İstanbul'u anlamak isteyenler çoğu zaman Ayasofya'nın kubbesine, Topkapı Sarayı'nın avlularına ya da Galata Kulesi'nin gölgesine bakar. Oysa bu şehrin gerçek hikâyesi biraz daha aşağıdadır; surların eteğinde, Marmara'nın yosun kokusunun taş duvarlara sindiği sokaklarda saklıdır. İşte Samatya da o hikâyenin en eski cümlelerinden biridir.

Bugün "Samatya" dediğimiz isim, Bizans'ın Psamathia kelimesinden gelir. "Kumluk yer" anlamına gelen bu isim, aslında semtin karakterini de anlatır. Bir zamanlar Marmara'nın kıyısında uzanan geniş kumluklar, balıkçı kayıkları ve küçük iskelelerle çevriliydi. Konstantinopolis'in görkemli saraylarından uzakta kalan bu kıyılar, denizin insanla kavga etmediği sakin bir dünya sunuyordu.

Fakat İstanbul'da hiçbir semt yalnızca bir coğrafya değildir. Her mahallenin bir kaderi vardır. Samatya'nın kaderi ise sürekli yeniden doğmaktır.

1204 yılında Dördüncü Haçlı Seferi şehri yağmalarken, surların bu bölgesi de yangınlardan nasibini aldı. Ardından Bizans'ın son yüzyıllarında yoksullaşan mahalle, Osmanlı'nın fethiyle bambaşka bir kimliğe kavuştu.

Fatih Sultan Mehmed, yalnızca bir şehri fethetmedi; harap olmuş bir medeniyeti yeniden ayağa kaldırmaya çalıştı. İstanbul'un boşalan mahallelerini yeniden canlandırmak için Anadolu'dan, Rumeli'den ve imparatorluğun dört bir yanından insanlar getirildi. Samatya da bu büyük iskân hareketinin en önemli duraklarından biri oldu.

Özellikle Ermeni cemaatinin buraya yerleştirilmesiyle semtin hikâyesi yeni bir sayfa açtı. Bursa'dan getirilen Ermeni Patriği Hovagim'in İstanbul'a gelişiyle birlikte Ermeni Patrikhanesi uzun yıllar Samatya'daki Surp Kevork Kilisesi çevresinde şekillendi. Çan sesleri ezanlarla aynı gökyüzüne yükseldi. Dar sokaklardan geçen Rum balıkçılar, Ermeni fırıncılar, Türk tulumbacılar ve Yahudi tüccarlar aynı mahallede birbirlerinin bayramını bilir, cenazesine omuz verirdi.

İstanbul'un en güzel tarafı hiçbir zaman yalnızca mimarisi olmadı; birlikte yaşama kabiliyetiydi. Samatya bunun en sessiz ispatıdır.

Semtin sokaklarında yürürken insan bazen hangi yüzyılda olduğunu unutur. Ahşap evlerin cumbaları birbirine eğilmiş gibidir. Sanki yıllardır konuşamadıkları bir sırrı fısıldamaktadırlar. Demir parmaklıklı pencerelerin ardında eski İstanbul'un gölgeleri dolaşır. Bir evden tarçın kokusu yükselirken diğerinden balık buğulamanın buharı gelir. İstanbul başka hiçbir yerde bu kadar ev kokmaz.

Samatya'nın denizle ilişkisi ise başlı başına bir romandır.

Eskiden balıkçılar gün doğmadan kayıklarını Marmara'ya indirirdi. Çocuklar mendirekte oltalarını sallarken yaşlılar kahvehanelerde hava durumunu martıların uçuşundan okurdu. Deniz burada yalnızca ekmek kapısı değildi; mahallenin en yaşlı sakiniydi. Herkes onu dinlerdi.

Belki de bu yüzden Samatya'da zaman diğer semtlerden biraz daha yavaş akar. Çünkü deniz acele etmez.

Ne var ki İstanbul büyüdükçe Samatya küçüldü.

Surların önünden yollar geçti. Sahil dolduruldu. Tren rayları mahalleyi denizden ayırdı. Eski konakların yerini apartmanlar aldı. Balıkçıların çoğu başka kıyılara göç etti. Mahallenin çok sesli dili de yavaş yavaş sustu.

Fakat bazı mahalleler betonla değil, hafızayla ayakta kalır.

Samatya hâlâ sabah erkenden açılan fırınlarıyla, kapı önünde sohbet eden yaşlılarıyla, kilise avlusuna karışan martı sesleriyle ve Marmara'nın tuzunu içine çekmiş taş kaldırımlarıyla İstanbul'a direniyor.

Türk sineması da bu direnişi fark etmişti. Nice Yeşilçam filmi bu sokaklarda çekildi. Çünkü yönetmenler biliyordu ki Samatya dekor kurulacak bir yer değildi; başlı başına yaşayan bir karakterdi.

İstanbul'un semtleri insanlara benzer.

Bazıları gençtir, gösterişlidir, yüksek sesle konuşur.

Bazıları ise yaşlanmıştır; ama anlattığı her hikâyede biraz daha güzelleşir.

Samatya işte o yaşlı İstanbul'dur.

İnsan bazen orada yürürken şehrin kalbinin gökdelenlerde değil, eski bir çeşmenin başında bekleyen kedide attığını hisseder.

Belki de İstanbul'u kurtaracak olan şey yeni binalar değildir.

Belki onu kurtaracak olan, Samatya'nın unutulmasına izin vermemektir.

Çünkü bir şehir, en eski mahallelerini hatırladığı kadar yaşar.

Ve Marmara'nın kıyısında, surların gölgesinde, akşam güneşi denizin üzerine bakır rengi bir örtü sererken Samatya hâlâ usulca aynı cümleyi fısıldar:

"Ben İstanbul'un geçmişi değilim...

Ben onun hafızasıyım."