Her zaman, Ege’de bir köyde sakin ve dingin bir yaşam hayali kuran büyükşehir insanının, gerçekte modern hayatın gürültüsü içinde parçalara bölünerek, şehrin durmaksızın hızlanan ritmine ayak uydurmaya çalıştığına tanıklık ediyoruz.

Bu hengamenin içinde bazen kendimizden, bazen değerlerimizden, bazen de hayatın en kıymetli ayrıntılarından ödün veriyor ve fark etmeden pek çok şeyi geride bırakıyoruz. Hızın neredeyse bir değer ölçüsüne dönüştüğü bir çağda yaşıyor ve aslında en çok hayatın kendisini ıskalıyoruz.

Bu yazı, hayatın bu durdurulamaz hızını eleştiren, alternatif yollar sunan, meditasyon, yoga filan öneren bir yazı değil. Onları başka bir başlık altında ele alabiliriz ama bu yazı, bu sinir bozucu hızın sanata yansımaları ve ‘Yavaş Kültür Hareketi’ üzerine…

Yavaş Kültür Hareketi. Son dönemlerde sıkça karşıma çıkan bir kavram bu. Bu yazıyı yazmadan önce Yavaş Kültür hakkında birkaç gün süren kısa bir araştırma yaptım. Konunun detaylarına birazdan değineceğim tabii ancak siz de benim gibi hayatın bu ‘kayıtsız’ hızından sıkılan, dinginliği arayan ve sanata ilgi duyan biriyseniz, aşağıdaki satırlarda ilginizi çekecek şeyler bulacaksınız.

Deneyim ve Nitelik

1980'ler İtalya'sında birileri de bu hızdan sıkılmış ya da öngörmüş olacak ki, Yavaş Kültür Hareketi’nin temelleri o yıllarda burada atılmış. Bu hareket, modern hayatın bizlere dayattığı hız, sürekli tüketim ve aceleciliğe karşı duran bir yaşam felsefesi ve hayatın her alanında daha bilinçli, derin ve sürdürülebilir bir ritim benimsenmesini hedefliyor. Yani temelde zamana bakışları açısından birbirine zıt iki yaklaşımı temsil ediyor. Modern hayatın hızında verimlilik ve hız ön plandayken, Yavaş Kültür’de deneyim ve nitelik ön planda tutuluyor.

Norveçli bir filozof olan Profesör Guttorm Floistad bu hareketin felsefesini tam da şöyle tarifliyor:

‘’Kesin olan tek bir şey, her şeyin değiştiğidir. Değişimin ivmesi artıyor. Hayata tutunmak istiyorsanız acele etseniz iyi olur. Günümüzün mesajı bu. Ancak temel ihtiyaçlarımızın asla değişmediği herkese hatırlatılmalı. Başkaları tarafından görülme ve takdir edilme ihtiyacı. Aidiyet ihtiyacı. Yakınlık ve itina, birazcık sevgi ihtiyacı. Bu, sadece insan ilişkilerindeki yavaşlıkla verilebilir. Değişimlere hakim olmak için yavaşlığı, tefekkürü ve birlikteliği yeniden edinmek zorundayız. Bu noktada gerçek bir yenilenme hissedeceğiz.’’

Bakın, Norveçli bilim insanları hassas ciltlerimiz için en iyi şekilde formüle edilmiş kremlerin dışında hassas ruhlarımız için de iyi gelecek birtakım kavramlar üzerine de çalışmalarını sürdürüyor.

Profesör Floistad’ın bu sözleri, giderek daha hızlı değişen dünyamızda, bu değişime kontrolsüz ve şuursuzca kapılmamız yerine yavaşlamaya, düşünmeye ve bu değişim yarattığı hızın içinde eriyip yok olan şeylere odaklanmamız gerektiğine vurgu yapıyor. “Değişimlere hakim olmak için yavaşla” cümlesi paradoksal ama oldukça etkili... Bunu, modern hayatın hız kültürüne yönelik bir eleştiri olarak okuyabiliriz.

Sürekli yetişme ve üretme baskısı yaratan hız kültürü, teknoloji ve tüketim ritmi tarafından şekillenirken, insan ölçeğinde bir yaşam ritmini savunan Yavaş Kültür, anda kalmaya ve yaşamın tadını çıkarmaya teşvik ediyor. Kısa ömrümüzde aradığımız tam da bu değil mi? Kısaca söylemek gerekirse, hayatın hızı zamandan tasarruf etmeye çalışırken, Yavaş Kültür hareketi zamana yeniden sahip olmayı amaçlıyor.

Yazının başlangıcında da dediğim gibi, ne yazık ki hızın bir değer ölçüsüne dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Bukowski’nin dediği gibi; ‘Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali.’ Biz de o atları durmadan kamçılıyoruz işte. En büyük tutkumuz hız. Hızın başarı ölçütü haline geldiği bu dönemde yavaşlamayı çoğu zaman verimsizlik olarak görüyoruz.

Her şey daha hızlı olsun istiyoruz. İnternet daha hızlı olsun, kargolar daha hızlı teslim edilsin, bir yere daha hızlı varalım. Mesela bazen bir filmi izlerken sabırsızlanıyoruz. İki saatlik film uzun geliyor ama sosyal medyada üç saat video kaydırırken bunu fark etmiyoruz bile. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, haberleri birkaç dakika içinde tüketiyor, müzikleri birkaç saniye dinledikten sonra geçiyor, filmleri de çoğu zaman cep telefonumuzu kurcalarken, yani ikinci bir ekran eşliğinde izliyoruz. Teknolojinin sunduğu olanaklar hayatımızı kolaylaştırırken, kültür ve sanatla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor ve onlar da bu hızdan payını alıyor. Artık çoğu zaman bir eseri deneyimlemiyor, onu tüketiyoruz. Son yıllarda giderek daha fazla konuşulan Yavaş Kültür kavramı tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Bu kavram, daha az şey görmek ya da teknolojiden uzaklaşmak gerektiğini savunmuyor. Aksine, karşılaştığımız eserlerle daha derin ve anlamlı bir ilişki kurmayı öneriyor.

Her şeyi yavaş yapmak değil, doğru şeyi doğru hızda yapmak.

Yavaş kültür hareketi, kökenini ‘yavaş yaşam’ anlayışından alıyor. Bunu tembellik ya da her şeyi zaman yaymak gibi düşünmeyin. Burada mesele her şeyi yavaş yapmak değil, doğru şeyi doğru hızda yapmak. Yani temel düşünce oldukça sade ve basit aslında. Her şeyi bu kadar hızlı tüketmek zorunda değiliz. Bir kitabı en son ne zaman acele etmeden okudunuz mesela? Sayfa sayısını düşünmeden, bitirilecekler listenize bir tik daha atma telaşına kapılmadan, sadece kitabın içinde kaybolduğunuz…Bir kitabı birkaç gün içinde bitirmek, bir sergiyi birkaç dakikada gezmek ya da bir filmi sadece popüler olduğu için izlemek yerine, bir eserle daha derin ve daha bilinçli bir bağ kurabiliriz.

Bugün baktığımızda, kültürel tüketim alışkanlıklarımızın da büyük ölçüde sosyal medya ve dijital platformlar tarafından şekillendirildiğini görüyoruz. Algoritmalar sürekli önümüze yeni içerikler koyuyor ve bize ne izleyeceğimizi ne dinleyeceğimizi ve hatta ne okuyacağımızı öneriyor. Ben dahil, pek çoğumuzun dikkat süresi artık alarm veriyor. Bir yazıyı okurken telefonumuza gelen bildirime bakıyor, ardından başka bir bağlantıya tıklıyor, sonra o yazıyı unutuyoruz. Her zaman izlenecek yeni bir dizi, dinlenecek yeni bir şarkı, okunacak yeni bir kitap var. Algoritmalar sağ olsun. Bu durum seçeneklerimizi arttırsa da odaklanma ve dikkat süremizi kısaltıyor. Bir eserin üzerinde düşünmek yerine bir sonrakine geçmeye teşvik ediliyoruz. Oysa sanat, çoğu zaman hızla değil, zamanla anlam kazanır. Çünkü sanat olimpik bir branş değil. Kimse bir romanı üç saatte bitirdiği için madalya kazanmıyor.

Yavaşlayın…

Bir tabloya uzun süre bakmak, bir romanın satır aralarında dolaşmak ya da bir şarkıyı baştan sona dikkatle dinlemek günümüzde neredeyse bir direniş biçimine dönüşmüş durumda. İyi bir roman bazen son sayfası çevrildikten günler sonra etkisini göstermeye başlar. İyi bir film, bittikten sonra zihnimizde yaşamaya devam eder. Bir şiirin anlamı bazen yıllar sonra bambaşka bir yerde, bambaşka bir duyguyla karşımıza çıkar. Çünkü sanatın gerçek etkisi çoğu zaman ilk bakışta ortaya çıkmaz. Bazı eserler ancak tekrar tekrar karşılaşıldığında, üzerinde düşünüldüğünde veya kişisel deneyimlerle birleştiğinde değer kazanır. Sanatın bizlere vaat ettiği şey yetişmek değil, durup, düşünebilmektir. Sanat söz konusu olduğunda yavaşlık bir eksiklik değil, belki de bir imkandır. Çünkü deneyim zaman ister, düşünce zaman ister, anlam zaman ister.

Kısacası ben bu konuyu araştırırken vardığım sonuç şu; Yavaş Kültür hareketi, sanatı bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp yeniden bir deneyime dönüştürmeyi amaçlıyor. Bu kavram, daha az eserle karşılaşmayı değil de karşılaşılan eserlerle daha yoğun bir ilişki kurmayı öneriyor. Baktığımızda, insanlık tarihi boyunca ortaya konan büyük sanat eserlerinin içinde bulunduğumuz hız çağı için değil, derinlik arayan zihinler için üretildiğini rahatlıkla anlayabiliriz. Belki de sanatın bazen sadece durup bakmayı gerektirdiğini yeniden keşfederiz.

O halde…Yavaşlayın.