Ramazan’ın Son Günleri…Her yıl aynı cümleyi kuruyoruz ama bu kez biraz daha içten: Nasıl geçtiğini anlamadık…

Bir ay… Bir sabır… Bir duruş…

Ve şimdi… Bir vedanın eşiğindeyiz.

Ama her veda biraz da başlangıçtır.

Daha dün “Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan” diyorduk. Şimdi ise yavaş yavaş uğurluyoruz.

Sahurlar, iftar sofraları, telaşlar, davetler… Kalabalık masalar, paylaşılan ekmekler… Birbirine “gel” demenin, “buyur” demenin, “sen de otur” demenin güzelliği…

Ramazan aslında bize şunu hatırlatıyor: İnsan, en çok insanla güzel.

Şimdi o günlerin sonuna geldik. Biraz buruk, biraz huzurlu…

Ama hemen ardından kapıda bir bayram var.

Bayram… Sadece bir tatil değil..

Bayram; Küslerin barıştığı, Kapıların çalındığı, Ellerin tutulduğu, Kalplerin yumuşadığı bir zaman dilimi.

Bir lokmanın bölündüğü, Bir tebessümün çoğaldığı, Bir “iyi ki varsın”ın karşılık bulduğu günler…

Belki de en çok ihtiyacımız olan şey bu: Biraz yavaşlamak. Biraz hatırlamak. Biraz birbirimize dönmek.

Aslında bu günler sadece Ramazan’la sınırlı değil.

Bugün 18 Mart… Bu toprakların kaderini değiştiren bir direnişin yıl dönümü.

Çanakkale… Sadece bir savaş değil, Bir milletin “ben buradayım” dediği yer.

Hemen ardından 21 Mart geliyor… Nevruz…

Yani baharın müjdesi. Yeniden doğuş. Toprağın uyanışı.

Dikkat ederseniz… Arka arkaya gelen bu günler tesadüf değil gibi.

Ramazan… Çanakkale… Nevruz… Ve ardından bayram…

Hepsi bir şeyi anlatıyor: Direnç… Sabır… Yeniden başlama… Ve umut…

Ama bir yandan da hayat kendi akışında devam ediyor.

Bayramdan sonra Türkiye yine yoğun bir gündeme girecek. Siyasi kulisler hareketlenecek. Sert açıklamalar, tartışmalar, polemikler…

Zaten hissediliyor. Yavaş yavaş seçim atmosferine doğru gidiyoruz.

Bu yaz… Sadece sıcak olmayacak. Siyaset de oldukça ısınacak.

İşte tam da bu yüzden…

Belki bu bayramı biraz farklı karşılamalıyız.

Sadece yeni kıyafetler değil, Yeni bir dil de giymeliyiz.

Daha yumuşak… Daha anlayan… Daha dinleyen bir dil…

Çünkü en çok kaybettiğimiz şey bu oldu: Birbirimizi dinlemek.

Herkes konuşuyor. Ama kimse duymuyor.

Oysa bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şey çok basit:

Biraz sükûnet… Biraz sağduyu… Biraz da kalpten gelen samimiyet…

Siyasette sertliğin azaldığı, Toplumda kutuplaşmanın yumuşadığı, İnsanların birbirine yeniden güvenmeye başladığı bir dönem…

Neden olmasın?

Ramazan bize sabrı öğretti. Çanakkale bize direnci… Nevruz bize yeniden başlamayı hatırlatıyor.

Bayram ise bize şunu söylüyor:

“Her şeye rağmen umut var.”

Belki de bu bayramda en büyük temennimiz şu olmalı:

Evlerimizde huzur, Sokaklarımızda güven, Ülkemizde barış…

Ve en önemlisi… Kalplerimizde kırgınlık değil, Yer açılmış bir merhamet olsun.

Ramazan’ı uğurlarken…

Sadece bir ayı değil, Belki de içimizdeki yorgunluğu da geride bırakalım.

Bayramı karşılarken…

Sadece kapılarımızı değil, Kalplerimizi de açalım.

Çünkü bu ülkenin… En çok buna ihtiyacı var.