İstanbul’un yedi tepesine çöken akşam sisinde bazı yapılar vardır ki yalnızca taş değildir; zamanın hafızasıdır. Galata’nın dar sokaklarından yukarı doğru yürürken, bir anda karşınıza çıkan mütevazı ama vakur siluetiyle Arap Camii de işte böylesi bir hafızadır. Onun duvarlarında yalnızca ibadet eden insanların ayak sesleri değil; Haçlıların gölgeleri, Cenevizlilerin ticaret hırsı, Osmanlı’nın fetih tekbirleri ve İstanbul’un bitmek bilmeyen dönüşümü yankılanır.
Bugün “Arap Camii” adıyla bilinen bu yapı, aslında İstanbul’un en sıra dışı mabetlerinden biridir. Çünkü o, önce kiliseydi; sonra cami oldu. Üstelik klasik Osmanlı camilerine hiç benzemeyen gotik mimarisiyle, İstanbul’un içinde adeta Avrupa’dan kopup gelmiş bir ortaçağ yapısı gibi durur.
Tarihçiler, yapının ilk hâlinin 13. yüzyılda, yaklaşık 1275 yılında Dominiken rahipleri tarafından “San Paolo” ya da “Saint Paul Kilisesi” adıyla inşa edildiğini belirtir. O dönem Galata, Ceneviz Cumhuriyeti kolonilerinin en önemli ticaret üslerinden biriydi. Cenevizliler, Haliç kıyısında küçük bir Avrupa kurmuşlardı adeta. Taş kuleler, dar sokaklar, şarap mahzenleri ve kiliselerle çevrili Galata’da bu yapı da Katolik dünyasının önemli merkezlerinden biri hâline geldi.
Fakat İstanbul’un tarihi hiçbir yapıya uzun süre aynı kimliği bırakmaz.
1453’te İstanbul'un Fethi gerçekleştiğinde, Fatih Sultan Mehmed yalnızca bir şehri değil, çağları değiştiren bir medeniyeti teslim alıyordu. Fetih sonrası Galata’daki Latin nüfus bir süre varlığını korudu. Ancak zaman içinde şehir Osmanlı kimliğiyle yeniden şekillendi. Rivayete göre Endülüs’ten gelen Müslüman Arapların bir kısmı bu bölgeye yerleştirildi ve yapı camiye çevrilince halk arasında “Arap Camii” adı yaygınlaştı.
Bazı kaynaklar ise adın daha eski bir hatıraya dayandığını söyler. Emevîler döneminde İstanbul kuşatmalarına katılan Arap askerlerinin anısını yaşatmak için bu ismin verildiği anlatılır. İstanbul’un tarihinde gerçek ile efsane çoğu zaman birbirine karışır; Arap Camii’nin hikâyesi de tam olarak böyledir.
Osmanlı döneminde yapı çeşitli onarımlar geçirdi. Özellikle II. Bayezid döneminde cami kimliği güçlendirildi. Minber eklendi, iç düzeni değiştirildi. Fakat en dikkat çekici unsur, gotik çan kulesinden dönüştürülen minaresiydi. İstanbul’da böyle bir minare başka hiçbir camide yoktur. Sivri yapısı ve taş işçiliğiyle adeta Akdeniz’in iki yakasını aynı gövdede buluşturur.
Yüzyıllar boyunca Galata değişti.
Bir zamanlar Ceneviz tüccarlarının at koşturduğu sokaklardan sonra Levanten bankerler geçti. Ardından Osmanlı memurları, denizciler, hamallar, Rum meyhanelerinden çıkan şarkılar, tramvay sesleri ve Cumhuriyet’in kalabalıkları…
Galata Kulesi nasıl İstanbul’un göğe açılan hafızasıysa, Arap Camii de şehrin yere sinmiş vicdanı gibidir. Sessizdir ama çok şey bilir.
Yangınlar gördü bu yapı…
Depremler yaşadı…
İstanbul’un sürekli değişen yüzüne tanıklık etti.
Özellikle 1731 Galata Yangını çevrede büyük yıkım yaratırken cami de zarar gördü. Daha sonra çeşitli restorasyonlarla ayakta tutuldu. 1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı restorasyonda yapının gotik karakteri yeniden ortaya çıkarıldı. Cumhuriyet döneminde de birkaç kez onarıldı; çünkü İstanbul, bazı yapılarını yalnızca korumaz, onlarla konuşur.
Arap Camii’nin içine girildiğinde insanın dikkatini ilk çeken şey alışılmış Osmanlı cami hissinin değişmesidir. Yüksek tavanlar, uzun sivri kemerler ve gotik hava insana bir kilisenin ruhunu hâlâ fısıldar. Sanki taşlar, geçmiş kimliklerini tamamen unutmayı reddeder.
Belki de İstanbul tam olarak budur.
Tam anlamıyla ne Doğu’dur ne Batı…
Ne yalnızca Bizans’tır ne bütünüyle Osmanlı…
Bu şehir, birbirinin üzerine yığılmış medeniyetlerin ortak nefesidir.
Ve Arap Camii, bu nefesin en eski tanıklarından biridir.
Bugün Beyoğlu’nun kalabalığında insanlar çoğu zaman onun önünden hızla geçip gider. Telefon ekranlarına bakan gençler, turist kafileleri, aceleyle yetişmeye çalışan çalışanlar… Fakat Arap Camii hâlâ aynı sabırla bekler. Çünkü bazı yapılar zamana karşı yarışmaz; zamanı saklar.
İstanbul’un en büyük sırrı da belki budur:
Bu şehirde hiçbir taş yalnızca taş değildir.