Değerli okuyucularım, kıymetli arkadaşım Siyaset Bilimi Uzmanı Mehmet Gıyas Azeritürk’ün hazırladığı “CHP Türk Devletleri ve Akraba Topluluklar Koordinatörlüğü Kurulum Önerisi” başlıklı raporu dikkatle okudum.

Rapor, ilk bakışta Cumhuriyet Halk Partisi’nin teşkilat yapısına ilişkin kurumsal bir öneri olarak görülebilir. Ancak metni bütünüyle incelediğimizde, bunun parti bünyesinde yeni bir koordinatörlük kurulmasını teklif eden idari bir çalışma olmadığını anlıyoruz.

Çalışma; Türkiye’nin Türk Dünyasıyla ilişkilerini, değişen Avrasya jeopolitiğini, Orta Koridor’un yükselişini, enerji ve ticaret yollarının yeniden şekillenmesini, akademik iş birliklerini, gençlik politikalarını ve akraba topluluklarla kurulması gereken ilişkileri bütüncül bir anlayışla ele alıyor.

Bu nedenle raporu yalnızca CHP açısından değil, Türkiye’nin gelecekteki dış politika yönelimi bakımından da değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

Raporda Türk Dünyası’nın artık ortak tarih, dil ve kültür üzerinden tanımlanabilecek bir alan olmaktan çıktığı belirtiliyor. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurumsallaşması, Orta Koridor’un önem kazanması ve Avrasya ticaretinin yeniden şekillenmesiyle bu geniş coğrafyanın yeni bir ekonomik ve jeostratejik havzaya dönüştüğüne dikkat çekiliyor.

Bu tespit son derece önemlidir.

Çünkü Türkiye’de Türk Dünyası denildiğinde mesele çoğunlukla duygusal, tarihsel veya kültürel bir çerçevede ele alınıyor. Elbette ortak tarihimiz, dilimiz, kültürümüz ve kardeşlik bağlarımız son derece değerlidir. Ancak 21. yüzyılın gerçekleri, bu ilişkilerin yalnızca kültürel etkinlikler ve kardeşlik söylemleriyle sınırlı tutulamayacağını gösteriyor.

Artık önümüzde enerji hatları, demiryolları, lojistik merkezleri, ticaret koridorları, üniversiteler arası iş birlikleri, teknoloji yatırımları, ortak üretim modelleri ve bölgesel kalkınma projeleri bulunuyor.

Başka bir ifadeyle Türk Dünyası, yalnızca geçmişimizin bir parçası değil; aynı zamanda geleceğimizin de en önemli stratejik alanlarından biridir.

TÜRK DÜNYASI ROMANTİK BİR SÖYLEM DEĞİLDİR

Yıllar boyunca “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” veya “Altaylardan Tuna’ya” uzanan Türk Dünyası ifadelerini sıkça duyduk.

Bu sözler çoğu zaman tarihsel ve kültürel bir ülküyü anlatmak için kullanıldı. Ancak bugün dünya başka bir noktaya gelmiştir.

Kıymetli arkadaşım Mehmet Gıyas Azeritürk’ün raporunda da ifade edildiği gibi, Altaylardan Tuna’ya uzanan coğrafya artık enerji hatlarının, demiryolu ağlarının, lojistik merkezlerinin ve üretim bölgelerinin kesiştiği somut bir ekonomik havzaya dönüşmektedir.

Çin’den başlayıp Orta Asya, Hazar Havzası, Güney Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan Orta Koridor, küresel ticaret bakımından giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Kazakistan’da üretilen bir sanayi ürününün Hazar Denizi üzerinden Azerbaycan’a, oradan Kars’a, Ankara’ya ve Avrupa pazarlarına ulaşması artık uzak bir ihtimal değil, gelişmekte olan yeni ticaret düzeninin somut bir parçasıdır.

Bu gelişmeleri ticari bir mesele olarak da görmemek gerekir.

Ticaret yollarını kontrol eden ülkeler, yalnızca ekonomik kazanç elde etmezler. Aynı zamanda siyasi etki alanlarını genişletir, diplomatik güçlerini artırır ve uluslararası ilişkilerde daha bağımsız hareket edebilme imkânına kavuşurlar.

Tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin önemli bir bölümü ticaret yolları ve enerji kaynakları üzerinde yaşanmıştır.

Bugün de değişen bir şey yoktur.

Sadece yollar, araçlar ve yöntemler değişmiştir.

İpek Yolu’nun yerini modern demiryolları, limanlar, enerji boru hatları ve dijital bağlantılar almıştır. Ancak coğrafyanın belirleyici gücü hâlâ devam etmektedir.

Türkiye, Avrupa ile Asya arasında bulunduğu eşsiz konumu doğru kullanabilirse Türk Dünyasıyla Avrupa arasında yalnızca bir geçiş ülkesi değil; üretim, ticaret, lojistik, finans ve diplomasi merkezi haline gelebilir.

Bunun için ise günlük siyasi tartışmaların ötesine geçen, devlet ve parti politikalarında devamlılığı sağlayan kurumsal yapılara ihtiyaç vardır.

ATATÜRK’ÜN “HAZIRLANMAK LAZIMDIR” VİZYONU

Raporun en dikkat çekici bölümlerinden biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Dünyası hakkındaki tarihsel değerlendirmelerine ayrılmıştır.

Atatürk, Sovyetler Birliği’nin güçlü olduğu bir dönemde dahi gelecekte yaşanabilecek tarihsel değişimleri görmüş ve Türkiye’nin bu sürece hazırlıklı olması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Raporda aktarılan yaklaşımda Atatürk, dili, inancı ve tarihi ortak olan toplumlarla bağların korunmasını; ancak bunun beklemekle değil, hazırlık yapmakla mümkün olabileceğini ifade etmektedir.

Atatürk’ün burada ortaya koyduğu yaklaşım, yalnızca duygusal bir kardeşlik çağrısı değildir.

Bu, aynı zamanda son derece gerçekçi bir devlet aklıdır.

Atatürk, uluslararası sistemlerin sonsuza kadar aynı kalmayacağını biliyordu. Büyük devletlerin, ittifakların ve siyasi birliklerin zaman içerisinde değişebileceğini görüyordu.

Nitekim Sovyetler Birliği dağıldı.

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlıklarını kazandı.

Türk Devletleri Teşkilatı kuruldu.

Türkiye’nin önünde tarihsel olarak yeni bir kapı açıldı.

Ancak mesele bu kapının açılmış olması değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin bu fırsata ne ölçüde hazır olduğudur.

Atatürk’ün “hazırlanmak lazımdır” anlayışını bugün tarihsel bir söz olarak tekrar etmek yetmez. Hazırlık; kurum kurmak, uzman yetiştirmek, akademik çalışmalar yapmak, ekonomik planlar geliştirmek, siyasi ilişkiler oluşturmak ve uzun vadeli politikalar üretmek demektir.

İşte Mehmet Gıyas Azeritürk’ün raporunda önerilen koordinatörlüğü bu açıdan önemli buluyorum.

Çünkü çalışma, Atatürk’ün tarihsel öngörüsünü günümüzün kurumsal ihtiyaçlarıyla buluşturmaya çalışıyor. Raporda da önerilen koordinatörlüğün, partinin genel dış politika vizyonunu destekleyecek biçimde Atatürk’ün hazırlık anlayışının bugünkü bölgesel ve kurumsal karşılığı olacağı belirtiliyor.

CHP’NİN BU ALANDAKİ KURUMSAL EKSİKLİĞİ

Rapor, Cumhuriyet Halk Partisi açısından önemli bir özeleştiri de içeriyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bugüne kadar geçen sürede CHP’nin Türk Devletleri ve akraba topluluklar konusunda sürekli, uzmanlaşmış ve kurumsal bir politika alanı oluşturmakta yeterince etkili olamadığı belirtiliyor.

Bu değerlendirme üzerinde ciddiyetle durulmalıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partidir.

Dolayısıyla CHP’nin dış politika anlayışı günlük siyasi gelişmelere veya iktidarın attığı adımlara tepki vermekle sınırlı kalmamalıdır.

Kurucu bir parti, kendi dış politika vizyonunu ortaya koymalıdır.

Bölgesel gelişmeleri izleyen, uzman raporları hazırlayan, uluslararası ilişkiler kuran ve gelecekte iktidara geldiğinde uygulayacağı politikaların altyapısını bugünden oluşturan bir anlayış geliştirmelidir.

Ne yazık ki Türkiye’de muhalefet partilerinin dış politika yaklaşımı çoğu zaman iktidarın politikalarını eleştirmekten ibaret kalıyor.

Oysa eleştiri tek başına politika değildir.

Alternatif üretmek gerekir.

Kurumsal kapasite oluşturmak gerekir.

Uzman kadrolar yetiştirmek gerekir.

Türk Devletleriyle, bölgedeki siyasi partilerle, parlamentolarla, akademisyenlerle, sivil toplum kuruluşlarıyla ve gençlik yapılarıyla düzenli ilişkiler kurulmalıdır.

Bir siyasi parti, dış politikayı yalnızca seçim beyannamesine birkaç madde ekleyerek oluşturamaz. Dış politika uzun soluklu, sabırlı ve kurumsal bir çalışma gerektirir.

Bu nedenle önerilen koordinatörlük, CHP’nin dış politikasının tamamını üstlenecek alternatif bir yapı olarak değil; partinin genel dış politika çizgisine Türk Dünyası özelinde bilgi, analiz ve uzmanlık desteği sunacak bir birim olarak tasarlanmıştır.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü koordinatörlüğün amacı dış politika yönetiminde yetki çatışması yaratmak değil, belirli bir alanda uzmanlaşmayı sağlamaktır.

NASIL BİR KOORDİNATÖRLÜK ÖNERİLİYOR?

Raporda genel bir fikir ortaya atılmıyor. Kurulması önerilen yapının teşkilat şeması ve çalışma alanları da ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

Koordinatörlüğün doğrudan Genel Başkana veya ilgili Genel Başkan Yardımcılığına bağlı olması öneriliyor.

Yapı içerisinde akademisyenlerden, diplomatlardan ve bölge uzmanlarından oluşacak bir Türk Dünyası Danışma Kurulu kurulması öngörülüyor.

Bunun yanında;

Ekonomi ve Orta Koridor Çalışma Masası,

Türk Cumhuriyetleri Masası,

Akraba Topluluklar Masası

ve Türk Dünyası Gençlik ve Akademi Programı oluşturulması teklif ediliyor.

Bu yapılanma, doğru kadrolarla hayata geçirildiği takdirde rapor hazırlayan bürokratik bir birim olmaktan çıkabilir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın zirvelerini ve aldığı kararları düzenli takip edebilir.

Orta Koridor’daki gelişmeleri analiz edebilir.

Enerji projelerini, demiryolu yatırımlarını, limanları, gümrük geçişlerini ve bölgesel ticaret modellerini inceleyebilir.

CHP’nin ekonomi ve dış politika kurullarına düzenli bilgi aktarabilir.

Türk Cumhuriyetlerindeki siyasi partilerle ve parlamentolarla kurumsal ilişkiler kurulmasına katkı sağlayabilir.

Böylece CHP, Türk Dünyasıyla ilgili gelişmeleri yalnızca basına yansıyan haberler üzerinden takip eden bir parti olmaktan çıkarak doğrudan sahadan bilgi alan, politika üreten ve ilişki geliştiren bir yapıya kavuşabilir.

AKRABA TOPLULUKLAR UNUTULMAMALI

Raporun önemli yönlerinden biri, Türk Dünyası kavramını yalnızca bağımsız Türk Cumhuriyetleriyle sınırlamamasıdır.

Ahıska Türkleri, Kırım Türkleri, Irak ve Suriye Türkmenleri, Balkan Türkleri ve Avrupa’daki Türk diasporasıyla kurumsal ilişkiler geliştirilmesi öneriliyor.

Bu yaklaşım son derece değerlidir.

Çünkü Türk Dünyası yalnızca devletlerden ibaret değildir.

Farklı ülkelerin sınırları içerisinde yaşayan, tarih boyunca büyük acılar çekmiş, sürgünlere uğramış, kimlik ve kültür mücadelesi vermiş milyonlarca soydaşımız bulunmaktadır.

Ahıska Türklerinin sürgününü, Kırım Türklerinin yaşadığı tarihsel acıları, Irak ve Suriye Türkmenlerinin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunlarını, Balkan Türklerinin kültürel hak mücadelelerini görmezden gelen bir Türk Dünyası politikası eksik kalır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir konu vardır.

Akraba topluluklarla ilişkiler, ilgili ülkelerin egemenlik haklarını yok sayan, iç işlerine müdahale eden veya gerilim üreten bir anlayışla yürütülmemelidir.

Türkiye’nin yaklaşımı barışçı, diplomatik, hukuka dayalı ve kültürel hakları gözeten bir çizgide olmalıdır.

Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi ile Türk Dünyasıyla dayanışma arasında bir çelişki yoktur.

Tam tersine, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel bağlarını barışçı diplomasiyle güçlendirmesi, bölgede istikrar ve iş birliğine katkı sunabilir.

EKONOMİK ENTEGRASYON OLMADAN SÖZLER EKSİK KALIR

Türk Dünyasıyla ilgili yıllardır çok sayıda toplantı, konferans ve kültürel etkinlik düzenleniyor.

Ancak bu çalışmaların kalıcı sonuçlara dönüşmesi için ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesi gerekir.

Ekonomik bağları zayıf olan ülkeler arasındaki siyasi ve kültürel ilişkiler de çoğu zaman kırılgan kalır.

Ticaret yapan, ortak yatırım gerçekleştiren, enerji projeleri geliştiren, öğrencilerini ve akademisyenlerini buluşturan ülkeler arasındaki bağlar ise daha kalıcı hale gelir.

Raporda Türk Dünyası’nın 180 milyona yaklaşan nüfusu, geniş enerji kaynakları, kritik ulaşım koridorları, gelişen pazarları ve genç insan kaynağıyla yükselen bir jeoekonomik güç merkezi olduğu ifade ediliyor.

Bu potansiyeli doğru okumak gerekir.

Türk Dünyasıyla ekonomik entegrasyon denildiğinde yalnızca büyük şirketlerin yatırımlarını düşünmemeliyiz.

Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin, kooperatiflerin, üreticilerin, çiftçilerin, yayıncıların, kültür insanlarının ve genç girişimcilerin de bu sürece katılması sağlanmalıdır.

Türkiye’den bir üretici Kazakistan’a nasıl mal satabilir?

Azerbaycan’daki bir girişimci Türkiye’de nasıl ortaklık kurabilir?

Özbekistan’daki genç bir teknoloji şirketi İstanbul’daki yatırımcılarla nasıl buluşabilir?

Kırgızistan’daki bir üniversite ile Türkiye’deki bir üniversite nasıl ortak araştırma yapabilir?

Orta Koridor yalnızca yük trenlerinin geçtiği bir güzergâh mı olacaktır, yoksa güzergâh üzerindeki şehirlerin kalkınmasına da katkı mı sağlayacaktır?

Bu sorulara cevap verecek politikaların üretilmesi gerekiyor.

İşte koordinatörlük önerisi, diplomatik ilişkileri değil, ekonomik ve jeoekonomik boyutu da kapsamına aldığı için önemlidir.

GENÇLER OLMADAN TÜRK DÜNYASI VİZYONU KURULAMAZ

Raporun en dikkat çekici bölümlerinden biri de Türk Dünyası Gençlik ve Akademi Programı önerisidir.

Bu programın yalnızca kültürel etkinlikler düzenleyen sembolik bir gençlik yapılanması olmaması öngörülüyor.

Türk Dünyası jeopolitiği ve Orta Koridor jeoekonomisi üzerine çalışan genç araştırmacıların, akademisyenlerin ve geleceğin lider adaylarının bir araya getirileceği bir “Siyaset ve Strateji Laboratuvarı” kurulması hedefleniyor.

Bu yaklaşımı son derece doğru buluyorum.

Bugünün gençleri, yarının diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, siyasetçileri, bürokratları ve iş insanları olacaktır.

Türk Dünyasıyla kalıcı bağ kurmak istiyorsak bugünün yöneticileri arasında ilişki kurmak yetmez. Geleceğin karar vericileri arasında da bugünden dostluk ve iş birliği köprüleri oluşturmalıyız.

Raporda yüksek lisans ve doktora öğrencileriyle yuvarlak masa toplantıları, fikir kampları ve strateji atölyeleri düzenlenmesi öneriliyor. Genç akademisyenlerin hazırlayacağı çalışmaların partinin dış politika kurullarına sunulması, bölgedeki genç siyaset bilimciler ve sivil toplum temsilcileriyle sürekli iletişim ağları kurulması öngörülüyor.

Ayrıca Orta Koridor üzerindeki genç girişimcileri ve yeni teknoloji şirketlerinin kurucularını bir araya getirecek paneller ile “Altaylardan Tuna’ya Gençlik Kurultayları” düzenlenmesi teklif ediliyor.

Bu önerilerin doğru biçimde uygulanması halinde Türk Dünyası ilişkileri devlet başkanlarının zirve toplantılarından ibaret kalmaz.

İlişkiler toplumsallaşır.

Üniversitelere, gençlere, girişimcilere, akademisyenlere ve sivil toplum kuruluşlarına yayılır.

Asıl kalıcı güç de burada ortaya çıkar.

PARTİ VE PARLAMENTO DİPLOMASİSİ

Türkiye’de dış politika çoğu zaman hükümetler ve dışişleri bürokrasisi üzerinden değerlendiriliyor.

Oysa çağdaş dünyada siyasi partiler, parlamentolar, belediyeler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları da diplomasinin önemli aktörleri haline gelmiştir.

Raporda Türk Cumhuriyetlerindeki muadil siyasi partilerle kurumsal temas kurulması ve parlamentolar arası ilişkilerin geliştirilmesi öneriliyor.

Bu konu CHP açısından ayrıca önemlidir.

CHP, Türk Devletlerindeki siyasi yapılarla iktidarlar üzerinden değil, siyasi partiler ve parlamentolar üzerinden de ilişki geliştirebilir.

Böylece iktidar değişikliklerinden etkilenmeyen, daha kalıcı ve çok boyutlu bir diplomasi ağı kurulabilir.

Elbette bu ilişkiler kurulurken Türkiye’nin iç siyasi tartışmalarını başka ülkelere taşımaktan kaçınılmalıdır.

Ama karşılıklı bilgi alışverişi, parlamenter heyet ziyaretleri, ortak konferanslar, ekonomik iş birliği toplantıları ve kültürel diplomasi faaliyetleri yürütülebilir.

Kurucu parti kimliği taşıyan CHP’nin, Türk Dünyasında Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, laikliği, çağdaşlaşmayı, halkçılığı, devletçilik anlayışını ve bağımsızlıkçı dış politika geleneğini anlatabileceği geniş bir alan bulunmaktadır.

BU YAPI GÜNLÜK SİYASETİN DIŞINDA TUTULMALI

Böyle bir koordinatörlüğün kurulması kadar nasıl çalışacağı da önemlidir.

Yapı, parti içi makam dağıtımının yeni bir alanına dönüşmemelidir.

Liyakat esas alınmalıdır.

Bölgeyi tanımayan, dil bilmeyen, akademik veya diplomatik birikimi bulunmayan kişilere siyasi yakınlık üzerinden görev verilirse bu önemli proje daha başlangıçta etkisiz hale gelir.

Koordinatörlükte;

Türk Cumhuriyetlerinin tarihini ve siyasi sistemlerini bilen,

Rusça veya bölge dillerine hâkim,

Ekonomi, enerji, lojistik ve uluslararası ilişkiler alanında uzman,

Diplomasi tecrübesi bulunan,

Akraba toplulukların sorunlarını yakından takip eden,

Üniversiteler ve düşünce kuruluşlarıyla çalışabilecek nitelikte isimlerin yer alması gerekir.

Hazırlanan raporun en değerli yönlerinden biri de koordinatörlüğü yalnızca siyasi görevlilerden oluşacak bir yapı olarak görmemesidir.

Akademisyenlerin, diplomatların ve uzmanların yer alacağı bir danışma kurulunun önerilmesi, çalışmanın ciddiyetini göstermektedir.

Ayrıca koordinatörlük düzenli olarak faaliyet raporu yayımlamalı, ürettiği politikaları kamuoyuyla paylaşmalı ve parti yönetimine ölçülebilir hedefler sunmalıdır.

Aksi halde birçok siyasi partide gördüğümüz gibi adı bulunan fakat işlevi olmayan bir birime dönüşebilir.

TÜRK DÜNYASI BİR PARTİNİN TEKELİNDE DEĞİLDİR

Burada altını özellikle çizmek istediğim bir başka konu daha var.

Türk Dünyası meselesi herhangi bir siyasi partinin, ideolojik çevrenin veya iktidarın tekeline bırakılamaz.

Bu konu Türkiye’nin ortak milli meselesidir.

Sağcıların sahiplenip solcuların uzak duracağı veya iktidarın savunup muhalefetin görmezden geleceği bir alan değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türk Dünyası konusunda kapsamlı politika üretmesi, Türkiye’nin dış politika zenginliğine katkı sağlar.

CHP’nin bu alana ilgi göstermesi, herhangi bir partinin söylemini taklit etmek anlamına gelmez.

Tam tersine CHP, Türk Dünyası politikasına kendi tarihsel birikimi ve kurucu kimliği üzerinden farklı bir içerik kazandırabilir.

Atatürk milliyetçiliği; yayılmacı, ırkçı veya başka milletleri küçümseyen bir anlayış değildir.

Bağımsızlığı, ulusal egemenliği, çağdaşlaşmayı, barışı ve halkların karşılıklı saygı içerisinde iş birliğini esas alır.

CHP’nin geliştireceği Türk Dünyası politikası da bu anlayışa dayanmalıdır.

Siyasi hamasetten uzak, barışçı, gerçekçi, ekonomik iş birliğini önceleyen, akademik birikime dayalı ve karşılıklı çıkarlara saygılı bir politika oluşturulmalıdır.

TÜRKİYE İÇİN TARİHSEL BİR FIRSAT

Dünya büyük bir dönüşümden geçiyor.

Batı ile Doğu arasındaki güç dengeleri değişiyor.

Enerji güvenliği, gıda güvenliği, ticaret yolları ve teknolojik bağımsızlık artık dış politikanın en önemli başlıkları arasında yer alıyor.

Rusya-Ukrayna savaşı, Kızıldeniz’de yaşanan güvenlik sorunları, geleneksel ticaret yollarındaki kırılganlıklar ve büyük güçler arasındaki rekabet, alternatif güzergâhların önemini artırıyor.

Mehmet Gıyas Azeritürk’ün raporu dışarıdaki bütün bu güncel gelişmelerin ayrıntılı bir analizini sunmuyor; esas olarak CHP bünyesinde kurulması önerilen kurumsal yapıya odaklanıyor. Ancak raporun Orta Koridor ve Avrasya jeoekonomisi üzerinden kurduğu çerçeve, Türkiye’nin önündeki stratejik fırsatı açık biçimde ortaya koyuyor.

Türkiye bu süreci doğru değerlendirirse;

Avrupa ile Asya arasındaki merkezi konumunu güçlendirebilir,

Türk Devletleriyle ticaretini artırabilir,

Enerji güvenliğini çeşitlendirebilir,

Lojistik altyapısını geliştirebilir,

Genç nüfus için yeni eğitim ve istihdam alanları oluşturabilir,

Bölgesel diplomasi kapasitesini artırabilir.

Ancak fırsatlar kendiliğinden başarıya dönüşmez.

Hazırlık gerekir.

Planlama gerekir.

Kurumsal kapasite gerekir.

Devlet aklı ve siyasi irade gerekir.

En önemlisi de seçim dönemlerini aşan uzun vadeli bir vizyon gerekir.

SONUÇ OLARAK

Kıymetli arkadaşım Mehmet Gıyas Azeritürk’ün hazırladığı “CHP Türk Devletleri ve Akraba Topluluklar Koordinatörlüğü Kurulum Önerisi”, yeni bir parti biriminin kurulmasını teklif eden sıradan bir rapor değildir.

Bu çalışma, CHP’ye Türk Dünyası konusunda kurumsal bir hafıza oluşturma çağrısıdır.

Dış politikada uzmanlaşma çağrısıdır.

Orta Koridor’u, enerji hatlarını, ticaret yollarını ve Avrasya’daki dönüşümü doğru okuma çağrısıdır.

Genç akademisyenleri ve araştırmacıları siyasetin karar mekanizmalarına dâhil etme çağrısıdır.

Akraba toplulukların sorunlarıyla düzenli ve kurumsal biçimde ilgilenme çağrısıdır.

Atatürk’ün yıllar önce ortaya koyduğu hazırlıklı olma anlayışını bugünün koşullarında yeniden düşünme çağrısıdır.

Raporda da vurgulandığı gibi, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin karşısındaki en büyük jeostratejik fırsatlardan biri, Türk Dünyasıyla gelişen ekonomik, lojistik ve siyasi bütünleşmedir. Kurulması önerilen koordinatörlüğün CHP’nin genel dış politikasına bu alanda uzmanlaşmış ve etkin bir destek sunabileceği belirtilmektedir.

Elbette rapordaki her öneri tartışılabilir.

Yapının adı değiştirilebilir.

Görev alanları genişletilebilir.

Eksik görülen bölümler tamamlanabilir.

Farklı uzmanların katkısıyla daha ayrıntılı bir programa dönüştürülebilir.

Ancak asıl önemli olan, Türk Dünyasının Türkiye siyasetinde günlük sloganların dışına çıkarılarak ciddi, kurumsal ve stratejik bir mesele olarak ele alınmasıdır.

Türkiye’nin geleceğini yalnızca Batı başkentlerinde veya yakın coğrafyasındaki gelişmelerde aramak eksik bir bakış olur.

Türkiye, yüzünü ne yalnızca Batı’ya ne de yalnızca Doğu’ya dönmelidir.

Kendi merkezinde durmalı; tarihsel bağlarını, coğrafi konumunu ve ekonomik çıkarlarını dengeli bir dış politika anlayışıyla değerlendirmelidir.

Türk Dünyasına yönelmek, başka coğrafyalardan kopmak değildir.

Türk Dünyasına yönelmek, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi imkânlarını fark etmesidir.

Türk Dünyasına bakmak, geçmişe özlem duymaktan çok daha fazlasıdır.

Türk Dünyasına bakmak, Türkiye’nin geleceğine bakmaktır.