İstanbul'un bazı sokakları vardır; insan oralardan geçerken yalnız yürümez. Geçmiş de sizinle birlikte yürür. Bir gölge gibi omzunuza dokunur, bir hatıra gibi kulağınıza eğilir. Babıâli Yokuşu da böyledir.

Bir sabah vakti Cağaloğlu'ndan aşağı doğru yürürken başınızı kaldırıp eski binalara bakın. Pencerelerin çoğu değişmiştir, tabelalar yenilenmiştir, insanlar başka insanlardır. Fakat dikkatle bakarsanız zamanın hâlâ oralarda bir yerde beklediğini görürsünüz.

Çünkü Babıâli, İstanbul'un yalnızca bir semti değil, hafızasıdır.

Bir zamanlar devletin kaderi burada yazılırdı.

Sadrazamların arabaları bu sokaklardan geçer, elçiler bu kapılarda bekler, imparatorluğun dört bir yanından gelen haberler burada değerlendirilirdi. Osmanlı'nın kalbi Topkapı Sarayı'nda atıyor görünse de devletin nabzı çoğu zaman Babıâli'de tutulurdu.

Ne gariptir ki aynı sokaklar daha sonra başka bir saltanatın merkezi oldu.

Bu kez hükmeden kılıç değil, kalemdi.

Gazeteler...

Dergiler...

Yayınevleri...

Mürettiplerin kurşun harfleri tek tek dizdiği matbaalar...

Sabaha kadar yanan lambalar...

Bir sonraki günün manşeti için uyumayan gazeteciler...

Türkiye'nin fikir hayatı uzun yıllar boyunca işte bu dar sokaklarda nefes aldı.

Bir zamanlar İstanbul gecelerinin kendine mahsus bir ritmi vardı. Matbaa makinelerinin dönen silindirlerinden yükselen sesler, gece yarısından sonra Babıâli'nin müziğine dönüşürdü. Mürekkep kokusu havaya karışır, dizgicilerin ellerindeki kurşun harfler adeta kelimelere değil, tarihe şekil verirdi.

Belki bugün genç kuşaklar bunu hayal etmekte zorlanabilir.

Ama bir zamanlar Türkiye sabah uyandığında ne düşüneceğine, neyi tartışacağına, neye sevineceğine ve neye öfkeleneceğine büyük ölçüde Babıâli karar verirdi.

Gazete binalarının kapıları yalnız haberlerin değil, hikâyelerin de giriş kapısıydı.

Sabah erken saatlerde bir şair yayınevine uğrar, öğle vakti bir romancı editörüyle buluşur, akşamüstü bir muhabir telaşla haber yetiştirirdi. Aynı kahvehanede bir bakanla bir edebiyatçı yan masalarda oturabilir, aynı çay bardağından yükselen buharın içinde memleket meseleleri tartışılabilirdi.

İstanbul'un başka hiçbir semti fikirle bu kadar yoğrulmadı.

Belki de bu yüzden Babıâli'nin kayboluşu sadece bir semtin değişmesi değildir.

Bir devrin kapanışıdır.

Teknoloji ilerledi.

Gazeteler taşındı.

Matbaalar sustu.

Kurşun harfler müzelik eşyalara dönüştü.

Fakat insan bazen düşünmeden edemiyor:

Acaba o eski gazeteciler bugün geri dönse Babıâli'yi tanıyabilir miydi?

Belki binaları tanımazlardı.

Belki sokakların sesine yabancı kalırlardı.

Ama yokuşun kendisini mutlaka tanırlardı.

Çünkü yokuşlar değişmez.

Onlar yalnız hatıraları taşır.

Babıâli Yokuşu da yüzlerce yıldır aynı görevi yapıyor. Osmanlı sadrazamlarının ayak seslerini, Cumhuriyet'in ilk gazetecilerinin heyecanını, şairlerin yalnızlığını ve İstanbul'un bitmeyen hikâyesini sessizce sırtında taşıyor.

Bugün oradan geçenlerin çoğu acele ediyor.

Kimisi işine yetişiyor, kimisi bir randevuya...

Oysa biraz durup etrafa bakabilseler, taş duvarların arasından yükselen görünmez sesleri duyacaklar.

Belki bir matbaa ustasının tok sesi...

Belki yetişmeyen bir haberin telaşı...

Belki de sararmış gazete sayfalarının arasına sıkışıp kalmış bir İstanbul türküsü...

Çünkü bazı semtler yaşlanır.

Bazıları unutulur.

Ama bazıları hafızaya dönüşür.

Babıâli işte onlardan biridir.

İstanbul'un unutulmuş bir sokağı değil; hâlâ konuşan bir hatırasıdır.