Bir perdeye yalnızca insan yüzlerini değil, bir milletin hafızasını da yansıttı. Kimi zaman bir sokak lambasının altında ağlayan bir kadındı o; kimi zaman Haydarpaşa Garı’ndan İstanbul’a inen bir Anadolu çocuğu… Bazen köy meydanında susuz kalan bir toprağın çığlığı, bazen Beyoğlu’nun kırık neonlarında kaybolmuş yalnız bir adam…
Bu memleketin sineması hiçbir zaman yalnızca “film” olmadı. O; biraz göç, biraz yoksulluk, biraz aşk, biraz da memleket yarasıydı.
Türk sinemasının tarihi aslında Türkiye’nin hikâyesidir.
İlk görüntüler 1914 yılında, Osmanlı’nın son günlerinde çekildi. Fuat Uzkınay tarafından kayda alınan “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”, yalnızca bir belgesel değil; aynı zamanda çökmekte olan bir imparatorluğun hafızaya bıraktığı ilk sinema notuydu. O yıllarda sinema henüz emekliyordu. Kamera ağırdı, imkânlar sınırlıydı, hikâyeler ise tiyatro sahnesinden perdeye taşınıyordu.

Sonra sahneye Muhsin Ertuğrul çıktı. Türk sineması uzun yıllar onun gölgesinde yürüdü. Oyuncular tiyatro sahnesindeymiş gibi konuşuyor, kameralar adeta bir locadan oyunu izliyordu. Ama yine de o filmlerde Cumhuriyet’in yeni yüzü vardı. Modernleşme arzusu, savaş yorgunluğu ve yeni bir millet kurmanın heyecanı…
1930’lardan 1950’lere uzanan geçiş yılları ise Türk sinemasının çocukluktan gençliğe geçtiği dönemdi. Kamera artık sokağa inmeye başlamıştı. Köyler, mahalleler, küçük insanlar perdeye giriyordu. Fakir kızlar, imkânsız aşklar, fedakâr anneler… Halk kendi hikâyesini ilk kez beyazperdede görüyordu.
Ve sonra…
Yeşilçam doğdu.

1950’lerden itibaren İstanbul’un Beyoğlu sokaklarında bir mucize yaşandı. Küçücük yapım şirketleri, daracık ofisler, sigara dumanı altında yazılan senaryolar… Ve yılda yüzlerce film…
Yeşilçam, bu ülkenin ortak rüyasıydı.

Türkan Şoray gözyaşıyla baktığında bütün Türkiye ağlıyordu.
Kadir İnanır yumruğunu sıktığında adalet arayan mahalle çocukları umutlanıyordu.
Hülya Koçyiğit Anadolu’nun mahcup yüzünü taşıyor, Cüneyt Arkın ise bazen Battal Gazi olup Bizans surlarına dayanıyordu.
O filmler teknik olarak kusursuz değildi belki… Ama samimiydi. Çünkü içinde bu memleketin sesi vardı.
Bir soba sıcaklığı gibi…
Yeşilçam filmlerinde zenginler hep kötüydü, fakirler gururlu… Mahalle dayanışması kutsaldı. Aşk çoğu zaman kavuşamazdı ama mutlaka temizdi. İstanbul ise başlı başına bir oyuncuydu. Beyoğlu, Üsküdar, Boğaz vapurları, yağmurlu tramvay yolları… Kamera şehrin ruhunu da çekiyordu.
Ancak 1960’larla birlikte perde değişti.
Türkiye değişiyordu çünkü.
Köylerden şehirlere büyük göç başladı. Gecekondular yükseldi. Fabrikalar çoğaldı. İşçiler, yoksullar, tutunamayanlar görünür oldu. İşte tam o sırada Türk sineması da yüzünü halkın gerçek yaralarına döndü.
Yılmaz Güney kamerasını Anadolu’nun çatlamış toprağına çevirdi. “Umut”, “Sürü”, “Yol” gibi filmler yalnızca hikâye anlatmıyordu; memleketin vicdanını perdeye taşıyordu. At arabacılarının umutsuzluğu, mahkûmların çaresizliği, köylünün kaderle savaşı…
Türk sineması ilk kez bu kadar sert, bu kadar gerçek olmuştu.
Ama sonra televizyon evlere girdi.
Ve sinema salonlarının ışıkları yavaş yavaş sönmeye başladı.
1970’lerin sonu ile 1980’lerde Türk sineması büyük bir kriz yaşadı. Seyirci azaldı. Yapımcılar çıkış yolu aradı. Arabesk filmler dönemi başladı. Acının, kaderin, terk edilmişliğin filmleri…
Müslüm Gürses şarkı söylüyor, salonlarda insanlar sessizce ağlıyordu.
Ferdi Tayfur filmlerinde gariban adamın kaderini anlatıyordu.
Bu filmler çoğu zaman eleştirildi ama aslında Anadolu’dan büyük şehirlere göç etmiş milyonların yalnızlığını anlatıyordu.
Aynı yıllarda erotik filmler furyası da başladı. Yeşilçam ayakta kalmaya çalışıyordu. Çünkü artık eski dünya çökmüştü.
1980 darbesiyle birlikte Türkiye’nin ruhu değişince sinema da değişti.
Artık büyük mahalle hikâyeleri değil, yalnız bireyler vardı perdede.
Ömer Kavur filmlerinde sessizlik konuşuyordu. “Anayurt Oteli”ndeki yalnızlık, belki de modern Türkiye’nin en ağır aynalarından biriydi. İnsanlar kalabalık şehirlerde birbirine değmeden yaşamaya başlamıştı.
1990’larda ise Türk sineması küllerinden yeniden doğdu.

Yavuz Turgul imzalı “Eşkıya”, yıllar sonra insanları yeniden sinema salonlarına çekti. Ardından Nuri Bilge Ceylan geldi. Taşranın sessizliğini, insanın iç boşluğunu, karla kaplı yalnız yolları anlattı.
Zeki Demirkubuz ise karakterlerinin vicdanını didik didik eden hikâyeler kurdu. Artık Türk sineması bağırmıyor; fısıldıyordu.

Bugün dijital çağdayız.
Salonların yerini platformlar alıyor. Kamera artık cebimize kadar girdi. Genç yönetmenler daha cesur, daha özgür işler üretiyor. Korku sineması gelişiyor, bağımsız filmler dünya festivallerinde ödüller alıyor.
Ama ne değişirse değişsin, Türk sinemasının özünde hep aynı şey kaldı:
İnsan hikâyesi…
Çünkü bu topraklarda sinema hiçbir zaman yalnızca eğlence olmadı. O; bazen bir göçmenin bavulu, bazen eski bir İstanbul vapuru, bazen mahalle arasındaki çocuk çığlığıydı.
Perde kapandı belki…
Ama o siyah beyaz yüzler hâlâ hafızamızda yaşamaya devam ediyor.