Bugün, yıllardır duyduğumuz o güven veren sesiyle hafızalarımıza kazınan, sahnedeki duruşuyla, kamera karşısındaki varlığıyla ve kalemiyle hayatımıza dokunan çok yönlü bir isimle birlikteyiz. Oyuncu, sunucu, radyocu, seslendirme sanatçısı, müzisyen, yazar… Ürettiği her alanda iz bırakan, yaptığı her işi layıkıyla yapan bir sanatçı: Suat Güzey.

Onu bazen bir reklam filminde ya da bir magazin programında kullandığı bir cümleyle hatırlıyoruz, bazen sahnede ya da ekranda hayat verdiği bir karakterle. Sesinin tonu, vurgusu ve taşıdığı duygu, sadece bir metni değil, bir duyguyu da aktarıyor bize. Ama Suat Güzey sadece sesiyle değil, anlatacak hikayeleri, müziğe ve edebiyata uzanan üretim alanlarıyla da dikkat çeken bir isim.

Bugün hem o tanıdık sesi hem de o sesin arkasındaki insanı daha yakından tanımak için buradayız.

Öncelikle tanıdığım Suat Güzey’in ötesine geçmek, bilmediğim farklı yönlerini de keşfetmek için senin hakkında şöyle küçük bir araştırma yaptım abi. Karşıma çıkan yorumların hepsi oldukça samimiydi. Özellikle Ekşi Sözlük’te hakkında yazılanlar çok dikkat çekici. “Çok sosyal, çok sıcak bir adam” diyenler, enerjinden ve içtenliğinden bahsedenler… Hatta karizmanı Yul Brynner’a benzetenler bile var. (Gülüyoruz.) Tabii bu benzetme, senin o güçlü ve kendine has varlığını anlatmak için yapılmış hoş bir gönderme.

Whatsapp Image 2026 02 18 At 11.22.29

"İNSAN OLMAYA ÇALIŞIYORUM HER ŞEYDEN ÖNCE"

Sevgili Suat Güzey, hoş geldin. Çok sevilen bir adamsın. Seninle sanat yolculuğunu, ilham kaynaklarını, hayatla kurduğun bağı ve izin verirsen bilinmeyen yönlerini de konuşmak istiyorum.

Bize Suat Güzey’i anlatır mısın?

Çok teşekkür ederim Ahmet. İnsanın kendini anlatması tabii ki zor bir şey. Yani zor derken aslında başka birinden bahsederken cümlelerini daha özgür kurabiliyorsun, ama kendini anlatırken ne kadar objektif olmaya da çalışsan, kendi hakkında bir şeyler söylerken kibire kaçmamak, kendini övmemek için daha tedirgin oluyorsun.

Tabii ki günümüz insanın en büyük defosu aslında kendi değerinin farkında olmamak, kendini oluşturan şeyleri çok fazla sahiplenmemek… İnsan, güçlü ve zayıf yanlarını kabul edip onları benimsemediğinde içsel bir boşluk yaşar. Bu bir defodur bence günümüz insanında ve birçok küçük şeye yol açar. Bu yüzden bu ‘küçük’ gibi görünen şeyler, zamanla daha büyük kırılmalara dönüşebilir. Konuya biraz dolaylı girdim, farkındayım ama son şeklini sen vereceksin diye biraz rahat konuşacağım.

Olduğu gibi aktarırım abi. Çünkü pek çoğumuzun göz ardı ettiği bir noktadan girdin.

İnsan olmaya çalışıyorum her şeyden önce. Yani iyi bir oyuncu olmak, iyi bir avukat, iyi bir doktor, iyi bir şarkıcı ya da iyi bir sörfçü olmak… Bunlar tabii ki hayatın güzel renkleri, güzel hedefleri ama bana göre bunların hepsinin temelinde ve öncesinde iyi bir insan olmak yatıyor. İyi insan olmak demek, sadece iyilik yapan biri olmakla sınırlı değil. Aynı zamanda kendini geliştirmek hem zihinsel hem de manevi olarak olgunlaşmaktır. İnsan olmanın gerektirdiği ve bu dünya hayatında var olmanın bir sorumluluğu, birtakım erdemleri olduğuna inanıyorum. İşte tam da burada bir oyuncu olmadan önce, ben Suat’ı iyi ve düzgün bir insan yapmaya çalışıyorum. Haliyle bu sorumluluk ve erdemlerden yola çıkarak bu hayattaki yolculuğumda mutlu olmaya çalışıyorum. Çünkü insanın kendine karşı temel sorumluluğunun mutluluk olduğuna inanan biriyim. Dolayısıyla öncelikle amacım mutlu olmaktır bu hayatta.

Ekran Resmi 2026 02 18 11.43.37

RADYOYLA BAŞLAYAN YOLCULUK

Benim tanıdığım Suat Güzey bunu sosyal hayatına ve ilişkilerine de yayan biri. Mutluluk bulaşıcıdır, sen de bunu etrafındaki insanlara bulaştırmaya çalışan birisin.

Teşekkür ederim. Elbette, öyle olmalı. Mutlu olmaya çalışan, iyi dostluklar kurmaya, arkasında iyi şeyler bırakmaya ve dokunabildiğimiz, görebildiğimiz, tadabildiğimiz şeylerin ötesinde, aslında insanın beş duyusuyla algılayamadığı şeyleri kazanmaya çalışan bir insanım. Bunu ne kadar başardığımı tabii ki senin gibi dışardan bakanlar söyleyebilir Ahmet. Ama elimden geldiği kadar bunu sağlamaya çalışıyorum. Evet, sosyal bir insanım, arkadaşlıklar kurmayı, dostlukları seviyorum. Belki başkaları için dışardan görünen farklı olabilir ama görünenin aksine minimal yaşamayı seven biriyim. Birkaç dostluk, yakın birkaç arkadaş, basit bir hayat… bu ilkelerle yaşamımı devam ettirmeye çalışıyorum. Tabii ki hayatın güzelliklerini seviyorum ama hayatın güzellikleri için de kendimden ödün vermemeye ve bu dengeyi sağlam kurmaya çalışan bir insanım.

Suat Güzey’in kariyeri radyoculuğa dayanıyor. O günleri dönsek, 90’lar. Nasıl başladı radyoculuk serüveni?

Özel radyoların ilk kurulduğu zamanlara denk geliyor. Radyo, içimdeki sahne aşkını fark etmeni sağlayan bir araç oldu. Özel radyolar yeni kurulmuştu. Ankara’da yaşıyordum o zamanlar. İlk kurulan radyolardan birini dinliyordum. Çok değişik geldi bana, bildiğimiz radyo formatından çok farklıydı. Dinlerken şunu fark ettim; ben dinleyen biri olarak burada, evimde değil, orada, o mikrofonun başında olmalıydım. Bunu keşfettiğimde, o dünyanın içinde olmak için bir adım attım ve o kapı bana açıldı. Radyoculuğu çok sevdim.

Mikrofonla tanıştığım zaman içimdeki o sahne aşkı ortaya çıktı. Çünkü o da bir tür sahneydi benim için. Yani biz sahne sanatları yapıyoruz. Tiyatro da sahne, sinema da sahne… aslında sunuculuk da sahne, mikrofon da bir sahne. Birbirinin farklı türevleri. Onun beni ne kadar mutlu ettiğini, konuştuğun zaman birilerinin seni dinliyor olduğunu bilmenin, insanlara belki neşe ya da romantizm katmanın, belki bir haber ya da bir bilgi aktarmanın fark etmez, yani o mikrofondan insanlara bir şey ulaştırabiliyor olmanın ve orada seni birilerinin dinlediğini biliyor olmanın hazzını fark ettim. Tabii bu bir süre sonra bana yetmedi ve sadece duyulmak değil, görülmek de istediğimi anladım ve televizyona yöneldim. Radyo çok önemli bir eşiktir benim hayatımda.

"O BENİM İÇİN DEĞİŞMEYEN BİR AŞK"

Radyoculuktan oyunculuğa geçiş tam olarak nasıl gerçekleşti? Arada sunuculuk dönemi de var tabii.

Dediğim gibi mikrofon sayesinde içimde yatan o durumla tanışınca, tabii ki o senin için bir tetikleyici oluyor. Yani bir yerde kendini sorgulamaya başlıyorsun ve bunun sana yetmediğini fark ediyorsun. Görsel bir şeyler de katmak istediğini, gerçek isteğinin ekran olduğunu fark ediyorsun. Ama Ankara’dan İstanbul’a çok da oyunculuk hedefiyle gelmedim açıkçası. Aslında benim içimde yatan en büyük aşk sunuculuktu ve hala öyle diyebilirim. Yani hikayenin gelişiminin aksine, tabii ki daha çok oyunculuk oldu ama ben program sunmayı çok seviyorum. O benim için değişmeyen bir aşk. Her zaman da öyle olacak. Sunuculuk benim için bambaşka bir şey ifade ediyor. Tabii işte, kısmet biraz da bu işler. O zamanlar ‘Genç TV’ diye bir kanal yeni açılmıştı. Kafalarında bir proje var. Benim o dönem çalıştığım radyonun sahibi, ‘bu proje için aradığınız adam bu’ diyerek beni tavsiye ediyor. Apar topar İstanbul’a geliyorum, görüşüyoruz. Proje benim aklıma yatıyor, ben de onların aklına yatıyorum ve ben üç gün sonra kendimi İstanbul’da buluyorum. Yani bu iş böyle uzun bir zaman alan, planlanan programlanan bir şey olmadı. Hesap kitap yapmadım. Uzun zamandan beri istiyordum ama bunun için ne yapacağımı da çok iyi bilemiyordum. Açıkçası İstanbul’a gelmek, şehir değiştirmek. Burada acayip bir camia var. Bu öyle enteresan bir şey ki, evinden oturup izlediğin bir şey var orada, kocaman bir dünya var. Sen O dünyanın büyüklüğünü gördüğün zaman, oraya hangi yöntemle girilir, kapısı nerededir, buraya girerken ne giyilir, kime gidilir… Hiçbir fikrin yok aslında. Çünkü evinde oturup izlediğin o dört köşe şey sana çok büyük geliyor.

Bir yandan hayatında köklü değişiklikler oluyor, diğer yandan korkuyorsun. Çünkü her şey hızlı gelişiyor ve sen hazırlıksız yakalanmış gibisin.

Tabii ki. Yani bilmiyorsun çünkü. Dolayısıyla bunlara bu kadar dışardan bakarken bir anda İstanbul’da bir televizyon kanalında canlı yayın yaparken buluyorsun kendini.

Fakat şöyle bir şey var: bir şey yaptığın zaman, bilmediğin bir şey yaparsın ve şunu fark edersin: ‘ben zaten bu işin adamıymışım, ben zaten burada olmalıymışım,’ dersin. Bu aşçılık da olabilir, binicilik de olabilir, ne bileyim marangozluk da olabilir… Ya da bir yere tatile gidersin, ‘burası benim yerimmiş ya, ben zaten burada mutlu oluyormuşum,’ diye düşünürsün. Benimki biraz öyle oldu aslına bakarsan.

Ekran Resmi 2026 02 18 11.43.47

"BİRİLERİNİN HAYATINA DOKUNMAK ÇOK ÖZEL"

‘Bunun için yaratılmış’ gibi hissettiğini fark ediyorsun yani abi. Kişinin kendi potansiyelini ve ait olduğu yeri keşfetmesi. ‘Ben zaten bu işin adamıymışım’ diyerek içsel bir uyum yaşıyorsun tam olarak.

Haklısın. Yani mikrofonla tanıştığımda fark ettim ki, evet ben zaten mikrofonda olmalıymışım. Konuşmayı seven, konuşmasının içini doldurmaya çalışan, insanlara bir şey vermeyi, bir şekilde onlara ulaşmayı seven bir adamım. Ve bunları fark ediyorsun işte.

Biraz önceki radyo istasyonuyla ilgili sorunu da renklendirmiş olayım şimdi. Mesela radyoda bir şey anlattığında, dinleyecinin ‘sana çok güldük, o anlattığın bizi acayip güldürdü, koptuk,’ şeklindeki geri bildirimi, yaptığın işin karşılık bulduğunu görmek, senin için çok büyük bir duygusal zenginliğe dönüşüyor. Biliyorsun ki ona, o ve ailesine ya da o ve sevgilisine fark etmez, kimse orada seni dinleyenler demek ki sen onlara çok eğlenceli zaman geçirttin. Ya da diyelim ki ilişkilerle ilgili, insanlarla ilgili bir şey anlatıyorsun, bunun geri dönüşü şu şekilde oluyor mesela ‘dün anlattığın şey kendimi sorgulama sebep oldu, çok duygulandım ve bu yüzden küs olduğum bilmem kimi aradım,’ gibi. Birilerinin hayatlarına dokunmak çok özel ve güzel bir duygu. Bunu fark ettiğin zaman ‘ben burada olmalıymışım,’ diyorsun işte.

Dinleyicide oluşturduğun rahatlama kaynağı, senin için duygusal zenginliğe dönüşüyor. Bu iki taraf için de çok yönlü bir etkileşim ve ortak bir bağ kuruluyor.

Tabii ki, bu çok güzel bir duygu. Ama şöyle bir yerden anlatmıyorum bunu. Bilgelik değil yani. ‘Ben o kadar şahane bir adammışım ki, topluma verecek çok fazla şeyim varmış’ gibi bir yerden anlatmıyorum. Bunun için çok özel bir şey olmamız gerekmiyor. Herhangi biri de üzgün bir arkadaşına gidip canı sıkkınken saçma sapan bir espri yapıp güldürebilir, onun dünyasını, o gününü değiştirebilir yani. Yardıma ihtiyacı olan birine ummadığı bir anda dokunursun, gününü güzelleştirirsin. Bunun için çok da acayip insanlar olmamız gerekmiyor. Ben de öyle bir insan olduğumu iddia etmiyorum zaten. Yani ben ‘zaten mikrofonun başında olmalıymışım’ derken, ‘yahu ben muhteşem bir adammışım ve insanlara verilecek çok şeyim varmış’ demeyi kastetmiyorum. İki cümle kurabiliyorsan, bir şeyleri anlatma kabiliyetin varsa, mizah yapabiliyorsan ya da birazcık yaşamdan cebine koyduğun, damıttığın bir şeylerin varsa insanlara anlatacak, orada olmalısın. Bunları da güzel paketleyip sunabiliyorsan, tabii ki o mikrofon başında olmalısın.

Televizyon işi de radyo gibi oldu ve canlı yayınına çıktığımda ne kadar mutlu olduğumu fark ettim. Baktım ki zorlanmıyorum, yani kamera karşısında olmak bana kötü hissettirmiyor, beni germiyor ve strese sokmuyor. Aksine beni çok besleyen bir şey var canlı yayında. Hiç televizyonculuk tecrübesi olmayan bir adam olarak, bir anda ‘üç, iki, bir yayındayız’ lafıyla kameraların karşısında geçip canlı yayın yapmaya başladım. Ve fark ettim ki hiç acemilik çekmiyorum, bunu istiyormuşum ben. Bunun için tamammışım. Yaptığın şey muhteşemdir, değildir anlamında da değil. Oradaydım ve olmam gereken yer orasıydı, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Ekran Resmi 2026 02 18 11.44.28

OYUNCULUK MACERASI NASIL BAŞLADI?

Sunuculuğu bu kadar severken seni oyunculuğa yönlendiren ne oldu?

Genç TV ile başladıktan sonra biraz da şans yardım etmiş olmalı ki, bilinçsizce büyüklerimize sordum, ‘nasıl oluyor bu işler, ben oyunculuk da yapmak istiyorum,’ diye. ‘Bir ajansa kaydolman lazım’ dediler. ‘E ben seslendirme de yapmak istiyorum,’ dedim. ‘Onun için de ayrı bir ajansa kaydolman lazım’ dediler ve ne gerekiyorsa yol gösterdiler. Ben de söylediklerini yaptım. O zamanlar Sevgili Tümay Özokur’un -ki benim hayatımda çok önemli bir yeri vardır, Portakal’dı o zaman ajansının adı, ilk ajansım o oldu. Tümay da bana güvendi ve beni oyuncuları arasına aldı. Çok güzel işler yaptık kendisiyle. Tecrübesiz, oyunculuk geçmişi olmayan, eğitimi olmayan birine güvenmesi, o elektriği alması çok önemliydi. Böylece oyunculuğa adım atmış oldum.

Bir gün radyo dinlerken, radyocu olmaya karar verdin. Sunuculuk plansızca gelişti. Şimdi anladığım kadarıyla oyunculuk deneyimin de yoktu ve eğitimi de almadın abi.

Ben şu anda yapmakta olduğum hiçbir şeyin eğitimini almadım Ahmet. Ne oyunculuğun ne seslendirmenin ne de sunuculuğun. Bütün bunlar eğitimini alarak yaptığım şeyler değil. Tercihim bu yönde olduğu için değil. Bunun için zamanım olmadı, bunun için şartlar elverişli olmadı. Bunun için fırsatım da olmadı. Böyle girdim piyasaya.

Oldukça başarılı işlere de imza attın ve devam ediyorsun Suat Abi. Senin için ne ifade ediyor oyunculuk?

Oyunculuk çok sihirli geliyordu bana. Yani biri olabilmek ya da birileri olmak, başkaları olmak, kendinin dışında birilerini canlandırmak. Çok basit haliyle birilerini taklit ediyor olmak ve onunla başarıya ulaşmak ve birilerinin de yaptığın bu şeyde seni inandırıcı bulup, mesela Rıza Efendi’yi oynuyorsan, gerçekten seni Rıza Efendi olarak görmesi. Bir korkağı oynuyorsan, seni gerçekten korkak olarak benimsemesi. Bir kötü adamı oynuyorsan, ne yazık ki hayatım kötü adam oynamakla geçti, (gülüyoruz) senin gerçekten kötü adam olduğunu inandırabilmek, o rolün hakkını vermek, hayatın içindeki çok sihirli oyunlar gibi geliyor bana.

Bunu oynamak istedim. Bu oyunda yer almak istedim ve başarılı olmak istedim. Ne kadar başarılı olduğum tabii ki seyircimizin takdiridir, ben kendim için bir şey söylemem tabii ki. Sadece ben elimden geleni yaptım ve yapmaya da devam ettiğini söyleyebilirim. İyi olmak için, takdir görmek için, mesleki anlamda o beğeniyi kazanmak için hala elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum ve yapmaya devam edeceğim. Her şeyde gelişiyorsun çünkü. Her işte daha çok gelişiyorsun, her rolde daha çok gelişiyorsun. Hiçbir zaman ‘bu iş tamam artık, ben oldum, haliyle alabileceğim bir şey yok,’ diyemeyeceğim.

Ekran Resmi 2026 02 18 11.42.48

İNCİ TANELERİ NE İFADE EDİYOR?

Şimdi İnci Taneleri var. Herkes İnci Taneleri’nin Talip Salacak karakterini merak ediyor. Bir röportajında canlandırdığın karakterlerle yakınlık duyduğunu, bir bağ kurduğunu okudum. Bu dizide canlandırdığın Talip karakteri seni ne ölçüde yansıtıyor? Onunla da benzer bir bağ kurdun mu?

Öncelikle şu şikayetle başlayayım, tabii ki İnci Taneleri’ne özel bir şey değil bu söyleyeceğim. Gerçekten bu apayrı bir yakarış olarak geçer bu röportajda. Bizler aslında özel tipe giriyoruz. Özellikten kastım, bilmeyenler için söyleyeyim, çok şişman, çok zayıf, çok uzun, çok kısa, kel ya da beline kadar saçı olan ya da orantısız vücut gibi sıra dışı tipler, özel tiplere girer ve bizim işimiz daha zordur aslına bakarsan. Çünkü oynayacağımız rolleri sınırlar bu özellikler.

Meslek hayatımda kötü adam karakterine daha çok oturtuldum. Tabii ki daha düz oynadığım birkaç rol de oldu ama ya kötü adam ya da doktor oynatılmıştır bana genelde.

Talip Salacak karakteri aslında çok keyifle oynadığım bir iş. Çünkü Talip Salacak aslında kötü bir adam değil, yani ben orada kötü bir adamı canlandırmıyorum. Bugün normal, yani dizi dışındaki gerçek hayatta da farklı statüde insanlar, farklı seviyede insanlar var. Farklı kültür yapılarında insanlar var. İnsan kendisine yabancı olana, yani yukarısı aşağısı, güçlüsü zayıfı olarak nitelendirmeye gerek yok, insan kendinden olmayana yabancılık duyar, yadırgar ve tedirgin olur. Bunu o kadar çok yaşıyoruz ki özellikle son zamanlarda. Haliyle Talip Salacak, işte belli bir zenginliğe ulaşmış, belli bir sosyal statüde bir adam ve yaşam modeli de öyle, ailesi de öyle. Bir holdingi var. Belli bir seviyede ve bu holdingi kardeşleriyle birlikte çalıştırıyor. Piraye bu hayata uygun yaşayan bir kadın, Tayfun biraz daha konunun dışında ve kendince isyanları var. Kendi zümresinden olmayan bir adam çıkageliyor ve bu adam gelmekle kalmayıp hem yeğenine ders veriyor, hem kardeşiyle yakınlaşmaya çalışıyor. Bunu yadırgaması, bu konuda tedirgin olması aslında çok normal. Bunu Talip Salacak’ın yerinde olan herkes yapar. Ben burada Talip Salacak’ı çok farklı bir yere koymuyorum.

Talip Salacak’ı korumacı bir kişilik olarak değerlendirebiliriz o hal.

‘Bir dakika, kardeşime ne oluyor? Kimdir bu adam?’ diye sorguluyor. Bu erkek kardeşinin hayatına girmeye çalışan bir kadın da olsa yine o kardeşini kenara çekip, ‘oğlum bak, bu kızdan emin misin sen?’ diye bir sorgulardı en azından. Dolayısıyla burada Talip Salacak’a bir eleştiri getiremiyorum ben.

"BİR ŞEYLERİ DEMEK Kİ İYİ YAPIYORUM"

Talip Salacak’ı antipatik kılan özelliği nedir peki?

Talip Salacak’ı sevimsiz yapan şey şüphesiz üslubu. Çünkü üslup bu hayatta çok önemlidir. Herkes herkese her şeyi söyleyebilir bana göre ya da herkes herkesten her şeyi isteyebilir, talep edebilir. Burada önemli olan üsluptur. Talip Salacak tabii ki üslubu ve yaşadığı bir durumdan duyduğu rahatsızlık sonucunda aldığı birtakım kararlar ya da bu kararları hayata geçirme şekliyle antipati kazanıyor. Haliyle burada aslında düşüncelerini değil, düşüncelerini hayata geçirme şeklini sorgulayabiliriz. Bu diziye ya da herhangi bir diziye de bu tür negatif bir ya da birkaç kutuptan biri gerekiyor. Bunlardan biri de Talip Salacak. Yani benim canlandırdığım bu karakterle taşıdığım benzerlikler diye özel olarak anlatmama gerek yok, çünkü üsluba kadar olan bölümde zaten bunu açıklamış oldum bence Ahmet. Yani bir holding sahibi olmanız gerekmiyor. Bugün kimseniz, nerede olduğunuz da önemli değil, yani gecekondu da yaşasanız, köşkde de yaşasanız sizin dışınızda, farklı bir zümreden, farklı bir statüden veya farklı bir kültürden biri ailenize yanaşmaya çalıştığı zaman, ailenize girmeye çalıştığı zaman onu bir tehdit olarak görebilirsiniz ve güvenene kadar sorgulama ihtiyacı duyarsınız.

İlla ki bir zenginin hayatına fakirin giriyor olması gerekmiyor. Fakirin hayatına zengin ya da siyahın hayatına sarı girmeye kalksa değişmeyen bu sorgulama yaşanacaktır. Dediğim gibi, zaten senaryo gereği böyle bir antipatik karakter, böyle bir kutuplaşma gerekiyor. Ben de bunu yerine getirmeye çalışıyorum. Yani karakter anlamında hayatıma etkisi yok tabii ki. İşin hayatıma etkisi var. Bu projede yer almak, Talip Salacak karakterinin yarattığı sevimsizliği ya da antipatikliği, bir şekilde bir yerde karşılaştığım zaman seyircinin bana ‘ya seni seviyoruz ama çok sevimsizsin be abi,’ diye gülerek söylediği zaman ya da yazılan senaryo gereği orada yaptığım birtakım sevimsizlikler sonucunda sosyal medya hesabımda bazı küfür içeren mesajlar bulmak bile beni mutlu ediyor. Demek ki iyi yapıyorum bir şeyleri. En azından üzerime düşeni yapabiliyorum ki, orada bu antipati yaratabiliyor ve bana bu tür tepki mesajları geliyor. Tabii ki seven, bilen, bunu ayırt eden gördüğü yerde falan gülerek söylüyor bunu.

Talip’in hayatına etkisi bununla sınırlı değildir tabii abi.

Bu tür tepkilerin oluşması beni çok mutlu eden bir şey. Çünkü sevimsiz ve antipatik birini canlandırıyorsun. Demek ki doğru bir şey yapıyorsun ki bunlar oluşuyor. Bu beni besliyor tabii ki. Hayatıma etkisi bu yani. Ne olursa olsun böylesine önemli bir projede yer almanın verdiği bir gurur da var tabii ki. Yani İnci Taneleri benim hayatımda çok uzun bir süre sonra çok önemli bir proje oldu ve sete koşarak gittiğim, her çekimde büyük bir keyif aldığım ve iyi ki içindeyim dediğim bir proje. Dolayısıyla ne yalan söyleyeyim bunun gururuyla yürüyorum. Yolda yürürken ya da bir ortama girdiğimde bunun gururunu taşıyorum. Bunu saklamak haksızlık olur, yani bunu paylaşmak zorundayım.

Peki bir rolü seçerken nelere önem veriyorsun?

Bir rolü seçerken öncelikle hakkını verip vermeyeceğini sorarım kendime. Bana göre bir meslekte, yine söylüyorum yaptığın meslek ne olursa olsun bir işi alırken, bir taahhütte bulunurken, kendine ne kadar güvenirsen güven yine de hep sorman gereken bir sorudur bu. Benden bekleneni verebilir miyim, layığıyla yapabilir miyim? Ben mahalledeki elektrik elektronik tamircisi de olsam, bana bir ütü getirdiğin zaman arızasını söylediğinde önce kendime şunu sorarım, ‘ben bu arızayı giderebilir miyim, bu ütüyü daha uzun süre kullanacağı şekle sokarak verebilir miyim?’ Bu aslında kendini taze tutmanın yoludur. Bu bir güvensizlik değil, bir şeyleri hatırlatma ve kendini hep gelişmeye doğru itme yoludur. O yüzden öncelikle kendimi kafamda o rolde görmeye çalışırım. Oluyor mu, olmuyor mu? Ben bu rolün hakkını verebilir miyim? Yani şöyle karikatürize edelim istersen, farz et sen üzerinde çok da durmadan sumo güreşçisi ya da kickbox dövüşçüsü rolü için beni seçtin. Ben sana ‘ya Ahmet, ben de sence bu rol olur mu?’ diye sorarım sana. Bunun gibi bir şey. Bu yüzden önce sorarım, ben bunun için uygun muyum? diye. Sonraki kriterim de mesleki anlamda, kariyer anlamında bir zarar getirir mi? Sıradışı bir şeydir mesela, beni aşağı çeker mi, bana bir şey katar mı? Bunlara bakarım genel olarak.

Ekran Resmi 2026 02 18 11.42.57

"BAZEN KISKANDIĞIM OLUYOR"

Oyunculuk kariyerinde gerçekten sana dokunan, hayatına yön veren ya da değiştiren bir rol oldu mu?

Baktığımda aklıma gelmiyor açıkçası hayatıma yön veren bir rol oynadığım. Oynadığım bütün rolleri az önce söylediğim gibi elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak oynamaya çalışırım her zaman.

Şunu da eklemek isterim hatta. Seyircimiz her ne kadar bilinçli de olsa yani yaptığımız şeyin aslında bir canlandırma olduğunu biliyor da olsa gerçek hayatımızda öyle olmadığımızı biliyor da olsa sen antipatik bir rolü canlandırdığın zaman şeye özeniyorsun aslına bakarsan. İyi roldeki arkadaşlarının sevilme, benimsenme oranına imreniyorsun. Yani kötü rolü oynayan, iyi rol oynayan kadar benimsenmez mesela seyirci tarafından. Bazen bunu kıskandığım oluyor. İşte sana bir itiraf. (Gülüyoruz.)

Gerçekten mi? Bu tür kıskançlıklar yaşanıyor mu?

Yani sence İnci Taneleri’nde ben mi daha çok sevilip benimseniyorumdur, yoksa atıyorum Otelci İzzet ya da Zerre mi? Anlatabildim mi ne demek istediğimi? Örnekler tam yerinde oldu mu bilemiyorum ama, yani dizide böyle iyi, sevimli, minnoş karakterlerin seyirci tarafından sahiplenilmesi ve sevilmesiyle, seninki arasında bir fark oluyor. Bu yönde bir kıskançlığım olmuyor değil yani.

Geçen haftaki yazımda dizilerden bahsettim. Özellikle dizilerin uzunluğuna vurgu yaptım. Sence uzun dizilerde yer almak oyuncu psikolojisini nasıl etkiliyor?

Evet, dizilerin uzunluğu bizim ülkemizde bizim televizyonculuk modelimiz de çok uzun zamandır var olan bir şey. Artık normalimiz bu oldu sanki. Ama sen bir yapımcı olsaydın ya da televizyon kanalı olsaydın, ‘senin tercihin ne yönde olurdu?’ diye bana sorsaydın…

Soruyorum… ne yönde olurdu abi?

Ben ortalama 40 dakikalık bölümleri tercih ederdim. Çünkü bir çok başka örnekte izlediğimiz gibi 40 dakikaya da çok fazla şey sığdırılabiliyor. 40 dakika sembolik bir rakam olsun şu anda. 40 dakikanın dinamiği de farklı oluyor, hızı da farklı oluyor. Bunun montaj mantığı da farklı. 40 dakikada inanılmaz şeyler verebiliyorsun. Bence böyle olmalı. Tercihim bu olur. Bu tür dinamiklere bu tür tempoya sahip dizilerde en çok hayranlık duyduğum bir şey var, her bölüm öyle bir yerde bitiriliyor ki öyle bir sahne ya da senaryonun öyle bir noktası seçiliyor ki bölüm finali için seyirci olarak sen hemen eğer dijitaldeyse, elinin altındaysa hemen, değilse de haftaya yayınlanır yayınlanmaz ‘hemen o bölümü izlemeliyim, çok merak ediyorum’ diyorsun. Bana bu tempo ve bu tat çok daha doğru ve sağlıklı geliyor.

Oyuncu açısından çok fark etmiyor ama şu var; bazı yakın çevremizdeki insanlar, arkadaşlarımız eleştirdiği zaman üzülüyorum ben. Yani ‘çok uzun abi ya’ dediklerinde. Bunu herhangi bir dizinin nezdinde söylemiyorum, genel olarak söylüyorum. Çok uzun. Bir klişe var Türk dizileri için, saniyeler boyunca birbirlerine bakıyorlar falan. İşte o bakışmalar falan. Bunu duyduğun zaman hak vermemek de elde değil bir taraftan. Ne yazık ki bana göre de uzun Sevgili Ahmetciğim. Dediğim gibi, 40 dakikalık belki bilemedin 50 dakikalık bir saatlik en fazla, tempolu sıkıştırılmış belli bir akış hızına sahip tadında bırakılan bölümler bana çok daha sağlıklı geliyor.

…devam edecek.

Tıpkı bahsettiğimiz o uzun diziler gibi Sevgili Suat Güzey’le uzun uzun sohbet ettik. Ancak bu sohbetin tamamını bir günlük yayına sığdıramadığımız için bu röportajı iki bölüm halinde sunmamız gerekiyor. Röportajın yarınki bölümünde Ankara’dan, televizyon sektörünün son yıllarda yaşadığı değişimden, yazarlık yönünden ve motosiklet tutkusundan bahsedeceğiz.

Sevgiyle kalın…