İstanbul’un bazı semtleri vardır; insan oralardan geçmez, oralardan geçerken zamanın içinden yürür. Çünkü taşın da hafızası vardır, duvarın da, çeşmenin de… Hele ki denize sırtını değil, yüzünü vermiş mahalleler, geçmişi bir ihtiyar gibi anlatmayı sever. İşte Tophane de böyledir.

Bugün tramvayların sesi, kahve dükkânlarının telaşı ve genç kalabalıkların arasında biraz yorgun görünür belki. Fakat dikkatli bakıldığında, semtin her köşesinde başka bir çağın izi vardır. Bir köşede barut kokusu, öteki köşede tekke nefesi… Bir yanda Osmanlı’nın gürleyen topları, diğer yanda sabaha kadar yanan kandillerin sessizliği…

Tophane, yalnızca bir semt değildir. İstanbul’un göğsüne asılmış eski bir nişandır.

Semtin adı da zaten kaderini anlatır. “Tophane” denildiğinde ilk akla gelen şey, Osmanlı’nın kudretidir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra burada kurdurduğu top dökümhaneleri, imparatorluğun askeri hafızasının en büyük merkezlerinden biri hâline gelmiştir. O dönemlerde Haliç’e ve Boğaz’a hâkim bu kıyılar, yalnızca bir liman değil, aynı zamanda devletin demir nefes aldığı yerdi. Tunç eritilir, dev toplar dökülür, gemilere yüklenir ve sefer yollarına uğurlanırdı.

Rivayet edilir ki geceleri Tophane’den yükselen çekiç sesleri, Üsküdar kıyılarından bile duyulurdu. O sesler yalnızca madenin sesi değildi; cihan imparatorluğunun nabzıydı.

Bugün hâlâ ayakta duran Tophane-i Âmire, işte o büyük hafızanın taşlaşmış hâlidir. Bir zamanlar savaş için top dökülen bu yapı, bugün sanat sergilerine ev sahipliği yapıyor. Tarih bazen böyledir; bir devrin barutu, başka bir devrin sanatına dönüşür.

Fakat Tophane’yi yalnızca toplarla, askerle, fetihle anlatmak eksik kalır. Çünkü bu semtin asıl ruhu, biraz da maneviyatın gölgesinde saklıdır.

Boğaza bakan sokakların içinde yürürken birden karşınıza çıkan Kılıç Ali Paşa Camii, semtin kalbidir adeta. Mimar Sinan’ın denize bakarak yaptığı bu cami, yalnızca bir ibadethane değildir; bir denizcinin duasıdır. Osmanlı’nın büyük kaptanlarından Kılıç Ali Paşa tarafından yaptırılan bu külliye, Akdeniz’in tuzunu İstanbul’un taşına taşımıştır.

Kılıç Ali Paşa’nın hikâyesi de semtin kendisi kadar ilginçtir. Aslen İtalyan olduğu, çocuk yaşta Osmanlı donanmasına katıldığı ve yıllar içinde devletin en kudretli kaptanlarından biri hâline geldiği anlatılır. İnsan bazen şu düşünceye kapılıyor: İstanbul, yalnızca doğanları değil, kendine sığınanları da dönüştüren bir şehirdir.

Caminin avlusuna girildiğinde başka bir zaman başlar. Şadırvandan akan suyun sesi, dışarıdaki kalabalığı susturur. Kubbenin altında yankılanan ayetler, insanın içine eski bir İstanbul bırakır. Hele akşamüstü vakti, güneş Boğaz’ın üzerine eğilmişken o caminin taşlarına vuran ışık, sanki yüzyıllardır değişmeyen bir dua gibidir.

Tophane’nin kutsal mekânları yalnızca camilerle sınırlı değildir. Semtin eski sokaklarında tekkelerin, dergâhların ve kaybolmuş manevi durakların izleri hâlâ yaşar. Özellikle Osmanlı döneminde burası, denizcilerin sefere çıkmadan önce dua ettiği, yolcuların adak adadığı bir bölgeydi. Çünkü deniz korkutucudur; insanı Allah’a yaklaştırır.

Bu yüzden Tophane’deki birçok küçük mescit ve tekke, denizcilerin ruhuna göre şekillenmiştir. Bugün birçoğu kaybolmuş olsa da yaşlı İstanbullular hâlâ bazı sokakların “evliya koktuğunu” söyler.

Semtin en dikkat çekici yapılarından biri de Nusretiye Camii’dir. Sultan II. Mahmud döneminde yaptırılan bu cami, Osmanlı’nın Batılılaşma döneminin taşlara işlenmiş hâlidir. Barok mimarinin etkisiyle yükselen minareleri, klasik Osmanlı camilerinden farklı bir zarafet taşır. Sanki devletin eskiyle yeni arasında kaldığı yılların sessiz tanığıdır.

Nusretiye’nin önünden geçenler çoğu zaman acele eder. Oysa biraz durup bakıldığında, caminin taşlarında bir imparatorluğun değişim sancısı okunur. Çünkü İstanbul’daki her büyük yapı biraz da devrin ruhudur.

Tophane’nin sokakları ise başlı başına bir romandır. Bir köşede kahvehanede tavla sesi yükselir, diğer tarafta sanat galerilerinden gençlerin kahkahaları duyulur. Eskiyle yeninin bu kadar sert çarpıştığı başka az semt vardır İstanbul’da. Bir yanda nargile dumanı, öte yanda modern sanat sergileri… Bir yanda yüzyıllık esnaf, diğer tarafta dünyanın dört bir yanından gelen turistler…

Ama Tophane’nin asıl hikâyesi insanındadır.

Eskiden liman işçilerinin, leventlerin, denizcilerin ve hamalların yaşadığı bu mahalle, İstanbul’un en sert ama en dayanışmacı semtlerinden biri sayılırdı. Fakirlik vardı belki ama yalnızlık yoktu. Herkes birbirinin cenazesine gider, düğününe koşar, kapısını çalardı.

İstanbul büyüdükçe, Tophane de değişti. Ahşap evler azaldı, eski yüzler kayboldu, semtin sesine başka diller karıştı. Fakat buna rağmen Tophane hâlâ bütünüyle teslim olmadı modern zamana. Çünkü bazı mahallelerin ruhu vardır; kolay ölmezler.

Bugün Tophane’ye akşam vakti gidin. Denizden hafif bir iyot kokusu gelir. Tramvay geçer. Martılar Galata tarafına doğru döner. Kılıç Ali Paşa Camii’nin minaresinden ezan yükselir. O an insan şunu hisseder: İstanbul aslında hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadı. Yalnızca biraz sustu.

Ve belki de Tophane, o suskun İstanbul’un hâlâ konuşabilen son mahallelerinden biridir.