Hamamlar, temizlik, inanç ve Evliya Çelebi’nin buğulu İstanbul’u... İstanbul’u bazen saraylarından, bazen camilerinden, bazen de çeşmelerinden okumak gerekir. Fakat şehrin en mahrem tarihine ulaşmak istiyorsanız bir hamamın kapısından içeri girin. Çünkü İstanbul’un tarihi yalnızca taşlara değil, suya da yazılmıştır. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıl İstanbul’unda gördüğü yüzlerce hamam, bize bir şehrin nasıl yaşadığını, nasıl temizlendiğini ve suyu nasıl bir medeniyet fikrine dönüştürdüğünü anlatır.

İstanbul’un sabahını düşünün.

Henüz Kapalıçarşı’nın kepenkleri açılmamış, Galata’nın yokuşlarından kalabalıklar aşağıya inmeye başlamamış, Haliç’in üzerinde günün ilk ışığı henüz tam anlamıyla yerleşmemiştir.

Bir hamamın kubbesinden ince bir duman yükselir.

İçeride su ısınmaktadır.

Mermerler ısınmaktadır.

Bakır taslar yerlerine konulmaktadır.

Tellaklar günün ilk müşterilerini beklemektedir.

İstanbul henüz uyanmadan hamam uyanmıştır.

Çünkü bu şehirde temizlik, modern dünyanın bize öğrettiği gibi yalnızca bedenin üzerindeki kiri gidermek değildi.

Temizlik, bir hayat terbiyesiydi.

Bir dinî hassasiyetti.

Bir mahalle alışkanlığıydı.

Bir sosyal ritüeldi.

Ve nihayet bir medeniyet meselesiydi.


İslâm medeniyetinde suyun hikâyesi çok daha derindir.

Kur’an’da Allah’ın “çokça tövbe edenleri ve temizlenenleri sevdiği” bildirilir. Hz. Peygamber’in hadisinde ise “Temizlik imanın yarısıdır” buyurulur. Diyanet’in ilgili kaynaklarında da bu anlayışın yalnızca beden temizliğiyle sınırlı olmadığı; abdest, gusül, elbise, çevre ve kalp temizliğinin birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görüldüğü belirtilir.

Burada su, yalnızca kiri götüren bir madde değildir.

Su, insanı ibadete hazırlayan bir başlangıçtır.

Abdest vardır.

Gusül vardır.

Taharet vardır.

Elbisenin temizliği vardır.

Yaşanılan yerin temizliği vardır.

Ve bütün bunların ötesinde, insanın içindeki kirlerden arınması vardır.

İslâm’ın temizlik anlayışının güzelliği de burada başlar:

Beden temizlenirken ruhun da temizlenmesi istenir.

İşte Osmanlı şehri, bu düşünceyi yalnızca kitaplarda bırakmadı.

Onu mimariye çevirdi.

Çeşmeler yaptı.

Sebiller yaptı.

Şadırvanlar yaptı.

Suyolları döşedi.

Ve hamamlar inşa etti.


BİR MEDENİYETİN SICAK MERMERLERİ

Hamamı yalnızca “eski usul banyo” diye tarif etmek, İstanbul’un bu büyük kültür kurumuna yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Hamam, Osmanlı şehrinin sosyal hayatının merkezlerinden biriydi.

İnsan oraya yalnızca yıkanmaya gitmezdi.

Dinlenirdi.

Sohbet ederdi.

Haber alırdı.

Dostlarıyla buluşurdu.

Mahallenin görünmeyen haberlerini öğrenirdi.

Kadınlar için gelin hamamları düzenlenirdi.

Çocuklar hamama götürülürdü.

Bayram öncesinde insanlar hamamların yolunu tutardı.

Hamam, hayatın geçiş noktalarından biriydi.

Çocukluktan gençliğe...

Bekârlıktan evliliğe...

Hastalıktan sıhhate...

Eski yıldan yeni yıla...

Kirden temizliğe...

Bir insanın hayatındaki “yeniden başlama” duygusunun mekânıydı hamam.


EVLİYA ÇELEBİ’NİN BUĞULU İSTANBUL’U

Sonra İstanbul’a Evliya Çelebi gelir.

Ya da daha doğrusu, Evliya Çelebi İstanbul’u anlatmaya başlar.

Onun İstanbul’u yalnızca padişahların, vezirlerin, sarayların ve camilerin İstanbul’u değildir.

O, şehrin arka sokaklarına da bakar.

Esnafın dükkânına girer.

Kahvehanelere uğrar.

Tekkeleri anlatır.

Kayıkçıları, hamalları, tellakları, berberleri, kasapları, nakkaşları, şairleri, dervişleri kayda geçirir.

Ve hamamları...

Evliya Çelebi, İstanbul’da yaşadığı dönemde 151 hamam bulunduğunu söyler. Üstelik Mısır, Habeş ve Sudan seyahatleri sırasında İstanbul’da 17 yeni hamam daha yapıldığını, fakat bunları görmediğini kaydeder.

Onun ifadesiyle:

“İstanbulun içinde etrafında 151 hamam vardır.”

Bugünün İstanbul’una bu cümleyi bıraksak, insan ister istemez şaşırır.

151 hamam...

Bir şehrin temizlenme ihtiyacından çok daha büyük bir şeydir bu.

151 hamam, aynı zamanda 151 buluşma noktasıdır.

151 sosyal hafıza.

151 ayrı mahalle hikâyesi.

151 ayrı kubbenin altında akan İstanbul hayatı...


ÇUKUR HAMAM’DAN ŞEHRİN BÜYÜKLÜĞÜNE

Evliya Çelebi’nin anlattığı hamamlar arasında Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı Çukur Hamamı özel bir yere sahiptir.

Seyyah, hamamın çok büyük ve gösterişli olduğunu, yalnızca camekânının beş bin kişiyi alabileceğini ve 111 kurnası bulunduğunu söyler. Hamamın bir bölümünün keçecilere tahsis edildiğini de aktarır.

Evliya’nın rakamları bazen abartılı olabilir.

Zaten onun anlatısının güzelliği biraz da buradadır.

O, yalnızca gördüğünü yazmaz.

Gördüğü şeyin şehirde bıraktığı hayreti de yazar.

Çukur Hamam’ın 5 bin kişilik camekânı gerçek olsun veya Evliya’nın seyahat heyecanıyla büyüttüğü bir sayı olsun, bize esasen şunu anlatır:

17. yüzyıl İstanbul’u, hamamlarıyla bile devasa bir şehir duygusu veriyordu.


AYASOFYA’NIN YANINDA SUYUN SARAYI

İstanbul’un en güzel hamam hikâyelerinden biri, Ayasofya’nın gölgesinde başlar.

Hürrem Sultan’ın adına Mimar Sinan tarafından yaptırılan Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı, İstanbul’un klasik hamam mimarisinin en seçkin örneklerinden biridir.

Bir yanında Ayasofya’nın devasa tarihini taşıyan kubbe...

Öte yanında insan bedeninin temizlendiği başka bir kubbe...

Bir tarafta dua.

Öte tarafta su.

Bir tarafta göğe yükselen mimari.

Öte tarafta insanı kendi bedenine döndüren sıcaklık.

İstanbul’da kutsal olanla gündelik hayat hiçbir zaman birbirinden bütünüyle kopmamıştır.

Camiyi hamamdan ayıran bir hayat duvarı yoktur.

Çeşme caminin yanında akar.

Sebil çarşının içinde durur.

Hamam mahalleye yaslanır.

İnsan bütün bu mekânların arasında yaşar.

İstanbul’un medeniyet düzeni biraz da budur:

Su, ibadet ile gündelik hayat arasında dolaşır.


SÜLEYMANİYE’DE ŞAİRLER YIKANIR

Evliya Çelebi’nin İstanbul hamamları üzerine yazarken yaptığı en güzel yakıştırmalardan biri, Sultan Süleyman Hamamı’nı şairlere bağlamasıdır.

Bu sınıflandırmanın tarihî bir nüfus kaydı olmadığını, Evliya’nın “lâtife” üslubunun ürünü olduğunu unutmamak gerekir. TDV İslâm Ansiklopedisi de onun hamamları çeşitli meslek gruplarına bağlamasının ilmî bir sınıflandırma değil, yakıştırma olduğunu belirtir.

Ama bazen bir yakıştırma, bir gerçeği tarihin kuru rakamından daha güzel anlatır.

Sultan Süleyman Hamamı...

Şairlere...

Ne kadar yerinde.

Çünkü şair kelimeleri temizler.

Gereksiz sözü atar.

Fazlalığı söker.

Bir mısranın içinden dünyayı yeniden kurar.

Hamam da insan bedeninin fazlalıklarını söker.

Ter akar.

Yorgunluk çözülür.

Kir gider.

İnsan yeniden kendi bedenine döner.

Şair kelimelerle arınır.

İnsan suyla.

Belki Evliya’nın şairleri buraya yakıştırmasının gizli şiiri budur.


ÇİNİLİ HAMAM: GÜZELLİĞİN SUYLA BULUŞTUĞU YER

Çinili Hamam’ın adı bile İstanbul’un estetik anlayışını anlatır.

Evliya Çelebi’nin onu nakkaşlarla ilişkilendirmesi de aynı estetik dünyaya açılan bir başka kapıdır.

Nakkaş, güzelliği yüzeye çıkaran insandır.

Hamam ise güzelliğin mermer, kubbe, ışık ve suyla birleştiği yerdir.

Osmanlı hamamı işlevsel olduğu kadar estetiktir.

Göbektaşı yalnızca ısınmak için değildir.

Kubbe yalnızca örtmek için değildir.

Kurnalar yalnızca suyu biriktirmek için değildir.

Işık, kubbenin küçük pencerelerinden içeri süzülür.

Buhar yükselir.

Ses mermerden kubbeye, kubbeden tekrar mermerlere döner.

Hamamın içinde su, neredeyse bir musikiye dönüşür.

Bugün duş başlığından birkaç dakika akan suyun sesini dinliyoruz.

Oysa eski İstanbul’da insan suyun içine giriyordu.

Suyun çevresinde bir hayat kuruluyordu.


ÇEMBERLİTAŞ: ROMA’DAN OSMANLI’YA AKAN SU

Çemberlitaş’ın kendisi İstanbul’un hafızasıdır.

Roma...

Bizans...

Osmanlı...

Cumhuriyet...

Bir sütunun çevresinde yüzyıllar birbirine bakar.

Ve bu tarihî dokunun içinde Çemberlitaş Hamamı yükselir.

Mimar Sinan’ın Nurbanu Sultan adına inşa ettiği bu yapı, İstanbul’un klasik dönem hamamlarının en önemli örneklerinden biridir.

Çemberlitaş Hamamı’na girdiğinizde aslında İstanbul’un merkezine değil, İstanbul’un zamanına girersiniz.

Dışarıda sütun vardır.

Çarşı vardır.

Sokak vardır.

Kalabalık vardır.

İçeride ise sıcak mermer.

Su.

Buhar.

İnsan.

İmparatorluklar değişmiştir.

Şehir değişmiştir.

Fakat insanın suya ihtiyacı değişmemiştir.

Belki medeniyetlerin en büyük ortak noktası budur:

İnsan her çağda kirlenir ve her çağda suyu arar.


KILIÇ ALİ PAŞA’DA DENİZİN KARŞISINDA SU

Tophane’ye doğru indiğinizde Kılıç Ali Paşa Külliyesi çıkar karşınıza.

Ve onun içinde yine Mimar Sinan’ın elinden çıkmış bir hamam...

Kılıç Ali Paşa Hamamı.

Denizin, tersanenin, gemilerin, top seslerinin ve Akdeniz rüzgârlarının İstanbul’a değdiği yerde bir hamam.

Bunun kendisi bile şiirdir.

Dışarıda Boğaz’ın tuzlu suyu.

İçeride kurnanın tatlı suyu.

Biri sonsuzluğa açılır.

Öteki insanın içine döner.

Deniz insanı uzaklara götürür.

Hamam insanı kendisine getirir.

İstanbul’un suyla kurduğu ilişkinin belki de en güzel özeti budur.


CAĞALOĞLU’NDA İMPARATORLUĞUN SON BUĞUSU

Cağaloğlu Hamamı, İstanbul’un daha geç dönem hamam kültürünün önemli temsilcilerinden biridir.

Bugün çevresinde gazeteler, kitapçılar, yayınevleri, oteller ve modern İstanbul’un telaşı vardır.

Fakat hamamın kapısından içeri girdiğinizde zamanın hızı değişir.

Dışarıda trafik...

İçeride su.

Dışarıda telefon...

İçeride tas.

Dışarıda acele...

İçeride beklemek.

Hamamın belki de bugün bize en çok unutturduğumuz şeyi hatırlatması bundan:

Yavaşlamak.

Çünkü hamamda hiçbir şey aceleye gelmez.

Önce sıcaklık.

Sonra ter.

Sonra kese.

Sonra su.

Ve en sonunda insanın kendisine gelmesi...


KADINLARIN HAMAMI, MAHALLENİN HABER MERKEZİ

Hamam kültürünü erkeklerin dünyasından ibaret sanmak da İstanbul’a haksızlık olur.

Kadınlar için hamam, çok daha başka bir sosyal dünyanın merkeziydi.

Gelin hamamları yapılırdı.

Kadınlar bir araya gelir, sohbet eder, türküler söyler, genç gelinin yeni hayatına uğurlanması adeta bir törene dönüşürdü.

Hamam bazen düğünden önceki son bekleyişti.

Bir genç kızın çocukluk hayatından kadınlığa geçişinde sembolik bir eşikti.

Bazen bayram öncesi hazırlıktı.

Bazen hastalık sonrası toparlanmaydı.

Bazen uzun zamandır görülmeyen bir akrabayla karşılaşmaydı.

Ve bazen yalnızca konuşmaktı.

Çünkü İstanbul’un kadınları da şehrin haberlerini birbirlerine taşıyorlardı.

Sokaklarda görünmeyen bir haber ağı vardı.

Hamam, bu ağın en sıcak düğümlerinden biriydi.


SUYUN KARŞISINDA UNVANLAR SUSAR

Hamamın insanlık tarafı belki burada başlar.

İnsan hamama girdiğinde üzerinde ne taşır?

Paşalık mı?

Zenginlik mi?

Şöhret mi?

Meslek mi?

Makam mı?

Bir süre sonra bunların hepsi kapının dışında kalır.

Beden kalır.

Su kalır.

İnsan kalır.

Elbette Osmanlı hamamlarında sosyal ve ekonomik ayrımlar yok değildi.

Farklı hamamlar, farklı müşteriler, farklı fiyatlar vardı.

Ama hamamın sembolik gücü başka yerdeydi:

Suyun karşısında insanın faniliği eşitlenirdi.

Paşanın da sırtına kese vurulurdu.

Esnafın da.

Şairin de.

Dervişin de.

Su, insanın unvanını bilmez.

Kir, insanın makamını bilmez.

Ter, insanın servetini bilmez.

İnsan, hamamda bir süreliğine yalnızca insandır.


SARAYDA SU ALTINLA BULUŞUR

Evliya Çelebi’nin saray hamamı tasviri ise İstanbul’un başka yüzünü gösterir.

IV. Murad döneminde Enderun’a alınan Evliya, sarayda padişaha mahsus hamamı gördüğünü anlatır.

Kurnaların lüle ve taslarının altın ve gümüş olduğunu, kubbelerdeki billurların ışığıyla hamamın nur içinde kaldığını söyler.

Burada Evliya’nın dili yine şaşkınlıkla konuşur.

Sarayın ihtişamı hamama da girmiştir.

Altın...

Gümüş...

Billur...

Işık...

Ama bütün bu ihtişamın içinde insan yine suyla yıkanmaktadır.

Padişahın suyu altın tasla dökülür.

Sıradan insanınki bakır tasla.

Fakat ikisinin de bedeninden akan su, aynı dünyanın suyudur.

Tarih burada bir anlığına bütün ihtişamını kaybeder.

Çünkü su, insanın karşısında hükümdar tanımaz.


HAMAMDA ZAMANIN KENDİSİ YIKANIR

Bugün modern hayat bize çok daha hızlı bir temizlik sunuyor.

Duşa giriyoruz.

Suyu açıyoruz.

Birkaç dakika sonra çıkıyoruz.

Temiziz.

Fakat eski hamamın insana verdiği şey yalnızca temizlik değildi.

Bir ritüeldi.

Bir bekleyişti.

Bir sohbetti.

Bir dinlenmeydi.

Bir sosyalleşmeydi.

Bedenin farkına varmaktı.

Ve biraz da dünyadan uzaklaşmaktı.

Hamamdan çıkan insan yalnızca temizlenmiş olmazdı.

Biraz hafiflemiş olurdu.

Biraz dinlenmiş.

Biraz susmuş.

Biraz konuşmuş.

Biraz da kendisine dönmüş.

Belki bizim bugün kaybettiğimiz şey tam olarak budur.

Temizleniyoruz ama arınmıyoruz.


İSTANBUL’UN KAYIP HAMAMLARI

Evliya Çelebi’nin anlattığı İstanbul ile bugünün İstanbul’u arasında artık büyük bir boşluk var.

Bir zamanlar şehrin dokusuna yayılmış hamamların önemli bölümü yok oldu.

Bazıları yangınlarda kayboldu.

Bazıları yıkıldı.

Bazıları başka işlevlere dönüştü.

Bazıları yalnızca eski kitaplarda kaldı.

TDV İslâm Ansiklopedisi, Evliya Çelebi’nin döneminde 151 hamamdan söz ettiğini aktarırken, daha sonraki araştırmalarda İstanbul hamamlarının geniş bir külliyatının derlendiğini de belirtir.

Bir şehrin kayboluşu bazen bir binanın yıkılmasıyla başlamaz.

Adının unutulmasıyla başlar.

Bir hamamın adını unuttuğunuzda, aslında orada yıkanmış binlerce insanı da unutursunuz.

Bir kurnanın yerini kaybettiğinizde, o kurnanın başında konuşulmuş yüzlerce hikâyeyi de kaybedersiniz.

İstanbul’un hamamları bu yüzden yalnızca mimari eserler değildir.

Onlar şehrin gündelik hayat arşividir.


Evliya Çelebi’nin hamamlarını bugün yeniden okurken, onun rakamlarından daha fazla bir şey görürüz.

151 hamam...

Birkaç rakamdan ibaret değildir bu.

Bir şehrin temizlenme biçimidir.

İnsanların birbirleriyle karşılaşma biçimidir.

Kadınların ve erkeklerin sosyal hayatıdır.

Esnafın dünyasıdır.

Düğündür.

Bayramdır.

Hastalıktan sonra iyileşmedir.

Yorgunluktan sonra dinlenmedir.

Ve bütün bunların üzerinde su vardır.


İstanbul’un eski hamamlarından birinin kapısında durup düşünmek gerekir.

O kapıdan kimler geçti?

Kaç gelin?

Kaç asker?

Kaç şair?

Kaç derviş?

Kaç tüccar?

Kaç çocuk?

Kaç ihtiyar?

Kaç insan, hayatın ağırlığını kapının dışında bırakarak içeri girdi?

Bunların hiçbirinin kaydı yoktur.

Çünkü tarihin büyük bölümü yazılmamıştır.

Bazı hayatlar sadece yaşanmıştır.

Hamamlar da yaşanmış hayatların taş hafızasıdır.


Belki bugün İstanbul’un eski bir hamamında kurnanın başına oturup bir tas suyu mermerin üzerine dökmek gerekir.

Suyun sesini dinlemek...

O sesin içinde Roma’yı duymak.

Bizans’ı.

Osmanlı’yı.

Sinan’ı.

Hürrem’i.

Evliya’yı.

Şairleri.

Dervişleri.

Tellakları.

Gelinleri.

İstanbul’un unutulmuş insanlarını...

Sonra insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:

Biz neden temizleniyoruz?

Yalnızca bedenimizdeki kiri götürmek için mi?

Yoksa biraz da üzerimize yapışan dünyanın ağırlığından kurtulmak için mi?

İslâm’ın temizlik anlayışı bize bunun cevabını yüzyıllar önce vermişti.

Beden temizliği ile ruh temizliği birbirinden kopuk değildi.

Abdest, yalnızca su değildi.

Gusül, yalnızca yıkanmak değildi.

Taharet, yalnızca kirden kurtulmak değildi.

Temizlik, insanın kendisini yeniden kurmasının bir yoluydu.

İstanbul da bu düşünceyi mermerlere işledi.


Evliya Çelebi, İstanbul’u anlatırken aslında bize yalnızca bir şehrin fotoğrafını bırakmadı.

Bir şehrin kokusunu bıraktı.

Sesini bıraktı.

Kalabalığını bıraktı.

İnsanını bıraktı.

Hamamını bıraktı.

Suyunu bıraktı.

Ve belki İstanbul’un en büyük tılsımlarından birini de orada sakladı.

Çünkü bu şehir yalnızca taşla yapılmadı.

Su ile de yapıldı.

Çeşmelerinden aktı.

Sebillerinden dağıldı.

Şadırvanlarında dinlendi.

Hamamlarında buharlaştı.

İnsanların bedenlerinden geçerek şehrin hafızasına karıştı.

Bugün bir hamamın kubbesine baktığımızda aslında yalnızca mimariye bakmıyoruz.

Bir medeniyetin temizlik anlayışına bakıyoruz.

Bir dinin suya yüklediği anlamı görüyoruz.

Bir şehrin gündelik hayatını hatırlıyoruz.

Ve nihayet insanın kendi bedenine, kendi ruhuna ve yaşadığı şehre karşı sorumluluğunu görüyoruz.

İstanbul’un hamamları bu yüzden yalnızca yıkanma yerleri değildir.

Onlar şehrin suya yazılmış günlükleridir.

Evliya Çelebi o günlüklerin sayfalarını çevirdi.

Biz bugün yalnızca birkaç sayfasını okuyabiliyoruz.

Geri kalanlar hâlâ eski bir kubbenin altında...

Bir mermerin soğukluğunda...

Bir kurnanın sessizliğinde...

Ve belki de artık akmayan bir suyun hafızasında duruyor.

İstanbul’un tılsımı da tam burada saklı:

Bu şehirde su, insanı temizlerken tarihi de yıkamıştır.

Ve bazı şehirler vardır...

Yıkandıkça hatırlanır.