İstanbul'un bazı sokakları vardır ki yalnız taşları değil, hafızayı da taşır. Divanyolu'ndan Beyazıt'a doğru yürürken insanın adımları ağırlaşır. Çünkü orada zaman hızlı akmaz. Eski medreselerin gölgesi, kubbelerin sessizliği ve sayfaları sararmış kitapların kokusu birbirine karışır. İşte tam bu noktada açılır Sahaflar Çarşısı'nın mütevazı kapısı. Bir çarşıdan ziyade bir vicdandır burası. Kitabın alınıp satıldığı değil, emanet edildiği bir mekândır.

Sahaflar Çarşısı'nın hikâyesi, Osmanlı'nın ilim sevdasının hikâyesidir aynı zamanda. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinden sonra medreselerin çoğalmasıyla birlikte yazma eserleri çoğaltan müstensihler ve kitap tacirleri Beyazıt çevresinde toplanmaya başladı. Önceleri cami avlularında, medrese revaklarında kurulan küçük tezgâhlar zamanla bir kültür mahallesine dönüştü. Evini kaybeden kitapların yeni yuvası oldu burası. Nice müderrisin kütüphanesi, nice şairin el yazısı, nice dervişin notları bu dükkânlarda yeni sahiplerini buldu.

Eskiden bir insanın zenginliği kesesindeki altınla değil, evindeki kitapla ölçülürdü. Bir konağa misafir olanlar önce kitaplığına bakar, ev sahibinin ilmini oradan tartardı. Çünkü kitap yalnız okunacak bir nesne değil, insanın şahsiyetini inşa eden bir yol arkadaşıydı.

Bugün ise vitrini en parlak mağazaların önünde uzun kuyruklar var; fakat kitapçıların önünden çoğu zaman aceleyle geçiyoruz. Elimizde dünyanın bütün bilgisine açılan telefonlar bulunuyor ama zihnimiz hiç olmadığı kadar dağınık. Belki de mesele bilgiye ulaşmak değil, bilgiyle dost olabilmekti. Sahaflar tam da bunu öğretirdi insana.

Bu çarşının unutulmaz simalarından biri de halk arasında "Sahaflar Şeyhi" diye anılan Muzaffer Özak idi. Dükkânına giren herkes müşteri değil, misafir sayılırdı. Kitap satarken kitabın hikâyesini de anlatır, bir yazmanın hangi âlimin elinden geçtiğini, hangi yolculuklardan sonra rafına ulaştığını büyük bir heyecanla paylaşırdı. Onun yanında kitap alışverişi yapılmazdı; adeta bir irfan meclisine oturulurdu.

Eski sahaflar anlatırdı: Muzaffer Özak bazen bir kitabı almak isteyen gence uzun uzun bakar, "Bunu gerçekten okuyacak mısın?" diye sorarmış. Cevabı samimi bulursa kitabı ederinden daha ucuza verirmiş. Ama gösteriş için almak isteyen bir zengine ise kitabı satmaya yanaşmazmış. Çünkü onun nazarında kitap mal değil, emanetti. Emanet de ehline verilmeliydi.

Bir başka hatırada, dükkâna gelen fakir bir üniversite talebesinin istediği esere parası yetmez. Mahcup bir hâlde geri dönmeye hazırlanırken Muzaffer Efendi kitabı uzatır ve sadece, "Okuyup bitirdiğinde bir başkasına okutmayı unutma." der. Belki de gerçek sahaflık tam burada başlıyordu; kitabı çoğaltmadan, okuru çoğaltmak...

Eskiden insanlar çeyizlerine Kur'an-ı Kerim'in yanına bir de Mesnevî koyardı. Çocuklara oyuncaktan önce elifba alınırdı. Kış gecelerinde sobanın başında yüksek sesle kitap okunur, ev halkı sessizce dinlerdi. Kitap, yalnız bireyin değil, ailenin ortak hatırasıydı.

Bugün ise ekranlar sayfaların yerini aldı. Bir dakikadan uzun videolara tahammül edemeyen nesiller yetişiyor. Oysa bir romanın içine girmek sabır ister, bir şiirin kalbini anlamak emek ister, eski bir kitabın kenar notlarını çözmek ise adeta geçmişle konuşmaktır.

Sahaflar Çarşısı'nın raflarında dolaşırken yalnız kitaplara değil, başkalarının hayatlarına da dokunursunuz. Bir sayfanın arasından düşen kurumuş menekşe, unutulmuş bir tren bileti, kırk yıl önce yazılmış bir ithaf cümlesi... Bunlar tarihin resmî belgelerinde bulunmaz. Bir milletin duyguları, en çok eski kitapların arasında saklı kalır.

Belki de bu yüzden Sahaflar Çarşısı hâlâ ayaktadır. Yangınlar gördü, depremler gördü, darbeler, ekonomik krizler, değişen zamanlar gördü ama kapanmadı. Çünkü onu ayakta tutan taş dükkânlar değil, kitaba inanmış insanlardı.

Bizim medeniyetimiz "Oku!" emriyle başladı. İlk kelimesi okumak olan bir inancın mensupları olarak bugün en az okuyan toplumlar arasına düşmüş olmak, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hüzündür. Kütüphaneler sessizleştikçe meydanlar gürültüyle doluyor; kitaplar kapandıkça önyargılar açılıyor.

Bir milletin geleceği, yaptığı binaların yüksekliğiyle değil, okuduğu kitapların derinliğiyle ölçülür. Sahaflar Çarşısı bunun yaşayan şahididir. Beyazıt'ın rüzgârı hâlâ eski sayfaları usulca çevirirken, sanki her rafın arasından aynı cümle yükselir:

"Bir kitabı satın alırsan yalnız bir cilt edinmezsin; senden önce yaşamış binlerce insanla aynı sofraya oturursun."

Ve belki de bu yüzden İstanbul'un en sessiz çarşısı, hâlâ en çok konuşan yeridir. Dinlemesini bilenler için, eski kitapların tozu bile bir medeniyetin sesini taşımaktadır.