İstanbul’un eski yüzü vardır… Bir de hatırlamak istemediğimiz yüzü. Ve o iki yüzün tam ortasında, denizin tuzuyla taşın suskunluğunu birbirine bağlayan bir yapı durur: Kumkapı Ayia Kiriaki Kilisesi.

Bu kilise, yalnızca bir ibadethane değildir. O, yangınların küllerinden doğan bir hafıza, depremlerin içinden geçen bir dua, yüzyılların omzuna yaslanmış bir sabırdır.

Kumkapı… Balık kokusunun tarihle karıştığı, sokakların daraldıkça derinleştiği bir semt. İşte o sokakların birinde, duvarlarının ardında başka bir zaman saklayan Ayia Kiriaki, ilk kez ne zaman inşa edildi bilinmez ama izleri 16. yüzyıla kadar geri gider.

O günden bugüne ise bu yapı, kaderini birkaç kez yeniden yazmak zorunda kalmıştır. Yangınlar… 1645, 1660, 1865… Her biri bir hatıra değil, bir yıkım hikâyesi.
Depremler… 1894… İstanbul’un kalbini sarsan o büyük felaket, bu kilisenin de bedenini yerle bir eder.

Ama mesele şu: Bazı yapılar yıkılmaz. Sadece yeniden anlatılır.

Bugün gördüğümüz Ayia Kiriaki, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı arasında yeniden doğmuş bir yapıdır. Bu doğuşun mimarı ise dönemin önemli isimlerinden biri: Periklis Fotiadis.

Ama bu sadece bir mimarın işi değildir. Bu, bir cemaatin inadıdır. Karamanlı Rum cemaati, yıkılan taşların yerine yalnızca yeni taşlar koymadı; inançlarını, hafızalarını, geçmişlerini de yeniden ördü.

Ve böylece kilise, 1901’e doğru bugünkü formuna kavuştu.

Mimarisine gelince…

Ayia Kiriaki, İstanbul’un o geç dönem ruhunu taşır. Ne tam Bizans’tır, ne tam Osmanlı… İkisi arasında kurulmuş bir köprü gibidir. Eklektik bir yapı derler buna; yani birden fazla geleneğin bir arada konuştuğu bir dil.

Yapı, doğu-batı aksında uzanır. Bu yön, sadece bir mimari tercih değil, bir inanç istikametidir. İçeri girildiğinde insanı ilk karşılayan şey, yukarıdan bakan bir kubbedir. O kubbe, yüksek bir kasnağın üzerinde yükselir ve mekânı bir gökyüzü gibi örter.

Kubbenin yükünü taşıyan şeyler ise sıradan değildir. Duvarlara gömülü kolonlar, pandantifler… Sanki taşlar birbirine yaslanarak ayakta kalmaktadır. Yapının planı merkezi ve haç vurguludur; yani insanın hem ortada hem de kutsalın kesişiminde olduğunu hatırlatır.

Dışarıdan bakıldığında ise iki çan kulesi, birer nöbetçi gibi yükselir. Kuzeyde ve güneyde… Sessiz ama her an konuşmaya hazır.

Bir de şu detay: Merdivenler… Kiliseye çıkan o merdivenler… Bu yüzden halk arasında “Merdivenli Kilise” diye anılır. Çünkü bazı yapılar düz bir zemine kurulmaz; insanı yavaş yavaş yükselterek içine alır.

Ama bu kilisenin en büyük mimari unsuru taş değil… zamandır.

Altında bir ayazma vardır: Aya Basileos. Su… her zaman olduğu gibi burada da hatırlatır. Temizler, bekler, susar.

Ve kilisenin duvarları, sadece ibadet edenleri değil; korkanları, kaçanları, yeniden başlayanları da görmüştür. Yangınlardan sonra toplanan insanlar… Depremden sonra sessizce dua edenler… Hepsi bu taşların içine sinmiştir.

İstanbul’un kiliseleri, camileri, sinagogları… Hepsi aynı şehrin farklı dillerde konuşan kalbidir. Ama Ayia Kiriaki’nin hikâyesi biraz daha farklıdır. Çünkü o, sürekli yıkılıp yeniden yapılan bir sabrın adıdır.

Bir şehir düşünün… Her şeyi değişiyor ama bazı yapılar inatla yerinde duruyor. Çünkü onlar sadece taş değildir. Onlar, hatırlamaktır.

Ve Kumkapı’da, denizin hemen kıyısında, balıkçıların gürültüsünün arkasında, bir sessizlik hâlâ yaşamaktadır.

Ayia Kiriaki…
Yıkılmış, yanmış, yeniden yapılmış…
Ama asla terk edilmemiş bir dua gibi.

İşte İstanbul dediğimiz şey de tam olarak budur:
Yıkıla yıkıla ayakta kalan bir hatıra.