Hepimiz gün geldi ve büyüdük; evden göçmen kuşlar gibi uçtuk gittik. O gün gelene kadar, her şey yolunda. Ev kalabalık. Harala gürele, işler güçler… bazen kafanı kaşıyacak vaktin olmaz. Günler yetmez. Bir arkadaşım bunun için dert yanmıştı, gün 30 saat olsa yine de yetmiyor demişti. Bazen işte o yoğunluk esnasında, olayların sıcağıyla ( eskiler öyle der; olayın sıcağıyla) farketmiyorsun.

Her gün aybaşını beklersin, yaz gelsin tatil yapalım dersin. Bir emeklesin, tamam dersin. Anaokulu bitsin rahatlarız dersin. Okul bitsin, işe girsin, askerlik bitsin, evlensin… hayat hep bir şeyleri beklemekle geçiyor. Sürekli zamanı kovalamak. Bu arada ne oluyor biliyor musunuz? Hayat geçiyor, ömür bitiyor.

Ve şimdi yaşadığımız şeyin adı “ boş yuva sendromu”…

Bugün bunu araştırdım. Boş yuva sendromu, çocukların büyüyüp üniversite, evlilik veya iş nedeniyle aile evinden ayrılmasının ardından anne-babada ortaya çıkabilen hüzün, yalnızlık ve boşluk hissine verilen isim. Tıbbi anlamda başlı başına bir hastalık veya psikiyatrik tanı değildir; daha çok önemli bir yaşam değişikliğine verilen duygusal tepkiyi anlatır.

Özellikle yıllarca hayatının önemli bölümünü çocuğunun ihtiyaçlarına göre düzenleyen anne veya babada, çocuk gittikten sonra “Şimdi ben ne yapacağım?”, “Ev neden bu kadar sessiz?”, “Bana artık ihtiyaç yok” gibi duygular görülebilir. İlk günlerde odasına girmek, sofrada eksik bir sandalye görmek, eskiden birlikte yapılan günlük şeylerin ortadan kalkması bile beklenenden daha güçlü bir özlem yaratabilir.

Geçen gün sosyal medyadaki izlediğim bir videoda bir dede; otobüs terminalinde ağlayarak torunlarını yolculuyordu. Torunlar da videosunu çekmişler, dedem çok üzgün diye. İşte yine bir “boş yuva sendromu”.

Aslında ilginç olan şu; çocuğun ayrılması istenen ve olumlu bir nedenle olsa bile, mesela üniversiteyi kazanması gibi bir sebep bile olsa, anne-baba aynı anda hem gurur ve sevinç hem de ciddi bir hüzün yaşayabilir. Bu iki duygu birbirine ters değildir.

Genellikle zamanla yeni düzene alışıldıkça hafifler. Fakat üzüntü uzun süre devam ediyor, günlük hayatı belirgin biçimde etkiliyor; uyku, iştah, çalışma isteği ve sosyal hayat ciddi şekilde bozuluyorsa, artık yalnızca “boş yuva” duygusundan daha fazlası söz konusu olabilir ve bir uzmandan destek almak iyi olur diyor uzmanlar.

Çocuğun üniversite için başka bir şehre gitmesi, boş yuva sendromunun en tipik ortaya çıktığı dönemlerden biri.

Düşünsenize, yaklaşık 18 yıl boyunca evin günlük ritminin içinde çocuk var. Sabah kalkması, okulu, eve gelişi, yemeği, arkadaşları, “Neredesin?”, “Ne zaman geleceksin?” konuşmaları… Sonra bir gün üniversite başlıyor ve çocuk başka şehirde yaşamaya başlıyor. Aslında evden yalnızca bir kişi ayrılmıyor; yıllardır oluşmuş bir yaşam düzeni de bir anda değişiyor.

İlk haftalarda anne-babada çok karakteristik davranışlar görülebiliyor: Çocuğun odasına sık sık girmek, yatağını veya eşyalarını olduğu gibi bırakmak, gün içinde sürekli mesaj atma isteği, “Yemek yedin mi?”, “Eve vardın mı?” diye kontrol etmek, akşamları evin alışılmadık sessizliğinden rahatsız olmak… Hatta bazen insan bunun özlem olduğunu bile fark etmeyip keyifsizlik, huzursuzluk , tahammülsüzlük şeklinde yaşayabiliyor.

Bir başka önemli nokta da ebeveynlik rolünün aniden küçüldüğü hissi. Çocuğun artık kendi yemeğini seçmesi, kendi kararlarını vermesi, yeni arkadaşlar edinmesi bir taraftan gurur veriyor; diğer taraftan anne-babanın zihninde farkında olmadan “Artık bana eskisi kadar ihtiyacı yok” duygusunu doğurabiliyor. Oysa gerçekte ihtiyaç ortadan kalkmıyor; ilişkinin biçimi değişiyor. Çocuk artık korunması gereken küçük bir çocuk olmaktan çıkıp gerektiğinde ailesine dönen genç bir yetişkine dönüşüyor.

Kim ne derse desin, çok uzun yıllar grift bir ilişki içinde devam eden bir hayatın; sekteye uğraması, nerden bakarsanız bakın travmatik bir hadise. Sanırım her iki taraf için de böyle.

Günün sonunda, derin bir alışma süreci başlıyor. Doğumdan sonra anne bedeninden ayrılan çocuk, artık mesafelerle ayrılma sürecine giriyor. Ama tabii tevekkülle kabul etmeyi de bilmek gerek. Neticede belki bir iş, belki okul, belki evlilik gibi başlıklarda bir ayrılık yaşanıyor. Bununla en fazla gurur duyulabilir.

Kendini şu şekilde teskin ediyorsun; sen bugün için yetiştirmedin mi bu çocuğu? Kendi ayaklarının üzerinde dik durabilsin diye özgüvenli yetiştirmedin mi? Bunu başarabilsin diye büyütmedin mi? Ona bir rehber olmadın mı? Onu eğitmedin mi? Ona mentor olmak için geceni gündüzüne katmadın mı? Her şeyin önünü arkasını düşünmedin mi? Bu zamana kadar türlü simülasyonlarla tüm neden ve sonuçları denetlemedin mi? Olasılıkların en iyisi olsun diye çırpınmadın mı?

İşte zamanı geldi. Üzülme zamanı değil.
Sevin.

Tekrar görüşelim
Didem Dede