Aşk, insanlık tarihinin en eski ve en güçlü duygularından biri, insanın kalbine düşen en eski sızı, en tanıdık yangındır. Bana kalırsa, tüm bunların yanında, her seferinde yeniden keşfedilen tarifsiz bir duygudur aynı zamanda.
Pek çoğumuzun, hayatlarının belirli dönemlerinde, insanı dönüştüren, yaralayan, yücelten, ayaklarını yerden kesen ve hatta alt-üst eden bu duygunun etkisi altında kaldığı zamanlar olmuştur. Belki de bu yüzden, insanoğlunun kalbinde ritm bozukluğuna yol açan, böylesine sarsıcı ve karşı konulamaz bir duygunun, yüzyıllardır sanatın merkezinde yer alması kaçınılmazdı. Bu yazımda aşk’ı merkeze alarak, aşk’ın sanattaki yerinden bahsedeceğim. Öncelikle uyarayım: Aşk, sanatta her zaman mutlu değildir. Çoğu zaman yarımdır, yaralıdır, acılıdır, karşılıksızdır. Ama hep canlıdır.
Aşk, sanatta ölmez
Sanat, insanın kendini ifade etme biçimi olduğuna göre, aşk gibi yoğun, karmaşık ve evrensel bir duygunun sanata sızmaması zaten neredeyse imkansız sayılır. Bu yüzden aşk, yüzyıllardır sanatın her disiplininde hem ilham kaynağı hem de nesnesi olmuştur. Bu güçlü duygu, yaşandığında form değiştirse de sanatla bütünleştiğinde tutarlı bir hal alır. Ölümsüzleşir. İnsan sevdiğini kalbinden silemez belki ama bir şiire, bir şarkıya, bir resme dönüştürebilir. Böylece acı, anlam kazanır. Aşk, sanatta ölmez.
Sanat boşlukta filizlenir
Aşkı ilk ne zaman ciddiye aldığımı ve onu kaybettiğim anı çok net hatırlıyorum. Aşk, bende hiçbir zaman tamamlanmış bir hikaye olmadı, daha çok yarım kalmış cümleler gibiydi ve ben de ilk şiirlerimi biten bir aşk’ın ardından yazmaya başlayarak, hikayenin eksik cümlelerine yer açmış ve bu yönde tamamlamış oldum. İnsan bazı duyguları yaşarken değil, eksildiğinde daha derinden hisseder. Eksiklik, bilincin keskinleştiği bir yere dönüşür ve insan, ancak boşlukla temas ettiğinde anlam aramaya başlar. Sanat da tam olarak bu arayışın merkezinde yer alır. Aşkın mutluluğu insanı hayata bağlarken, acısı onu düşünmeye, üretmeye zorlar. Bu yüzden sanat, aşkın tamamlandığı yerde değil, yarım kaldığı, insanı kendi hiçliğiyle yüz yüze getirdiği o boşlukta filizlenir. Bu nedenle aşk, sanatta her zaman mutlu değildir.
Tarih boyunca aşk, sayısız sanatçı için bir ilham kaynağı olurken, sanatın genellikle aşkın tamamlanmış halinden değil de yarım kalmış hikayelerden, kavuşamamalardan, özlemlerden beslendiğini görürüz. Sanatçı için aşk, çoğu zaman bir mutluluk değil, bir arayıştır çünkü. Bu yüzden en unutulmaz eserler, bir vedanın, bir özlemin ya da yaşanmamış bir aşkın izlerini taşır.
Sanat da yalan söylemez, aşk da…
Sanatta aşk yalnızca romantik bir duygu olarak ele alınmaz. Aynı zamanda özlem, tutku, kayıp, fedakarlık, başkaldırı ve acıyla iç içe geçen bir deneyim halini alır. Aşk, bir şairin dizelerinde, bir bestecinin notalarında, bir romancının cümlelerinde, bir ressamın fırça darbelerinde ya da bir yönetmenin kadrajında bazen ulaşılmaz bir hayal, bazen yakıcı bir gerçek, bazen de sessiz bir bekleyiş olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle aşk, sanatın duygusal derinliğini besleyen en önemli kaynaklardan biridir.
Aşkın sanattaki yeri, insanın içindeki boşluk kadardır. Kimi zaman o boşluğu doldurur, kimi zaman daha da görünür kılar. Ama her halükarda gerçektir. Çünkü sanat da yalan söylemez, aşk da. İkisi de insanı en çıplak haliyle ortaya çıkarır.
Sanat disiplinlerinde aşk
Attila İlhan, ‘‘çünkü ayrılık da sevdaya dahil’’ derken, aşkın kaçınılmaz yazgısı olarak ayrılığı kabullenişe vurgu yapar. ‘’Bir gün ayrıldık ve sevilmekten eskimiş bir renk gibi hissettim kendimi,’’ dediğinde, Cemal Süreyya için aşk’ın burada bir mutluluk değil, tüketen bir temas haline geldiğini görürüz. 1925 yılında yaptığı The Kiss adlı tablosunda yer alan figürlerin yüzlerinin biçimsel bozulması, sadece Picasso’nun kübizminden kaynaklanmaz. Çünkü Picasso’ya göre aşk, insanı ‘kendisi’ olarak bırakmaz. Ona göre sevmek, ötekinin varlığıyla şekil değiştirmektir. Dolayısıyla bu tablodaki bozulmayı, aşkın benliği parçalayan doğasının görsel karşılığı olarak kabul edebiliriz.
Bu örnekler çoğaltılabilir.
Edebiyat, aşkın en yoğun işlendiği sanat dallarından, aşksa bu alanda yazarların hayal gücü ve duygusal derinliklerini en çok ortaya koyduğu temalardan biridir. Bu yönüyle edebiyatı, aşkı anlamanın ve hissetmenin en etkili yollarından biri olarak kabul edebiliriz. Biraz geriye gidip Divan Edebiyatı’na baktığımızda, ilahi aşkla insani aşkın iç içe geçtiğini, halk edebiyatındaysa, aşkın daha sade ama bir o kadar yakıcı bir dille anlatıldığını görürüz. Leyla’ya aşık Mecnun’un çöllerde çırpınışı bize, aşkın insanı hem yücelttiğini hem de yıprattığını gösterir. Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet gibi hikayeler yalnızca iki insanın sevgisini değil, toplumsal engelleri, kaderi ve insanın iç çatışmalarını da gözler önüne serer.
Şiir, ritmi ve imgeleriyle aşkı okuyucunun kalbine taşır. Bazen bir şiir okurken kalbimizin sıkışmasının sebebi, kelimelerin güzelliği değildir. O dizelerde kendimizi görürüz. Bir zamanlar sevdiğimiz ama artık yanımızda olmayan birini, cesaret edemediğimiz bir itirafı, yarım kalmış bir duyguyu hatırlarız. Şiir, başkasının hikayesi gibi görünür ama aslında insanın kendi iç sesidir.
Şiir, aşkı anlatmak için mecazlar, simgeler, metaforlar kullanılır. Bazen bir rüzgar, kırık bir ayna, solmuş bir çiçek bile aşkın özünü gösterirken, bazen birkaç kelimeyle insanın içini titreten bir itirafa dönüşür.
Resim sanatındaysa aşkın çoğu zaman beden dili, bakışlar ve renkler aracılığıyla anlatıldığını görürüz. Yine ‘öpücük’ isimli bir tablodan örnek verecek olursam, Picasso’nun ‘The Kiss’inden, Gustav Klimt’in Öpücük’üne geçtiğimizde, aşkın, en yoğun anında bile bir belirsizlik taşıdığına şahitlik ederiz. Klimt bu eserinde aşkın hem tutkulu hem de korunma arzusuyla dolu yönünü yansıtırken, Rönesans tablolarında aşk daha idealize edilmiş, neredeyse kutsal bir forma bürünür. Modern sanattaysa aşk, kırık, parçalı ve bazen rahatsız edici biçimlerde karşımıza çıkar. Bu da aşkın zamanla değişen algısını ve insanın duygusal dünyasındaki dönüşümü bizlere gösterir.
Müzik, aşkın belki de en doğrudan hissedildiği sanat dalıdır. Bir melodi, bazen söze bile gerek kalmadan aşkın coşkusunu ya da hüznünü hissettirebilir. Müzikte bir nota, insanın içini ansızın acıtan bir hatıraya ya da kendi hikayesini bulduğu aynalara dönüşür. Mutlu bir aşk şarkısı kalbi hafifletirken, ayrılığı anlatan bir beste insanın en derin yaralarına dokunabilir. Bu yüzden müzikte aşk, evrensel bir dil gibidir. Kültürden kültüre değişse de duygusu herkes tarafından anlaşılır.
Sinema ise aşkı zaman, mekan ve karakterler aracılığıyla çok katmanlı bir biçimde ele alır. Kimi filmler aşkı umut dolu bir kurtuluş olarak sunarken, kimileri onun yıkıcı ve tüketici yanını gösterir. Sinemada aşk, bazen tesadüflerle örülü bir masal, bazen de hayatın acı gerçekleriyle sınanan bir duygudur. İzleyici, kendi deneyimlerini bulur ve bu da sanatla kurulan bağı güçlendirir.
Aşk, sanatta yalnızca bir tema değil, sanatın kendisini besleyen temel bir duygudur. Aşk sayesinde sanat daha insani, daha derin ve daha evrensel bir hal alır. Sanat da aşkı ölümsüzleştirir, geçici bir hissi kalıcı bir esere dönüştürür. Belki de bu yüzden, insan var oldukça aşk sanatta, sanat da aşkta yaşamaya devam edecektir.
Aşk da sanat gibi öğreticidir. İnsana sabretmeyi, eksik kalmayı, yetinmeyi öğretir. Her aşk mutlu sonla bitmez; tıpkı her eserin anlaşılmaması gibi. Ama her ikisi de insanı biraz daha derin, biraz daha gerçek kılar. Aşk biter, insanlar gider, zaman her şeyi değiştirir. Ama insanın içinde bir iz kalır. Sanat, o izin silinmesine izin vermez. Aşkı saklar, korur, ona başka bir biçim verir. Belki de bu yüzden, aşk en çok sanatta yaşar. Çünkü sanat, geçip giden her şeyin ardından kalan en dürüst tanıktır.