İstanbul’da bazı taşlar vardır; yalnızca tarih taşımazlar, şehirle birlikte nefes alırlar. Çemberlitaş Sütunu da işte bu taşlardandır. Günün her saati önünden binlerce insan geçer; kimi aceleyle, kimi farkında bile olmadan… Oysa bu sütun, İstanbul’un kaderine düğüm atıldığına inanılan en eski tanıklardan biridir.
Milattan sonra 330 yılında, Roma İmparatoru Konstantin tarafından diktirilen bu sütun, Bizans’ın “Yeni Roma”sının merkezini işaret eder. Rivayete göre altına kutsal emanetler gömülmüş, üzerine dikilen heykel ise imparatoru Güneş Tanrısı gibi göstermiştir. Zamanla heykel devrilmiş, yangınlar sütunu kavurmuş, demir çemberlerle sarıldığı için de bugünkü adını almıştır: Çemberlitaş.
Ama Çemberlitaş’ı asıl ilginç kılan, taşın kendisi değil; ona yüklenen tılsımdır.
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde bu sütundan bahsederken yalnızca bir tarih anlatmaz; halk inançlarını, söylenceleri ve korkuları da satır aralarına serpiştirir. Ona göre Çemberlitaş, İstanbul’u felaketlerden koruyan tılsımlı yapılardan biridir. Depremler, büyük yangınlar ve istilalar bu tılsımlar sayesinde şehri bütünüyle yıkamamıştır.

Evliya Çelebi, halk arasında yaygın olan bir inancı da aktarır:
Eğer Çemberlitaş bir gün tamamen yıkılırsa, İstanbul da büyük bir felaketle yüzleşecektir. Bu yüzden sütunun ayakta kalması yalnızca mimari bir mesele değil, neredeyse kaderin dengesi meselesidir.
Bugün baktığımızda, sütunun yanık izleri hâlâ görülebilir. 1779’daki büyük yangın onu karartmış, Osmanlı ustaları ise çemberlerle sarmalayarak ayakta tutmuştur. Belki de bu, İstanbul’un kendi hikâyesine benzer: Yanmış, yıkılmış ama her defasında tutunacak bir çember bulmuştur.
Modern şehir hayatının gürültüsü içinde Çemberlitaş artık bir buluşma noktası, bir tramvay durağı adı ya da esnafın gölgesinde kalmış bir anıt gibi algılanıyor. Oysa Evliya Çelebi’nin gözünden baktığımızda, bu sütun hâlâ şehrin nabzını tutan sessiz bir bekçi gibidir.
Belki de mesele tılsımın gerçekten var olup olmaması değildir. Asıl mesele, İstanbul’un hafızasını taşlarda saklamasıdır. Çemberlitaş ayakta kaldıkça, biz de bu şehrin yalnızca beton ve kalabalıktan ibaret olmadığını hatırlarız.
Bir gün yolunuz Çemberlitaş’tan geçerken acele etmeyin. Başınızı kaldırıp o yanık taşlara bakın. Kim bilir, belki de Evliya Çelebi’nin yüzyıllar önce fısıldadığı tılsım hâlâ oradadır.