İstanbul’un kalbi çoğu zaman karşı yakada, taş kubbelerin ve yedi tepeli siluetin içinde aranır. Oysa şehrin ruhu, bazen sessiz bir kıyıda, bir bankta oturup suyun sesini dinleyenlere fısıldar kendini. İşte o kıyı, Üsküdar’ın en mahrem noktalarından biri olan Salacak’tır. Ve tam karşısında, suyun ortasında tek başına duran Kız Kulesi, yalnızlığın ve efsanenin taşlaşmış halidir.
Salacak, sadece bir semt değildir. O, İstanbul’un hafızasının suya değdiği yerdir.
Salacak İsmi: Kayıkların ve Bekleyişin Kıyısı
“Salacak” kelimesinin kökeni üzerine kesin bir hüküm yoktur; fakat İstanbul’un eski deniz diline kulak verenler birkaç ihtimali işaret eder.
Bir rivayete göre Salacak, denizcilikte kullanılan “salacak” kelimesinden gelir. Kayıkların yanaşırken uzattığı ahşap desteklere, yani denge kollarına “salacak” denirdi. Çünkü burası, yüzyıllar boyunca kayıkçıların yanaştığı, yolcuların indirildiği bir varış yeriydi. İstanbul’a gelenlerin ilk bastığı Anadolu toprağıydı.
Bir başka görüşe göre ise kelime, “salınacak yer” anlamından türemiştir. Çünkü Boğaz’ın akıntısı burada hafifler, kayıklar suyun üstünde adeta salınırdı.
Eski Üsküdarlılar daha şiirsel bir açıklama yapar:
Salacak, bekleyenlerin yeridir. Karşı yakaya bakanların, kavuşmayı umanların, ama çoğu zaman sadece seyredenlerin kıyısıdır.
Kız Kulesi: Bizans’tan Osmanlı’ya Uzanan Bir Gözcü
Bugün romantik hikâyelerle anılan Kız Kulesi, aslında bir gözetleme ve savunma yapısı olarak doğdu. Temelleri, Bizans İmparatorluğu döneminde, MÖ 5. yüzyıla kadar uzanır. O zamanlar burası, Boğaz’dan geçen gemileri kontrol eden bir karakoldu.
Zincirler çekilir, düşman gemileri durdurulurdu. İstanbul, daha o zaman bile korunması gereken bir mücevherdi.
Osmanlı döneminde ise kule hem karantina istasyonu, hem deniz feneri, hem de gözetleme noktası oldu. Osmanlı İmparatorluğu, bu küçük yapının Boğaz’ın kalbinde taşıdığı stratejik değeri iyi biliyordu.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde bu kuleyi şöyle tasvir eder:
“Denizin ortasında bir muhafız gibi duran bu kule, İstanbul’un gözüdür.”
Gerçekten de öyledir. O kule, yüzyıllar boyunca İstanbul’un gözleri oldu.
Efsane: Yılandan Kaçamayan Prenses
Kız Kulesi’nin en bilinen hikâyesi, bir kehanetin trajik gölgesinde doğar.
Bir imparatora, kızının bir yılan tarafından öldürüleceği söylenir. İmparator, kaderi alt etmek ister. Kızını alır ve kimsenin ulaşamayacağı bir yere, Boğaz’ın ortasındaki kuleye kapatır.
Yıllar geçer.
Bir gün kuleye gönderilen üzüm sepetinin içinden çıkan bir yılan, prensesi sokar.
Ve kehanet gerçekleşir.
Bu hikâye, İstanbul’un en eski gerçeğini hatırlatır:
Bu şehirde kader, deniz kadar derindir.
Battal Gazi’nin Gölgesi ve Kule’nin Tılsımı
Bir başka rivayet ise kuleyi İslam kahramanı Battal Gazi ile ilişkilendirir. Rivayete göre Battal Gazi, İstanbul kuşatmalarından birinde bu kuleye sığınmış ve Bizans’a karşı burada mücadele etmiştir.
Bu yüzden bazı eski metinlerde kuleye “Battal Gazi Kulesi” de denmiştir.
İstanbul’un tılsımlarıyla ilgilenen eski tarihçiler, kulenin sadece bir yapı değil, bir koruma noktası olduğuna inanırdı. Çünkü İstanbul’un tılsımları genellikle sınır noktalarına yerleştirilirdi. Kız Kulesi de Boğaz’ın kalbinde, şehrin eşiğinde duruyordu.
Bir bekçi gibi.
Bir mühür gibi.
Salacak’tan Bakanlar Neyi Görür?
Salacak kıyısında oturan biri sadece kuleyi görmez.
O, zamanı görür.
Geceleri kule karanlığın içinde bir kandil gibi yanarken, insan ister istemez şunu düşünür: Aynı ışığı yüzyıllar önce de biri izliyordu.
Belki bir Bizans askeri.
Belki bir Osmanlı kayıkçısı.
Belki de karşı kıyıdan uçmaya hazırlanan Hezarfen Ahmed Çelebi, Galata Kulesi’nden havalanmadan önce son kez buraya bakmıştı.
Çünkü Salacak, sadece bakanların değil, gidenlerin de son baktığı yerdir.
Ahmet Yüksel Özemre’nin Üsküdar’ı ve Sessiz Hakikat
Üsküdar üzerine derin düşünceleri olan büyük İstanbul münevveri Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar’ı “İstanbul’un vicdanı” olarak tanımlar.
Gerçekten de öyledir.
Karşı yakada güç vardır. Saraylar, fetihler, ihtişam…
Ama bu yakada sükûnet vardır.
Salacak’ta oturup Boğaziçi’ne bakarken insan şunu hisseder:
İstanbul fethedilmiş olabilir. Ama ruhu hâlâ burada, suyun kıyısında beklemektedir.
Ve Kız Kulesi…
Hâlâ nöbettedir.
Son Söz: Salacak, İstanbul’un Kalbinin Attığı Yerdir
Salacak bir semt değildir.
O, İstanbul’un bekleme halidir.
Kız Kulesi ise bir yapı değil, bir hatırlatmadır.
Zaman geçer. İmparatorluklar yıkılır. İnsanlar gelir ve gider.
Ama Salacak’ta oturup kuleye bakan biri, İstanbul’un aslında hiç değişmediğini anlar.
Çünkü bazı şehirler fethedilir.
Bazıları ise sonsuza kadar nöbet tutar.