İstanbul’un bazı semtleri vardır; oralarda yalnız binalar yükselmez, zaman da kat kat üst üste biner. Bir kaldırım taşına bastığınızda yalnız bugünün gürültüsünü değil, eski bir faytonun teker sesini, çok uzak bir kilise çanını, tren düdüğünü, deniz kıyısında kurulmuş bir yaz sofrasının neşesini de işitirsiniz. Bakırköy, işte o semtlerden biridir.

İlk bakışta alışveriş caddeleri, sahil yolu, kalabalık meydanı, vapur rüzgârını değil de Marmara’nın biraz küskün esintisini taşıyan kıyılarıyla bugünün İstanbul’una ait görünür. Oysa dikkatle bakınca insan şunu anlar: Bakırköy, yalnız bir semt değil; İstanbul’un hafızasının sahile açılan çekmecelerinden biridir.

Bugün adını telaffuz ederken sıradan bir şehir parçasından söz eder gibi konuşuyoruz: “Bakırköy’e geçtim”, “Bakırköy Meydanı’ndayım”, “Sahile ineceğim.” Oysa bu semtin eski adlarını yan yana dizdiğinizde bile başlı başına bir tarih romanı çıkar: Hebdomon, Septimum, Makrohori, Makriköy ve nihayet Bakırköy… Her isim, bu toprağın başka bir devre, başka bir dile, başka bir iklime ait olduğunu fısıldar. İstanbul’un sur dışındaki bu eski sayfiye yeri, bir zamanlar Bizans imparatorlarının gözdesiydi. Şehrin merkezinden uzaklaşıp deniz kıyısında nefes almak isteyen iktidar, yolunu buraya düşürürdü. Hebdomon adı, kentin merkezine olan mesafesini anlatan bir işaret gibiydi; ama zamanla bu mesafe yalnız coğrafi değil, ruhani bir mesafeye de dönüştü. Çünkü Bakırköy, yüzyıllar boyunca İstanbul’un kalabalığından biraz uzaklaşıp kendine başka bir ritim kurduğu bir eşik oldu.

İstanbul’un tarihine dikkatle bakınca görürüz ki bazı yerler fetihlerle, bazı yerler yangınlarla, bazı yerler saraylarla anılır. Bakırköy ise daha çok “nefes alma” fikriyle anılır. Bu semt, Bizans döneminde de, Osmanlı devrinde de, Cumhuriyet yıllarında da biraz sayfiye, biraz sığınak, biraz da şehrin dışarıya açılan pencere pervazı oldu. Burada deniz yalnız su değildi; şehirden kaçmanın bahanesiydi. Rüzgâr yalnız esinti değildi; merkezden taşraya değil, kalabalıktan ferahlığa doğru açılan bir yoldu.

Bakırköy’ün asıl sırrı da burada saklıdır: O, İstanbul’un içinde ama İstanbul’un tam ortasında değildir. Şehrin göbeğinde değil, kalbinin biraz kıyısında atar. Bu yüzden Bakırköy’de hayat, tarih boyunca biraz daha yavaş, biraz daha yazlık, biraz daha sohbetli akmıştır. İnsan buranın eski fotoğraflarına bakınca bunu hemen sezer. Geniş bahçeli köşkler, denize dönük evler, tren hattının çevresinde büyüyen hayat, yaz akşamları serinliğe bırakılmış pencereler… Sanki semtin üstüne acele değil de ikindi güneşi çökmüştür.

Eski adıyla Makriköy, yani “uzun köy”… Bu isim bile başlı başına bir karakter tarifi gibidir. Uzayan sahillerin, ray boyunca serpilen yerleşimlerin, bağların, bahçelerin, yazlık evlerin semti… Osmanlı döneminde burada yaşayan Rumlar, Ermeniler, Levantenler, Müslüman aileler; hepsi aynı rüzgârın altında başka başka dillerle hayat kurdu. İstanbul’un birçok semti gibi Bakırköy de yalnız taşla değil, sesle yapılmıştır. Sabah ezanı ile kilise çanının birbirini boğmadan, birbirini itmeden yaşadığı eski İstanbul terbiyesinden bir parça taşıdı uzun zaman. Semtin sokaklarında dolaşan bu çokkültürlü hafıza, bugün kimi yerde bir kilise duvarında, kimi yerde eski bir okul binasında, kimi yerde adı değişmiş bir sokağın belleğinde hâlâ yaşamaktadır.

Bakırköy denince çoğu kişinin aklına bugün kalabalık bir merkez, AVM’ler, sahil yolu, hastaneler, adliye, ulaşım düğümü gelir. Oysa semtin eski hikâyesi bunlardan ibaret değildir. Hatta belki de asıl Bakırköy, bugünün hızında değil, geçmişin kıyısında bulunur. Mesela pek az kişi bilir; bu bölge yalnız sayfiye yeri değil, aynı zamanda askeri ve stratejik bir alan olarak da önem taşımıştır. Ataköy taraflarında kurulan baruthane, Bakırköy’ün hafızasına bambaşka bir katman ekler. Bir yanda denize karşı yazlık huzur, öte yanda imparatorluğun savaş hazırlığı… İşte İstanbul’un bütün çelişkileri burada da vardır: aynı rüzgâr hem gülleri sallar, hem barut kokusunu taşır.

Baruthane meselesi, Bakırköy’ün pek konuşulmayan ama semtin karakterini anlamak için önemli taraflarından biridir. İstanbul’un çoğu semti ya saraya, ya ticarete, ya limana yaslanır; Bakırköy ise bir dönem hem mesireye hem askeri üretime komşuluk etti. Bu yüzden semtin toprağında yalnız deniz tuzu değil, devletin sert yüzü de vardır. Belki de bu yüzden Bakırköy, İstanbul’un hem zarif hem ciddi semtlerinden biri gibi durur. Fazla şımarmaz, fazla gürültü etmez, ama kendini de unutturmaz.

Sonra zaman değişti. 19. yüzyıl geldi; demiryolu geldi, banliyö hayatı geldi, yazlık kültürü büyüdü. Bakırköy artık yalnız bir kıyı semti değil, İstanbul’un orta ve üst sınıfları için bir kaçış güzergâhıydı. Şehir merkezinde iş, burada nefes vardı. Yazlık köşkler, bahçeli evler, deniz kıyısında kurulan lokantalar, gazinolar, sayfiye akşamları… Bir semtin hafızası bazen bir devlet arşivinde değil, bir akşam yemeğinin masasında saklanır. Bakırköy’ün de öyle oldu. Burada aileler yazları sahile iner, çocuklar kumsalın dilini öğrenir, gençler istasyonda vedalaşır, büyükler akşamüstü serinliğinde eski İstanbul dedikodularını birbirine aktarırdı. Semtin belleği biraz da bu gündelik hayatın içinden örüldü.

Bakırköy’ün İstanbul içindeki yerini özel kılan şeylerden biri de tam budur: Burası büyük tarih kadar küçük hayatların da semtidir. Bir imparatorun uğradığı yer olmak kadar, bir çocuğun ilk kez denizi gördüğü mahalle olmaktır Bakırköy. Bir antlaşmanın gölgesine komşu olmak kadar, bir yaz akşamı gazoz içilen sahil bankıdır. Tarih kitapları çoğu zaman büyük olayları anlatır; ama şehirleri asıl ayakta tutan, o büyük olayların arasına sıkışmış küçük insan hikâyeleridir. Bakırköy’ün sahici ruhu da oralarda yaşar.

Semtin bugünkü sınırları içinde yer alan Yeşilköy ve Yeşilyurt hattı, bu hafızanın en zarif parçalarındandır. Eski Ayastefanos’un gölgesi, yalnız diplomatik bir anlaşmanın adıyla değil, deniz kıyısındaki eski İstanbul nezaketiyle de yaşar. Ahşap köşklerin, geniş bahçelerin, yazlık sinemaların, sahildeki eski meyhane ve lokantaların taşıdığı kültür, İstanbul’un kaybolan görgüsünden bir parçaydı. Yeşilköy’ün sahilinde yürürken hissedilen şey yalnız deniz değildir; biraz da eski İstanbul’un terbiyesidir. Bakırköy’ün merkezindeki telaşla Yeşilköy’ün sakinliği arasındaki fark, aslında bir semtin kendi içindeki sınıf, kültür ve zaman farklarını da anlatır. Aynı ilçenin içinde bir yanda meydan kalabalığı, öte yanda sahil boyunca uzanan eski bir yazlık zarafet… İstanbul’un özü de biraz böyle değil midir zaten? Aynı cümlede hem telaş hem sükûnet taşımak.

Bakırköy, sanatla ilişkisini de tam bu gündelik hayatın içinden kurdu. İstanbul’un kültür haritasında adı çoğu zaman Beyoğlu kadar yüksek sesle anılmasa da, Bakırköy uzun yıllar boyunca tiyatronun, müziğin, sinemanın ve mahalle kültürünün birbirine karıştığı bir semt oldu. Buradaki kültür merkezleri, açık hava konserleri, eski sinema salonları, yaz akşamı gezmeleri, sahil çay bahçeleri; hepsi semtin sanatla kurduğu görünmez bağı besledi. Çünkü sanat yalnız büyük salonlarda değil, bir semtin yürüyüş biçiminde de yaşar. Bakırköy insanının sahile inme alışkanlığında, vitrinlere bakarak dolaşmasında, meydandan çarşıya kurduğu o kendine has ritimde bile biraz sanat vardır. Bir semtin estetiği bazen binalarından değil, insanlarının akşamüstünü nasıl yaşadığından anlaşılır.

Bakırköy’ün kadınlarla kurduğu ilişki de ayrıca konuşulmaya değer. İstanbul’da bazı semtler erkek sesinin yüksek çıktığı yerlerdir; kahvehanenin, çarşının, meydanın tonu buna göre belirlenir. Bakırköy ise uzun yıllar boyunca kadınların daha görünür olduğu, gündelik hayatın daha serbest aktığı, alışverişin, yürüyüşün, sahil hayatının ve sosyal yaşamın kadın eliyle şekillendiği bir semt görüntüsü verdi. Belki biraz orta sınıf Cumhuriyet semti olmasının, belki deniz kıyısında yer almasının, belki de kozmopolit geçmişinden süzülen şehirli terbiyenin etkisiyle… Ama şu kesin: Bakırköy, İstanbul’un erkek kabalığını her zaman biraz törpüleyen semtlerden biri oldu.

Bir başka bilinmeyen tarafı da şudur: Bakırköy’ün hikâyesi, yalnız “merkez semt” hikâyesi değildir; aynı zamanda İstanbul’un büyüme sancısının hikâyesidir. Bir zamanlar çok geniş bir idari alanı kapsayan, çevresinden yeni ilçeler doğuran Bakırköy, İstanbul’un batıya doğru genişlemesinin adeta eski gövdesidir. Ondan parçalar kopmuş, yeni ilçeler kurulmuş, şehir büyüdükçe Bakırköy küçülmüş ama ağırlığını kaybetmemiştir. Bazı semtler küçüldükçe önemsizleşir; Bakırköy öyle olmadı. Tersine, küçüldükçe karakteri daha belirgin hale geldi. Bugün hâlâ İstanbul’un hafızasında “merkez semt” hissi veriyorsa, bunun sebebi yalnız coğrafi konumu değil; yıllarca çevresine merkezlik etmiş olmasının bıraktığı alışkanlıktır.

Ne var ki her İstanbul semti gibi Bakırköy de kendi yenilgisini içinde taşıyor. Sahil yolu, otomobil çağının hoyratlığı, eski denizle kurulan ilişkinin kesilmesi, apartmanlaşma, köşklerin kaybı, betonun ısrarı, meydanların ruhsuzlaşması… İstanbul’un birçok yerinde olduğu gibi burada da şehir, bazen kendi hatırasına karşı suç işlemiştir. Bir zamanlar denize daha doğrudan bakan hayat, bugün yer yer asfaltın, trafik gürültüsünün ve yüksek yapıların gerisine çekildi. Eski yazlık zarafet, modern kentin aceleciliğiyle boğuşmak zorunda kaldı. Bakırköy bu bakımdan, İstanbul’un başına gelenlerin küçük bir özeti gibidir: Güzel bir kıyı semtiydin; sonra seni yavaş yavaş bir ulaşım koridoruna çevirdiler.

Ama şehir dediğimiz şey biraz da kaybettiklerinin üstünde yaşamayı öğrenme sanatıdır. Bakırköy hâlâ bu sanatı biliyor. Sabahın erken saatinde Marmaray çevresinde yürüyen insanlara bakın; emekliler, öğrenciler, memurlar, anneler, simitçiler, eski Bakırköylüler, yeni taşınanlar… Hepsi aynı semtin başka zamanlarına ait gibidir. Cevizlik’te bir sokağa sapınca eski İstanbul’un cümlesiyle karşılaşırsınız; Ataköy’e doğru yürüyünce Cumhuriyet’in planlı kent idealini görürsünüz; Yeşilköy’e inince bir yazlık kasabanın ağırbaşlı havası gelir yüzünüze; Zuhuratbaba tarafında ise semtin daha yerli, daha içerden, daha mahrem tonu çıkar karşınıza. Bakırköy’ü yalnız bir meydandan ibaret sananlar, aslında semtin çoğunu hiç görmemiş olanlardır.

Belki de Bakırköy’ü anlatmanın en doğru yolu şudur: Burası, İstanbul’un denize karşı düşünmeye çıktığı semtlerden biridir. Şehir surların içinde kurulmuş olabilir; ama ruhu çoğu zaman kıyılarda toparlanır. Bakırköy, o toparlanmanın yeridir. Burada insan yalnız yürüyüş yapmaz, biraz da geçmişinin içinden geçer. Bir yanda Bizans’ın Hebdomon’u, öte yanda Osmanlı’nın Makriköy’ü, beride Cumhuriyet’in düzenli sahil semti, daha ötede bugünün kalabalık merkezi… Hepsi aynı sokakta birbirine sürtünerek yaşar.

İstanbul’un en büyük meselesi, hafızasını tüketerek büyümesidir. Her yeni bina biraz eskiyi ezer, her yeni yol biraz hatırayı böler, her yeni rant biraz semt terbiyesini bozar. Fakat bazı yerler buna rağmen direnir. Bakırköy de onlardan biri. Çünkü onun hafızası yalnız yapılarda değil, semt alışkanlıklarında saklıdır. Sahile inme isteğinde, çarşıda oyalanma huyunda, akşamüstü yürüyüşlerinde, eski komşuluk dilinde, tren hattının çevresinde şekillenen gündelik ritimde… Şehir hafızası bazen kitabelerde değil, insanların adımlarında yaşar.

Bakırköy’ü sevmek biraz da bu yüzden İstanbul’u bir semtten ibaret sanmamak demektir. Çünkü Bakırköy, bize şunu hatırlatır: Bir şehri anlamak için yalnız saraylarına, camilerine, kulelerine bakmak yetmez; onun banliyölerine, sayfiyelerine, eski tren istasyonlarına, kıyı kahvelerine, unutulmuş bahçelerine de bakmak gerekir. İstanbul’u yalnız fethedenlerin hikâyesiyle değil, sahilde oturup gün batımını izleyen sıradan insanların hikâyesiyle de okumak gerekir. Bakırköy, tam da bu yüzden değerlidir. Çünkü burada tarih, mermer bir anıt gibi dikilmez; gündelik hayatın içine siner.

Ve belki Bakırköy’ün en büyük bilinmeyeni de budur: O, kendini bağırarak anlatan bir semt değildir. Nişantaşı gibi vitrinle, Beyoğlu gibi gösteriyle, Kadıköy gibi sloganla konuşmaz. Bakırköy daha alçak sesle yaşar. Ama dikkatli kulaklar için o alçak sesin içinde çok şey vardır: eski bir Rum mahallesinin yankısı, Ermeni mektebinin gölgesi, banliyö treninin düdüğü, baruthanenin sert hatırası, sahil gazinosunun kahkahası, Cumhuriyet apartmanlarının ölçülü dili, hastane koridorlarının telaşı, pazar filesiyle eve dönen annelerin yorgunluğu, akşam denize karşı oturan ihtiyarların suskunluğu…

Bir semti büyük yapan şey bazen anıtları değil, taşıdığı insan sesidir. Bakırköy, İstanbul’un o sesleri birbirine karıştırmadan taşıyabilmiş semtlerinden biridir. Denizin kenarında durup da arkasına dönünce yalnız binaları değil, yüzyılları görürsünüz. O yüzden Bakırköy’e bakarken sadece bir ilçe görmeyin. Bir zamanlar imparatorların uğradığı, sonra köşklerin yükseldiği, trenin geldiği, denizin sofralara karıştığı, savaşın gölgesinin düştüğü, Cumhuriyet’in yeni hayat kurduğu, modern İstanbul’un ise bazen hoyratça değiştirdiği uzun bir hikâye görün.

Çünkü Bakırköy, İstanbul’un kıyısında duran sıradan bir semt değil; bu şehrin unutmaya çalıştığı şeyleri usulca hatırlatan bir hafızadır.