Dün gece Ali Sami Yen Spor Kompleksi’nde olan biteni anlamak için sadece 90 dakikalık bir futbol maçından bahsetmediğimizi bilmek gerekiyor.
Sahada, güncel piyasa değeri 1 milyar Euro’yu aşan, geçen sezonun şampiyonu ve üzerine dünyanın en pahalı üç silahını (İsak, Wirtz, Ekitike) kuşanmış bir Liverpool vardı. Ama karşısında, sadece yetenekleriyle değil, yüreğiyle, dayanışmasıyla ve inancıyla direnen bir Galatasaray duruyordu.
Bu karşılaşma, bana tıpkı, 2001 yılının o karanlık ama bir o kadar da aydınlık günlerini hatırlattı. Belki kadro kalitesi olarak birebir örtüşmüyor ama o “kader ortaklığı” duygusu, sahadaki 11 oyuncunun birbirine olan sınırsız güveni ve taraftarla kurdukları o eşsiz bağ, tıpatıp aynıydı. Tek fark, hocanın ismi: Okan Buruk. Stiliyle, uygulattığı disiplinle, rakibe saygılı ama asla korkmayan duruşuyla tıpkı Lucescu gibi, elindeki malzemenin hakkını veren bir kurguya imza attı.
Evet, Liverpool belki en formda döneminde değil. Ama unutmayalım ki bu takım, sahadaki 11 oyuncusunun toplam değeriyle bir ülke ekonomisine meydan okuyor. İşte bu yüzden, iki kez öne geçip bu skoru koruyabilmek, bir teknik direktörün kariyerindeki en büyük başarılardan biri olarak tarihe geçer.
Ancak bu zaferin kahramanı sadece taktik defteri değildi. Galatasaray’ı bu seviyede tutan şey, o duygusal bağdı. Tribünlerde açılan ve Osimhen’i gözyaşlarına boğan pankart, aslında tüm takıma verilen bir mesajdı: "Burada yalnız değilsiniz, sizinle gurur duyuyoruz." Nijeryalı yıldız belki gol atamadı ama attığı her çalım, yaptığı her pres, kazandırdığı her ikili mücadeleyle takımın enerji seviyesini zirvede tuttu. Gol atmayan bir santrforun bu kadar etkili olabileceğini bir kez daha kanıtladı.
Bu maçın bana göre en kıymetli yanı, bireysel hatalara rağmen ortaya konan kolektif bilinçti. Zaman zaman tökezleyen bir oyuncunun hatasını hemen bir başkası telafi etti. Sara, adeta bir orkestra şefi gibiydi; yorulana kadar hem savunmaya yardım etti, hem hücumu yönlendirdi, hem de topları mükemmel bir ustalıkla dağıttı. Torreira ise yine bir enerji santraliydi; sahanın her karışında ter döktü, mücadele etti, takımına nefes oldu. Ve tabii ki Uğurcan... Kritik anlardaki kurtarışlarıyla galibiyetin mimarlarından biriydi.
Şimdi önümüzde Anfield Road gibi dev bir cehennem var. Üstelik Sanchez gibi savunmanın sigortası da yok. Ama dün gece bir kez daha gördük ki, bu takımın elinde çok önemli bir silah var: Liverpool’un röntgeni. Rakibin telaş anları, açmazları ve hırçınlığı iyi analiz edildi. Eğer Galatasaray rövanşta da sahneye aynı sakin kafa, aynı yardımlaşma ruhu ve aynı inançla çıkarsa, çeyrek final kapısını aralamaları işten bile değil.
Son söz olarak, dün gece bir kez daha tescillendi ki, bu ülkede en kolektif, en düzenli ve en planlı futbolu oynayan takım Galatasaray. Belki bu durum, ülke futbolunun genel verilerine baktığımızda kulağa maliyetli bir yalnızlık gibi geliyor. Ama aslında bu, doğru planlamanın, fedakarca çalışmanın ve sürdürülebilir bir vizyonun kaçınılmaz ve gurur verici bir sonucudur. 2001’den 2026’ya uzanan bu ruh, Avrupa’nın zenginleri arasında bir "mahalle" dayanışmasıyla var olmaya devam ediyor.