“İstanbul’un doğuya açılan kapısı değil yalnızca Üsküdar; şehir buraya bakarak kendini tartar. Evliya Çelebi’nin menzili, Ahmet Yüksel Özemre’nin ahlâk pusulası olan bu semt, bugün bize sessizce bir şey soruyor: Hâlâ hatırlıyor muyuz?”
İsimler bazen mekânlardan uzun ömürlüdür. Üsküdar da öyledir.
Bizans devrinde Skoutarion diye anılan bu yer, kalkan manasına gelen scutumdan türemiştir. Yani Üsküdar, en başından beri bir koruyucu, bir muhafız olarak doğmuştur. Konstantinopolis’i doğudan gelecek tehlikelere karşı kollayan askerî bir eşik… Osmanlı’da ise bu eşik, kılıçtan çok kalple korunur hâle gelmiştir.
Evliya Çelebi, Üsküdar’ı tarif ederken bir semti anlatmaz; bir yol hâlini anlatır.
“Üsküdar, Anadolu ve Acem taraflarına gidenlerin ilk menzilidir” der Seyahatnâme’de. Bu cümle sade görünür ama derindir. Çünkü menzil, yalnızca durulan yer değil, niyet tazelenen yerdir. İstanbul’a girmeden önce insanın kendini tarttığı duraktır Üsküdar.
Bugün vapurdan indiğimizde hissettiğimiz o tuhaf dinginlik, işte bu yüzden rastlantı değildir.
Mihrimah Sultan Camii, Sinan’ın zarafetiyle Boğaz’a yaslanır. Evliya Çelebi buranın havasını “latif ve ferah” diye kaydeder. Ne gariptir ki aradan yüzyıllar geçse de ferahlık taşta değil, sessizlikte kalmıştır. Beton çoğalmış, ses yükselmiş, fakat caminin içindeki o boşluk, hâlâ insanın içini genişletir.
Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar’ı anlatırken mimariden çok terbiyeden söz eder. Onun yazılarında Üsküdar; selamın ağır, sözün ölçülü, susmanın kıymetli olduğu bir iklimdir. Çınaraltı’nda oturmayı anlatırken aslında bir hayat ahlâkını kayda geçirir:
Acele etmeyen, gösterişe kaçmayan, kendini öne atmayan bir İstanbul.
Bugün tam da bu yüzden Üsküdar yaralıdır.
Karacaahmet Mezarlığı, Evliya Çelebi’nin ifadesiyle “İslambol’un en büyük kabristanı”dır. Ama Özemre için burası sadece ölülerin değil, diri kalabilenlerin mekânıdır. Çünkü mezarlıkla yan yana yaşamak, ölümü değil; ölçüyü hatırlatır. O ölçüyü kaybettiğimizde şehir büyür, insan küçülür.
Şemsi Paşa Camii’ni anlatırken Evliya Çelebi’nin meşhur ifadesi gelir akla:
“Bir kuş dahi damına konmaz.”
Bugün kuşlar konuyor elbette; mesele kuş değil. Mesele, rüzgârın bile edebi bozmadığı o hassas dengenin artık gürültüyle sınanıyor oluşu.
Üsküdar’ın eleştirisi yüksek sesle yapılmaz. Bu semt bağırmaz; küser.
Ahmet Yüksel Özemre’nin metinlerinde hissedilen şey tam da budur:
Modernleşmeye itiraz değil, kaba sabırsızlığa itiraz.
Hızın, hatırlamanın yerini almasına duyulan bir itiraz.
Çinili Camii, Atik Valide Külliyesi, Valide-i Cedid Camii… Bunlar birer yapı değil; bir hayat düzeninin parçalarıdır. İmaret, tekke, çeşme ve mezarlık aynı cümlede geçer. Çünkü Üsküdar’da hayat, başı ve sonu ayrı ayrı düşünülmez.
Bugün Üsküdar’a bakınca hâlâ bir şeyler fısıldanıyor kulağımıza. Evliya Çelebi’nin gezgin diliyle, Ahmet Yüksel Özemre’nin hüzünlü bilgeliği aynı noktada birleşiyor:
Üsküdar, İstanbul’un vicdanıdır.
Vicdan sustuğunda şehir konuşur;
vicdan konuştuğunda ise insan durur.
Belki de artık durmanın vaktidir.