Türkiye, yalnızca büyük bir tarihçiyi değil, bilgiyi sevdiren bir üstadı kaybetti. İlber Ortaylı’nın vefat haberiyle yayılan hüzün, onun ne denli geniş bir gönül coğrafyasına dokunduğunun en çarpıcı kanıtı oldu.
Akademik birikimi tartışılmazdı elbette. Kitapları, makaleleri, bildiği diller, o devasa kütüphane... Ama İlber Hoca'yı "İlber Hoca" yapan, bu derinliğin ötesinde bir şeydi: Bilgiyi halkla buluşturma becerisi.
Zira o, "fil dişi kulesi"nde yaşamayı reddeden bir entelektüeldi. Çalan telefonunu her ortamda açması, herkesle konuşması, herkesi dinlemesi boşuna değildi. "Ulaşılamaz" olmanın itibar sayıldığı bir dünyada o, ulaşılmayı göze alarak asıl itibarı inşa etti.
En kıymetli özelliklerinden biri de zamanın ruhunu yakalamaktı. Her dönem gençlerle kurduğu o güçlü bağ, onların dilinden anlamasından değil, onlara kendi dillerinde değil, kendi göz hizasında seslenmesindendi. Üslubu kimi zaman üsttenmiş gibi algılansa da aslında tam da karşısındakinin seviyesine inerek, bilgiyi "popüler" kılmaktan çekinmeyerek yaptı bunu.
Bugün bir tarih profesörünün gençler arasında bu denli popüler olması, sözlerinin sosyal medyada trend olması hangi ülkede görülür? Sığ figürlerin parlatıldığı bir çağda, İlber Ortaylı’nın bu kadar sevilmesi, toplumun aslında neye hasret olduğunu da gösteriyordu: Derinlikle samimiyetin buluştuğu bir bilgeye.
O, her kesimden insanın bir noktada kulak verdiği ender isimlerdendi. Çünkü bilgiyi bir kibir aracı değil, bir köprü olarak kullandı. Farklı görüşlerden, farklı kimliklerden herkes onun sohbetinde kendinden bir şey buldu.
Şimdi o bilge ses sustu. Ama bıraktığı miras, yazdığı kitaplar, yetiştirdiği öğrenciler ve en önemlisi, bilginin hayatın tam içinde olması gerektiğine dair gösterdiği yolda yaşamaya devam edecek.
Türkiye, sadece bir tarihçiyi değil, bilgiyi sevdiren, tarihi konuşturan, akan hayatın içinde kalmayı başaran bir entelektüeli kaybetti. Işıklar içinde uyu, İlber Hoca. Telefonun artık suskun, ama sesin hep kulaklarımızda.