güven ve Galatasaraylı Büyük Mehmet’in büyük boy çerçeveli fotoğrafları, milli takıma yükselen diğer oyuncularla birlikte içeri gireni karşılar. Lokalin duvarlarında neredeyse hiç boş yer görünmez. Bütün duvarlar çeşitli dönemlere ait Kadırgalı futbolculardan oluşan takımların fotoğraflarıyla doludur.

İstanbul bazen eski alışkanlıklarını yeni isimlerle sürdürür.

Atların yerini top alır.

Ciritin yerini başka sporlar...

Cambazın yerini modern gösteriler...

Ama meydanın ruhu bir şekilde yaşamaya devam eder.

Kadırga'nın bir başka hikâyesi de İstanbul'un yangınları ve tulumbacılarıyla ilgilidir.

Eski Kadırga Tulumbacılar Kahvesi, bir zamanlar yangın söndürme teşkilatında görev yapan tulumbacıların toplandığı yerlerden biriydi. Bugün ise eski mahalle kahvehanelerinin giderek kaybolduğu İstanbul manzarasının hüzünlü örneklerinden biri olarak hatırlanıyor.

Çünkü İstanbul değişiyor.

Fakat değişen yalnızca binalar değil.

Mahalleler de değişiyor.

Eskiden bir kahvehanenin önünden geçen adam, içeride kimin oturduğunu bilirdi.

Bakkal, mahallenin çocuğunun adını bilirdi.

Berber, müşterisinin babasını tanırdı.

Kunduracı, ayağın şeklinden sahibini tanırdı.

Bugün ise şehir insanı birbirine daha yakın ama birbirinden daha uzak.

Kadırga'nın eski sokaklarında yürürken insanın içine çöken hüzün biraz da bundan gelir.

Kadırga'nın en büyük talihsizliği, denizinin artık görünmemesidir.

Bugün meydanda durup baktığınızda Marmara'nın üzerinde süzülen kadırgaları göremezsiniz.

Kürekçilerin bağırışlarını...

Halatların gıcırtısını...

Tüccarların telaşını...

Limanın kalabalığını...

Hiçbirini.

Ama toprağın altında bir İstanbul vardır.

Bir zamanlar suyun olduğu yerde şimdi taş vardır.

Bir zamanlar gemilerin olduğu yerde insanlar yürür.

Ve insan bazen İstanbul'u anlamak için görünenlere değil, görünmeyenlere bakmalıdır.

Kadırga bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bugünün Kadırga'sı, eski İstanbul'un bütün büyük değişimlerine rağmen hâlâ kendine ait bir karakter taşıyor.

Resmî olarak Şehsuvar Bey Mahallesi sınırları içinde yer alan bölge, yaşayanların dilinde hâlâ Kadırga'dır.

Çünkü semtlerin gerçek isimlerini belediyeler değil, insanlar yaşatır.

Bir tabelayı değiştirebilirsiniz.

Bir sokağı yeniden düzenleyebilirsiniz.

Bir meydanı başka bir biçime sokabilirsiniz.

Ama insanların hafızasındaki adı değiştirmek o kadar kolay değildir.

Kadırga, işte bu yüzden Kadırga'dır.

İstanbul'un semtleri arasında bazıları vardır ki geçmişleri bir kitap gibidir.

Kadırga ise biraz denizden yazılmış bir kitap gibidir.

İlk sayfasında Bizans'ın limanı vardır.

Ortalarında Osmanlı kadırgaları...

Sonraki sayfalarda kahvehaneler, tekkeler, tulumbacılar, zanaatkârlar, çocuklar, meydanlar...

Ve son sayfasında denizi kaybolmuş bir semt.

Ama kitap henüz kapanmış değildir.

Çünkü Kadırga'nın sokaklarında hâlâ eski İstanbul'un sesi dolaşmaktadır.

Belki bir kahvehane kapısında...

Belki yaşlı bir konağın gölgesinde...

Belki sabahın erken saatinde taş döşeli bir sokaktan geçen ayak seslerinde...

Ve insan o sesi duyduğu zaman anlar:

İstanbul'un bazı semtleri yaşlanmaz.

Sadece üzerlerine biraz zaman çöker.

Kadırga da öyle...

Bir zamanlar gemilerin taşıdığı İstanbul'u bugün hatıraları taşıyor.

Deniz gitmiş olabilir.

Ama Kadırga'nın deniz kokan hafızası hâlâ burada.