İstanbul’un taşları konuşur derler; kimi zaman fısıldar, kimi zaman haykırır. Fakat bazı taşlar vardır ki, artık suskundur. Adları kaynaklarda geçer, hikâyeleri kulaktan kulağa dolaşır, kendileri ise yerinde yoktur. İşte bu suskun taşlardan biri de, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde zikrettiği Veba Sütunudur. Bir anıt mıydı, bir tılsım mı, yoksa bir korkunun taşa kazınmış hali mi? Bu sorunun cevabı, İstanbul’un “kayıp tılsımları” arasında dolaşırken karşımıza çıkar.
Evliya Çelebi, İstanbul’u anlatırken yalnızca sokaklarını, saraylarını ve camilerini yazmaz; şehrin görünmeyen katmanlarını da kayda geçirir. Ona göre İstanbul, maddi olduğu kadar manevi bir organizmadır. Tılsımlar, muskalar, işaretli sütunlar bu organizmanın bağışıklık sistemi gibidir. Depreme, yangına, kıtlığa ve en çok da vebaya karşı…
Seyahatnâme’de geçen anlatılara göre Veba Sütunu, şehri kasıp kavuran salgınlara karşı dikilmiş tılsımlı bir işaret taşıdır. Evliya, bu tür sütunların “hikmet ehli” tarafından, yıldızların konumuna bakılarak ve belli dualarla dikildiğini söyler. Bugünün aklıyla okunduğunda bu anlatılar masal gibi gelebilir; fakat 17. yüzyıl insanı için bunlar, hayatta kalma stratejisinin bir parçasıdır. Tıp yetersiz, bilgi sınırlı, ölüm ise sokak başındadır. Böyle bir dünyada tılsım, umudun mimarisidir.
Veba Sütunu’nun yeri meselesi ise başlı başına bir muammadır. Evliya Çelebi, İstanbul’daki tılsımlı sütunları anlatırken bazen semt adı verir, bazen bir cami ya da meydanla ilişkilendirir. Ancak Veba Sütunu için net bir koordinat bırakmaz. Bu da onu “kayıp” kılar. Kimi araştırmacılar Bizans döneminden kalma bir dikilitaşın Osmanlı hafızasında bu adla yaşadığını öne sürer, kimileri ise bugün tamamen yok olmuş, belki de bir yangında ya da imar faaliyetinde ortadan kaldırılmış müstakil bir anıt olduğunu savunur.
Burada asıl mesele, sütunun fiziksel varlığı değil, temsili gücüdür. Evliya Çelebi’nin metninde Veba Sütunu, hastalığın kendisinden çok korkusunu mühürleyen bir işlev görür. “Veba bu sütundan öteye geçemez” inancı, şehir halkı için görünmez bir sınır çizer. Tılsımın çalışıp çalışmadığı değil, ona inanılıp inanılmadığı önemlidir. Çünkü inanç, panik karşısında düzen üretir.
İstanbul’un diğer tılsımlarıyla birlikte düşünüldüğünde Çemberlitaş, Kıztaşı, Horozlu ve Leylekli sütunlar, Veba Sütunu bir zincirin halkasıdır. Evliya Çelebi bu zinciri anlatırken aslında şunu yapar: Resmî tarihin yazmadığını kayda geçirir. Saray defterlerinde yer almayan, fakat halkın zihninde yaşayan bir İstanbul’u…
Bugün Veba Sütunu’nu ararken elimizde ne bir harita ne de bir kalıntı var. Ama belki de asıl kayıp olan, sütunun kendisi değil; şehre yüklenen anlamdır. Modern İstanbul, hastalıkla bilim üzerinden mücadele ederken, korkuyla baş etme biçimlerini yitirdi. Tılsımlar söküldü, sütunlar devrildi, yerlerine tabelalar dikildi. Şehir büyüdü, ama hafızası inceldi.
Evliya Çelebi’nin satırları bize şunu hatırlatır: İstanbul sadece yaşanan bir şehir değil, inanılan bir şehirdi. Veba Sütunu da bu inancın taşlaşmış hâliydi. Belki yerini asla bilemeyeceğiz. Ama adını anmak bile, kaybolmuş bir şehir aklını yeniden düşünmek için yeterlidir.
Çünkü bazen bir tılsım, koruduğu şey ortadan kalktığında değil; hatırlandığı gün yeniden çalışmaya başlar.