Ayasofya’ya her giren başını kubbeye kaldırır. Işığa, yüksekliğe, ihtişama bakar. Oysa Evliya Çelebi’ye kulak verecek olursak, Ayasofya’da asıl bakılması gereken yer bazen yukarıda değil, sütunların sessizliğinde saklıdır. Çünkü bu yapı, yalnızca taşla değil, tılsımla ayakta duran bir mabettir.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Ayasofya’yı anlatırken sıradan bir mabet tasviri yapmaz. Onun satırlarında Ayasofya, gök ile yer arasında kurulmuş bir emanet kapısı gibidir. İşte bu kapının içinde, pek az kişinin fark ettiği dört sütunlu tılsımlı bir anıttan söz edilir. Rivayete göre bu anıt, üzerindeki kabartmalarla dört büyük meleği temsil eder: Azrail, Cebrail, İsrafil ve Mikail.
Evliya’ya göre bu dört melek, sadece ahiret inancının figürleri değildir; aynı zamanda dünyanın nizamını tutan sütunlardır. Mikail rızkı ve bereketi, Cebrail vahyi ve ilahi haberi, İsrafil zamanı ve kıyameti, Azrail ise faniliği hatırlatır. Bu dört meleğin bir arada, dört sütun üzerinde temsil edilmesi boşuna değildir. İstanbul’un kalbi sayılan Ayasofya’da, şehrin kaderi bu dört ilahi vazife ile dengede tutulur.
Seyahatnâme’de aktarılan inanışa göre bu anıt, Ayasofya’nın en eski tılsımlarındandır. Şehre büyük bir felaket yaklaşmadan önce bu sütunlarda çatlama, terleme ya da kuşların alışılmadık şekilde konması gibi alametler görülür. Evliya Çelebi, “İstanbul’un bazı halleri meleklerin diliyle haber verilir” dercesine, bu anıtın bir ikaz makamı olduğuna işaret eder.
Bugünün insanı için dört melek kabartması belki sadece bir süs, belki de tartışmalı bir rivayettir. Ama Evliya Çelebi için mesele tarihsel doğruluktan çok daha derindir. O, İstanbul’u anlatırken şunu söyler: Bu şehir, görünmeyenle görünenin üst üste bindiği nadir mekânlardandır. Ayasofya’daki bu dört sütunlu anıt da tam olarak bunu temsil eder.
Dikkat ediniz: Ayasofya defalarca deprem görmüş, yangınlar geçirmiş, fetihler yaşamış ama ayakta kalmıştır. Evliya Çelebi bunu mimariye bağlamakla yetinmez. Ona göre Ayasofya, meleklerin nöbet tuttuğu bir yapı olduğu için çökmemiştir. Dört meleğin adı, dört sütun gibi şehri tutmuştur.
Belki bugün Ayasofya’ya girerken bu anıtın önünden fark etmeden geçiyoruz. Belki de gözümüz modern tartışmalarda, kulaklarımız gürültüdedir. Oysa Evliya Çelebi’nin çağrısı nettir: İstanbul, ancak tılsımlarını hatırladığı sürece kendisi olarak kalır.
Ayasofya’daki bu dört sütunlu anıt bize şunu fısıldar:
Bu şehirde sadece insanlar değil, zaman, kader ve dua da nöbet tutar.
Ve belki de asıl mesele, meleklerin hâlâ orada olup olmaması değil; bizim başımızı eğip bakmayı bilip bilmediğimizdir.