İstanbul’un bazı semtleri vardır; yalnızca mekân değildirler. Bir hatıradır, bir tanıklıktır, bir sır saklayıcısıdır. İşte Galata böyle bir yerdir. Taşları konuşur, sokakları hatırlar, rüzgârı geçmişten haber getirir.
Galata’ya bakmak, İstanbul’un aynasına bakmaktır. Çünkü Galata, şehrin yalnızca karşı kıyısı değil, aynı zamanda karşı hafızasıdır.
Bir Ceneviz Kolonisinin Doğuşu: Taşla Kurulan Bir Cumhuriyet
Bizans devrinde Galata, surların dışında kalan bir ticaret kapısıydı. Ancak kaderi, Akdeniz’in tüccar cumhuriyetlerinden biri olan Ceneviz Cumhuriyeti ile değişti. 13. yüzyıldan itibaren Cenevizliler burada yalnızca evler değil, bir düzen kurdular. Kendi surlarını inşa ettiler, kendi hukuklarını yaşattılar.
Galata, Konstantinopolis’in gölgesinde ama ona rakip bir ticaret devleti gibi büyüdü.
Ve bu büyümenin en görkemli sembolü, bugün hâlâ İstanbul’un göğüne saplanmış bir mızrak gibi yükselen Galata Kulesi oldu.
1348 yılında inşa edilen bu kuleye Cenevizliler “Christea Turris” yani “İsa’nın Kulesi” adını vermişti. Bu yalnızca bir gözetleme kulesi değildi. Bu, bir egemenlik ilanıydı.
Taşla söylenmiş bir cümleydi:
“Biz buradayız.”
Fetih Gecesi: Sessizliğin Tarafını Seçen Semt
1453 yılına gelindiğinde, Galata tarihin en büyük imtihanlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Bir tarafta bin yıllık Bizans İmparatorluğu, diğer tarafta genç ve kararlı bir hükümdar: Fatih Sultan Mehmed.
Galata, bu savaşta tarafsız kalmayı seçti. Resmen Bizans’a yardım etmedi. Ama Osmanlı’ya da açıkça katılmadı.
Çünkü Galata tüccarlarının sadakati ideolojilere değil, hayatta kalmaya dayanıyordu.
Fetih gerçekleştiğinde, Fatih Sultan Mehmed Galata’ya yürüdü. Ama kılıçla değil, akılla.
Galata teslim oldu.
Ve Fatih, Galata’ya dokunmadı.
Bu, yalnızca bir fetih değil, bir devamlılık kararıydı. Çünkü Fatih biliyordu: İstanbul yalnızca surlarla değil, ticaretle de yaşardı.
Böylece Galata, Osmanlı İstanbul’unun kalbi olmaya devam etti.
Kule: Şehrin Nabzını Tutan Taş
Galata Kulesi, yüzyıllar boyunca yangınları haber verdi, gemileri gözledi, şehrin değişimini izledi.
Ama kule yalnızca bir gözcü değildi.
Kule, bir tanıktı.
Yangınlara tanıktı.
İsyanlara tanıktı.
Ve bir gün, insanın gökyüzüne meydan okuduğu o ana tanık oldu.
Gökyüzüne Yazılan İtiraz: Hezarfen’in Uçuşu
- yüzyılda, İstanbul sabahlarından biri diğerlerinden farklı başladı. Bir adam, Galata Kulesi’nin tepesine çıktı. Adı Hezarfen Ahmed Çelebi idi.
Sırtında kendi yaptığı kanatlar vardı.
Ve sonra…
Atladı.
Bu hikâyeyi bize anlatan kişi, İstanbul’un en büyük tanıklarından biri olan Evliya Çelebi’dir. Ünlü eseri Seyahatnâme’de bu olayı şöyle anlatır:
“Hezarfen Ahmed Çelebi, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kadar uçmuştur.”
Ve gerçekten de rüzgâr onu taşıdı.
Boğaz’ın üzerinden geçti.
Ve Üsküdar’da, Doğancılar semtine indi.
Bu yalnızca bir uçuş değildi.
Bu, insanın yerçekimine karşı yazdığı ilk itirazlardan biriydi.
Bu, Galata’nın gökyüzüne bıraktığı imzaydı.
Evliya Çelebi’nin Gözünden Galata: Gürültünün ve Sessizliğin Dengesi
Evliya Çelebi, Galata’yı anlatırken onun çok kültürlü yapısından söz eder. Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler…
Galata, bir şehir içinde şehir idi.
Evliya Çelebi’ye göre Galata, İstanbul’un en canlı, en hareketli yerlerinden biriydi. Limanı, hanları, meyhaneleri, sokakları…
Ama kule…
Kule her zaman sessizdi.
Çünkü kule konuşmaz.
Kule yalnızca hatırlar.
Modern Zamanların İçinde Kadim Bir Hafıza
Bugün Galata’nın sokaklarında yürüyen biri, aslında yalnız değildir. Onunla birlikte yürüyenler vardır:
Cenevizli tüccarlar.
Osmanlı denizcileri.
Evliya Çelebi.
Ve gökyüzüne meydan okuyan Hezarfen.
Galata Kulesi hâlâ oradadır.
Aynı taşlarla.
Aynı sessizlikle.
Ve aynı soruyla:
İnsan ne kadar yükseğe çıkabilir?
Belki cevap yükseklikte değildir.
Belki cevap, çıkma cesaretindedir.
Çünkü bazı kuleler şehri gözetlemek için yapılmaz.
Bazı kuleler, insanın kendine ne kadar yükselebileceğini hatırlatmak için yapılır.