Hayırlı Ramazanlar…Yine o çok sevdiğim zaman dilimine girdik. Bir ay boyunca biraz daha sabırlı, biraz daha dikkatli, biraz daha merhametli olmaya niyet ettiğimiz günler başladı.

Ramazan benim için sadece bir ay değil.

Bir yavaşlama hali.

Bir iç muhasebe.

Bir arınma çağrısı.

Çünkü oruç sadece aç kalmak değildir.

Oruç; nefsin sesini kısmaktır.

Sabretmeyi öğrenmektir.

Elini, dilini, kalbini terbiye etmektir.

On bir ayın sultanı deriz ya…

Belki de bu yüzden sultan.

Çünkü insana kendini hatırlatıyor.

Ama her Ramazan bir soru bırakıyor önümüze:

Ramazan paylaşmak mı, paylaşırken görünmek mi?

Bir yanda gerçekten ihtiyaç sahipleri için kapısını sessizce çalanlar…

Diğer yanda fotoğraf karelerine sığdırılan sofralar.

Bir yanda mutfağında iftara ne koyacağını düşünen emekli…

Diğer yanda rezervasyonla girilen, gösterişli iftar davetleri.

Bir yanda iftar saatini bekleyen milyonlar,

bir yanda iftar daveti saatini bekleyen protokoller.

Son yıllarda başka bir tablo daha var.

İftar sofraları büyüyor.

Masalar uzuyor.

Kameralar çoğalıyor.

Siyasetçiler, iş insanları, kurumlar…

Uzun masaların başında verilen pozlar.

“Paylaştık” mesajları.

Etiketlenen iyilikler.

Oysa Ramazan biraz sessizlik ister.

Biraz mahremiyet.

Bu şehirde aynı anda iki Ramazan yaşanıyor.

Birincisi; sofrasını kurarken hesabını yapanların Ramazanı.

Pideyi bölerek çoğaltanların.

Çocuğuna “bugün de şükür” demeyi öğretenlerin.

İkincisi; ışıkların altında kurulan sofraların.

Fotoğrafa sığdırılan cömertliğin.

Görünür olmanın.

Ramazan bereket ayıdır deriz.

Evet, bereket var.

Ama kimi sofrada, kimi vitrinde.

Bugün bir iftar sofrası kurmak eskisi kadar kolay değil.

Market fiyatları, pazar etiketleri ortada.

Bir pide hesabı bile artık aile bütçesinde yer tutuyor.

Ramazan bazıları için maneviyatın zirvesi,

bazıları için geçim sınavı.

Ve belki de en çok burada sınanıyoruz.

Paylaşmak; göstermek zorunda olmadan verebilmektir.

Bir elin verdiğini diğer elin bilmemesidir.

İyiliği alkışa değil, Allah’a emanet etmektir.

Son yıllarda Ramazan biraz da tüketim ayına dönüştü sanki.

Özel menüler, kampanyalar, süslü sofralar…

Oysa Ramazan azla yetinmeyi öğretir.

İhtiyaçla istek arasındaki farkı hatırlatır.

Bu ay aslında bize şunu fısıldıyor:

Azal ki çoğalasın.

Sus ki içini duyasın.

Yavaşla ki kendine yetişesin.

Ben Ramazan’ı bu yüzden seviyorum.

Çünkü insanı biraz daha insan yapıyor.

Ve belki de asıl mesele şudur:

Oruç mideyi tutar…

Peki ya egoyu?

Hayırlı Ramazanlar.

Kalbimize iyi gelen, gösterişten uzak bir ay olsun.