İktidarlar şunu çok iyi bilirler, insanların dikkatini başka bir noktaya yönlendirmek, bazen sorunları çözmekten daha kolaydır.
Burada sanatsal içerikler yazarken, başka bir gazetede futbol yazarı olarak bazen ben de sanat ve futbol arasındaki farkın, -hatta buna uçurum diyelim- bu kadar açık olmasına şaşırıyorum. Bugün bu konuya eğilmek istedim ama her yazımda olduğu gibi buna da iyi bir başlık bulamadım.
Beni kısmen tanıyan ya da yeni tanışan insanlar hem sanat hem de futbol alanında yazdığımı öğrendiklerinde hemen futbolla, tuttuğum takımla ya da transferlerle ilgili sorular soruyorlar. Ne yazık ki bugüne dek sanatla, bir kitapla, bir filmle ya da tiyatroyla ilgili bir soru soran çıkmadı. Hal böyle olunca, ben de kendime ‘bir toplumun neye değer verdiğini anlamak için nereye bakmak gerekir?’ diye sorduğumda, aradığım cevabı bulmak için stadyumlara bakmanın yeterli olacağına ikna oldum.
Ama yanlış anlaşılmasın, ben futbolu sevmiyorum demiyorum. Öyle olsa futbol hakkında yazmazdım. Çocukluğumda ben de top peşinde koştum, büyüdüm bir kulübün lisanslı futbolcusu oldum, ben de bir taraftarım ve büyük maçların heyecanını yaşadım, yaşıyorum. Bir golün ardından ben de tribünlerde ya pek çok kez tanımadığım insanlara sarıldım ya da canım sıkıldı. Mahalle aralarında başlayan ve milyonları aynı duyguda buluşturabilen güçlü bir dildir futbol. Neyse. Futbol, doğru yerde durduğunda tabii ki ortak bir duygudur. Ama dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, biz de futbolu olduğu yerden alıp hayatın merkezine yerleştirdik. Sanatı da hayatın kıyısına ittik.
Tabii bu durum bana sadece insanların tercihlerini anlatmıyor. Bu, nasıl bir topluma dönüştüğümüzü de gösteriyor.
Ama sanatın futbolun ötesinde bir yönü var. Sanat insana sadece vakit geçirtmez, onu kendisiyle de yüzleştirir. Mesela bir kitap, hiç tanımadığım bir insanın acısını bana hissettirebilir. Bir film, yıllardır normal sandığım, sıradan bulduğum bir şeyi görünür kılabilir. Futbol nasıl taraf seçtirirse, sanat da bana soru sordurur. İşte bu yüzden sanat her zaman daha tedirgin edici bulunmuştur. Çünkü düşünen insan, itaat eden insan değildir. Klişe olacak ama, düşünen insan, sorgulayan insandır.
Bu da bunun politik boyutu. Tarih boyunca iktidarlar bunu çok iyi analiz etmişler. Belki aksini düşünüyor olabilirsiniz ama, onlar için insanların neyi konuştuğu, neye güldüğü, neye öfkelendiği hiçbir zaman önemsiz olmadı. Bir ülkede ekonomik krizin konuşulacağı gün herkes derbiyi konuşuyorsa, burada bir tuhaflık yok mudur sizce de?
İktidarlar şunu çok iyi bilirler, insanların dikkatini başka bir noktaya yönlendirmek, bazen sorunları çözmekten daha kolaydır. Kalabalıkların enerjisini tribünlere aktarmak, meydanlara taşmasını engellemenin en kolay ve en eski yollarından biridir.
Elbette burada futbolu tek başına bunun sorumlusu ilan edemeyiz. Bence temel sorun futbola yüklenen misyon.
Bugün pek çok insan, bir futbolcunun daha önce oynadığı kulüpleri ezbere biliyor ama yaşadığı şehirdeki tiyatronun adını bile bilmiyor mesela. Bir hakemin verdiği kararı günlerce tartışabiliyor ama bir sanatçının ya da bir eserin sansüre uğraması onu hiç ilgilendirmiyor. Çünkü bize neyin önemli olduğu sürekli yeniden öğretiliyor.
İnsanlar sanattan uzaklaştıkça sadece kültürel eksiklik yaşamaz, doğal olarak eleştirme refleksini de kaybederler. Sanat, insanın zihnini rahatsız eder çünkü. Rahatsızlık duyan birey de rahatsız olduğu şeyi değiştirmek ister. Futboldaki oyuncu değişikliği gibi bir şey değil ama bu. Futbol endüstrisi tüm duygularımızı doksan dakikaya sıkıştıran, aidiyet duygumuzu renklerle tanımlayan ama ertesi gün hepimizi yine aynı hayatın içine gönderen bir mekanizma. Hatta modern zamanların en başarılı sakinleştirme(!) mekanizması. Bazı ideolojilerde futbol için, büyük kitleleri peşinden sürükleyerek ekonomik ve siyasi sorunları ikinci plana atan ‘kitleleri uyutma aracı’ olarak bahsedilir. Öyle ki, Franco dönemi İspanya’da çok büyük stadyumların bilinçli olarak bu amaçla yapıldığı söylenir. Çünkü sorgulamayan kalabalıkları yönetmek, sorgulayan bireyleri yönetmekten daha kolaydır.
Bir konser iptal edildiğinde kimse sesini çıkarmazken, bir derbi ertelendiğinde kopan fırtına arasındaki fark çok şey söylüyor bize. Bir ressam öldüğünde birkaç satır haber olurken, bir futbolcunun saç modelinin değişmesi günlerce konuşuluyor. Bu, tabii ki sadece medyanın tercihi değil. Toplumun öncelikleri, medyayı yönlendiriyor.
Böylelikle sanat ‘önemsiz’ görüldüğü için hayatımızdaki yeri giderek azalıyor. Bir kitaba verilen para ‘boşa masraf’ sayılırken, forma almak fedakarlık olarak görülüyor. Çocuklarımıza en son hangi sergiyi gezdirdiğimizi hatırlamıyoruz ama maça ilk götürdüğümüz günü gururla anlatıyoruz etrafımıza. Bir bebek doğar doğmaz, tuttuğumuz takımın formasını geçiriyoruz üzerine.
Tekrar ediyorum; ben bütün bunları söylerken futbol düşmanlığı yapmıyorum. Ben sadece terazinin bozulduğunu söylemeye çalışıyorum. Hepsi bu. Ben sanatın insanı değiştirdiğine inanıyorum. Değişen insanın da toplumu değiştirebileceğine... Bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey de bu.